BERİL DEDEOĞLU

Türkiye’de yükseköğretimle ilgili ilk çalışmalar, Darülfünun üzerinden olmuş; bu kurumun işlevi, et- kinliği ve yapısı üzerine yapılan çalışmalar, bugüne kadar uzanan yükseköğretim alanının oluşmasını sağlamış, Sayın Emre Dölen’in beş ciltlik ‘Türkiye Üniversite Tarihi’ de bu konuda yol gösterici olmuştur.

Darülfünun’un Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamayacağı kanısına rağmen, ilk yöntem, bilim insanları ve hocaların yüreklendirilerek teşvik edilmesi olur. Bu çerçevede Mustafa Kemal, 1922’de Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ne gönderdiği telgrafla, ulusal bağımsızlığın bilim ayağına olan ihtiyaca dikkat çekip, bu konuda fa- külteye güvendiğini ifade eder. Ancak bilim insanlarının desteklenmesi konusunda 1923’te İstanbul Darülfünunu profesörlerine gönderdiği övgü dolu telgraf daha çok önemsenir.

Ancak tüm yüreklendirmelere rağmen, Darülfünun’un bu haliyle beklentileri karşılayamayacağı anlaşılır ve 1930’dan itibaren devletin yurttaşını eğitmesi anlayışının belirleyiciliği altında, ders kitapları konusuna eğilinir. O yıllarda yapılan hemen tüm tartışmaların konusunu ise bugün bile hâlâ tartışa tartışa bitiremediğimiz ‘eğitim özgürlüğü’ ve ‘eğitim hakkı’ oluşturur. Her tartışma sonrasında varılan son nokta ise “Eğitimde reform şart” şeklindedir.

Niteliksel benzerlikler

Yükseköğretimdeki ihtiyaçların belirlenmesi amacıyla 1931’de Cenevre Üniversitesi’nden bazı isimler Türkiye’ye davet edilir. Gelen ekip, bugün bile birçok üniversitede örneğini göremediğimiz bir dış denetim yapar ve 1932’de raporu tamamlar. Buna göre; İstanbul Darülfünunu’nun ‘Türk inkılabı’na uygun dinamizmden mahrum olduğu, bilinçli bir hedefe yönelecek bilimsel ve fikrî hıza sahip olmadığı belirtilir. Bu, bugün de üniversitelerin Türkiye’nin ve dünyanın hızlı değişiminin gerisinde kaldığı yolundaki eleştirilerle aynı içeriği ima etmektedir. Sonuçta, Darülfünun’un düzeltilmesi yerine kapatılmasına karar verilir ve bir reform süreci başlatılır.

Reformun çerçevesini, bir milleti ancak ve ancak o milletin içinden çıkanların yükselteceği anlayışı oluşturur. İstanbul Üniversitesi’nin kurulması, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkilendirilmesi, öğrencilerin yabancı dil bilmeleri, öğretimin ilk yılı sonunda başarıya bağlı baraj uygulanması, ansiklopedik bilgilerin verilmemesi, yabancı öğretim üyelerinin istihdam edilmesi, benzer fakültelerin ortak dersler yapmaları, reformun maddeleri arasındadır.

Yabancı dilin güçlendirilmesi, uluslararasılaşma, araştırmacı-sorgulayıcı öğretim anlayışı, çok disiplinli programlar ve üniversiteye giren öğrenci kadar mezun verilmemesi konularının bugün hâlâ iyileştirme çalışmalarına konu olduğu hatırlatılmalıdır.

 Niceliksel benzerlikler

1933 yılında çıkarılan 2252 sayılı yasa ile ‘Darülfünun’ yerine ‘üniversite’ kurulur ve tıp, hukuk, fen ve edebiyat fakülteleriyle sekiz enstitüden oluşan İstanbul Üniversitesi açılır. Yeni kurulan üniversitenin bilimsel özerkliği he- men tanınır; ama idarî özerkliği konusunda başlangıçta bir karar verilemez. Gelecekte Ankara Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturacak olan Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmasına da aynı yıl karar veri- lir. Bu gelişmelerin hemen ardın- dan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte- si, 1935 tarihinde yasa ile kurulan ilk üniversite fakültesi olur.

Yeni yasayla unvanlar da değişir. Başlangıçta profesör yardımcılarına ‘doçent’ denilmiş, 1933 sonlarında ise üniversite öğretim üyelerine ‘ordinaryüs’, ‘profesör’ ve ‘doçent’ denmesi; eminliğe ‘rektörlük’, fakülte reisliğine de ‘dekanlık’ denmesi kararlaştırılır. 1936’da tıp ve güzel sanatlar, öncelikli alanlar olarak ilan edilir; 1937’de öncelikle teknik eleman yetiştirilmesi öngörülür. 1938’de ise üniversitelerin ülke geneline yayılması ihtiyacıyla Van’a yeni bir kurum açılması kararlaştırılır; ancak bu karar 44 yıl sonra, 1982’de hayata geçebilir.

1943’te Ankara Fen Fakültesi, 1944’te İTÜ, 1945’te de Ankara Tıp Fakültesi kurulur. Bu gelişmelerin hemen ardında da 1946’da ‘Üniversite Reformu’ yapılır; ‘Üniversiteler Kanunu’ olarak 4936 sayılı kanun çıkarılır. Yasa, öğretim kadar araştırmaya önem veren maddeleri ile üniversite programlarını klasik ve ansiklopedik bilgi yığını olmaktan çıkarmakta, iç denetim mekanizmasını işletmektedir. O yıllarda Türkiye’de bilimselliğin kanun yoluyla sağlanabileceği düşüncesi egemendir ve bu tür hükümlerin kanunla düzenlenmesi halinde programlarda ansiklopedik bilginin yer almayacağı sanılmaktadır.

Bununla birlikte reform hareke- tinin en önemli sonucu, Ankara Üniversitesi’nin kurulması olur. Milli Eğitim Bakanlığı üniversitelerin başı olmakla birlikte bir ‘Üniversitelerarası Kurul’un kurulması da kararlaştırılır.

Bu arada 1957’de Atatürk Üniversitesi, 1959’da O.D.T.Ü. açılır. Üniversite sayısı arttıkça yükseköğretim mevzuatı da genişler ve sonunda anayasaya girer. 1961 Anayasası’nda ilk defa üniversiteyle ilgili bir madde yer alır. (Madde 120.)

1970’lere gelindiğinde yeniden bir reform ihtiyacı doğar ve ‘1973 Üniversite Reformu’ hayata geçer. Üniversitelerin özerkliği bu reformun özünü oluşturur; ancak 70’li yıllarda üniversiteler ülkenin kronik bir sorunu haline gelmekten kurtulamaz. Bu dönemde rotasyon usulü ile öğretim üyesi değişimi gerçekleştirilir ve üniversiteye giriş, Üniversitelerarası Kurul ta- rafından düzenlenmeye başlanır. Üniversite öğretim üyelerine tam gün çalışma zorunluluğu getirilir; eğitim, lisans ve lisansüstü olarak ikiye ayrılır. 1973’te kurulması düşünülen Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ise Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir, bunun için de 1981’e kadar beklemek gerekir.

1981’deki 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ardından, 1982 yılında yürürlüğe konulan 41 sayılı kanun hükmünde kararname ile fakülte-akademi ve yüksekokul- ları aynı çatı altında birleştirme düzenlemesi yapılır. Bu arada 28 üniversite kurulur ve ayrıca bir de vakıf üniversitesi hizmete sokulur. Günümüze kadar, üniversite sayısıyla birlikte mevzuat da genişler ve reform ihtiyacına yönelik tartışmalar da aynen devam eder.

Bu haliyle bakıldığında Türkiye’de yükseköğretim alanının son dere- ce genişlediğini ve yaygınlaştığını söylemek mümkündür. Ancak nicelik ve nitelik tartışmaları ile bunların düzenlenmesine dair alınan kararlar, kararların dayandığı gerekçeler, atılan adımlarla öngörülen hedefler konusunda tekrarlanan bir çizgi olduğu görülebilir.

Son söz, daha çok çalışmaya, öngörülü olmaya, nicelik artışını nitelik artışıyla taçlandırmaya ve dünyada rekabet edilebilir ülke haline gelmeye mecbur olduğumuzdur.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)