MEHMED FATİH CAN

Platon’a sordular “İnsanoğlunun sizi en şaşırtan iki davranışı nedir?” Tek tek sıraladı usta: “Çocukluktan sıkılır büyümek için acele eder. Ne var ki çocukluğunu özler. Para kazanmak için sağlığını harcar ama geri almak için de parasını harcar. Yarınından endişe ederken bugününü unutur. Ne bugünü ne de yarını yaşar. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar ancak hiç yaşamamış gibi ölür.”

Nasıl da yakalamış “nefs” denilen fenomenin fotoğrafını Eflatun… İnsan tam da böyle bir varlıktır gerçekten. Paradoks dediğimiz muammalar sarmalının nesnesidir… Zıtlıklar, çelişkiler, dikotemilerle mülemma bir alemdir… Varlıkta “acz” ile yoğrulmuşluğun bir türlü kabullenemediği açmazları çıkar önüne sürekli… Mesela, hayatının ilkbaharında enerjisi ve umudu sonsuzdur, zamanı da fakat imkanı sınırlıdır… Büyür, parayı bulur, enerjisi de vardır lakin zamanı olmaz… Bir zaman gelir her şeyi olur, ama mevsim sonbahardır ve yakıt azalmıştır… Bütün bir ömür, imkan ve bol zaman yakalamak için harcadığı enerji, beslediği umut ondan uzaklaşmıştır…

Prangalar

Yaşam cilvelidir. Her kademede bir şeyi eksik bırakır, bir hayali kırar ama umudun birini söndürürken diğerinin fitilini ateşlemeyi de ihmal etmez… Dünya bir umut hapishanesi olmaktan ibarettir aslında… “Ümidini kestiğin şeyden hürsün. Tamah ettiğin şeyin ise kölesisin” der Ataullah İskenderi Hazretleri… Cilvelere işaret etmek istemiştir; ariflerin tul-i emel dedikleri o görünmez prangalara dikkat çekmiştir… Hakikaten, sahip olmak istediklerinden bir dünya kurar kendisine insan ve sonra o dünyanın önce bekçisi sonra esiri olur…

Gam küresi!

Nefsine yaptığı en büyük zulüm de onu bir serabın kucağına çeken, bir umudun içine hapseden şu dünyanın parmaklıkları arasından gördüğünü hayat zannetmesidir… Çünkü oradan gördüğü şey izafidir; zamanda vehmettiği kısalık da uzunluk da; mekanda zannettiği genişlik de darlık da her şey… Panin’in “Gençlikte günler kısa yıllar uzun, yaşlılıkta günler uzun yıllar kısa” tespiti türünden bir yanılsama… Filhakika zaman aynı zamandır; onu uzatan da kısaltan da insanın mağlubu olduğu an ile alakalıdır… Istırabı olur; zaman uzar da uzar ve feryat eder:

“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir

Müptelayı gama sor kim geceler kaç saat…” diye inleyen şair gibi. Neşesi olur; zamanı tutamaz, bu sefer hızından ve kısalığından yakınır… Hayatın hay huyu içinde şaduman olsa da gamında yuvarlansa da hayıflanmak kaderidir… Yani ne kadar güçlü hissederse hissetsin, mutsuzluk da mutluluk da zanni ve izafidir…

Mamafih bu alemde hüzün neşeye galiptir ki agah olunsun; onun içindir ki, iki keder bir mutluluk terkibinden ibaret hayatta, zanni olana göre gerçeğe daha yakın duran odur… Müslüman alimler dünyayı tanımlarken “gam küresi” derlermiş eskiden… “Cihanda adem olan bi gam olmaz”

derlermiş… Hakikaten bir tarafı hep göçüktür insanın; saklamaya çalışsa da… Ağız tadını bozan bir kekrelik vardır, lezzetlerinde… Sürekli açık tuttuğu yorgun gözleri de hep buzlu bir camın ardından görür manzarayı, öyle sanmasa da; çünkü insan kendisini kandırmayı da bilir, hayata tutunmak zorundadır ve yaşama tutkusu verili bir değerdir çünkü… Sonluluk gerçeği tüm kurgularını boşluğa düşüren ünlü ate ve aydınlanmacı Volter’in “ Ben varken ölüm yok; ölüm varken ben yok…” aforizmasıyla kafayı bulup rahatladığı gibi…

Kalmak mı gitmek mi?

Ademoğlunun freni de tutmaz… Sürekli daha iyiler, daha çoklar, daha güzellerin peşinde savrulur durur… Halbuki daha iyiler, daha çoklar, daha güzeller hep bir adım önündedir… Ömrü hayata tohum atmakla geçer; hasat için sabırsızlanır; onu vadeden zamanı iple çeker; ne var ki umduğuna kavuşturan zaman hayattan çalmaktadır… Mürur edip giden anın ömürden olduğunu bile bile bakışları yönelişleri hep atiye müteveccihtir… Durmakla gitmek arasında bocalasa da onu ileriye çeken bir şey vardır… Bu sarmal onu hiç bırakmaz…

Yine mesela, belirlenmiş şeyler, nezdinde, önemini hızla kaybederken henüz belirlenmemiş olanın büyülü cazibesi ihtirasını kamçılar… Cebine attığına bakmaz; gözünü, atacak olduğuna diker… “Sonuç” odaklı yaşar… Kelimenin mastarı “son” olmasına ve tedaisi, ürkütücü bir iç sesin telini titretmesine rağmen her çabası, her çırpınışı, her gayreti “sonuç”a vasıl olma adınadır…

İdam mahkumu!

Asli gerçekse bambaşkadır. İnsan doğduğu andan itibaren hızla yeniden küçülmek için büyür ve bir anlamda ölmek için yaşar…  Bazen de yaşamak için ölür… Hadi itiraf edelim; zamanı ve şekli tebliğ olunmamış bir idam mahkumudur ne yazık ki…

El’hasıl; beşerin “ön hayat”ına dair sayısız paradoks tespit etmek mümkündür. Ve varlık alemindeki tüm paradoksların bir tek izahı vardır… Allah “Camiü’l ezdad” olduğundan ve kulu da esmasının yansımalarına muhatap olma şerefi ve sıkletiyle mücehhez bulunduğundan; onun şu hem kalmak hem gitmek tezadıyla muallel olma hali ancak bu sırdan hareketle kendine esrarlı bir izah bulur…

Yaratıcının bu aleme dair tanzimi (Sünnetullah) gereği; varlık kategorisini oluşturan cemadat, nebatat, hayvanat ve insanatın devinimi, debelenişi, arayışı biteviye devam eder gider…

Ve insanoğlunun telaşı, mutsuzluğu, hasreti şu dar-ı fena’da gurbette olmaklığından olsa gerek hiç dinmez… Fark şu ki, bazısı ileriye çekilişin sırrını müdrik olmak hasebiyle, sakin ve tabii bir seyyaliyetle sonsuza akarken kimisi şu arayışın cevabını sonlu bir zaman ve mekanın imkanlarında bulabilme zannıyla sürüklenir durur…

En temel paradoks…

Abbasilerin büyük şairi Mütenebbi, bu muammaya ilginç bir yorum katar: “Ruh büyük olursa bu büyük ruhun sonsuza rabıtalı yüce emel ve arzuları mütemadi hamlelerle, dar beden kafesini yorar. Ama ruh; ebedi aleme bağlı olduğu için yorulmaz, doymaz, bıkmaz, usanmaz. Ruhunu kirletmiş olanın huzursuzluğu da, ruhunu ben hapishanesinin küçük hesaplarına, sonlu heveslerine mahkum etmesinden kaynaklanan gerilimdendir.”

Sonuç olarak; geçen her anın, saatin, günün, ayın, senenin hayat sermayesinden çaldığını bile bile hep bir sonranın ipini çekmeye mahkum oluşu, insanın bu gezegendeki en temel paradoksu olsa gerektir…

Soruyor…

Soruyor zafer kazanmış bir üslupla; “yeni yıldan ne bekliyorsun” diye… Geçen yıldan, yıllardan sormuyor… Düne göre bir gün önde olmayı kıymetli buluyor ama bunun bir “çekiliş” olduğunu düşünmüyor… Mesafe kat etmişlikse; geri geri giden bir vasıta da mesafe kat etmiş olmuyor mu?

Sayılar üzerinden bir okumayla bir fazlayı, kazanım kabul ediyor, mutlu oluyor… Ya da geldiği yere doğru hızla uzamanın bir bükülme hali olması gerçeği ürkütücü olsa gerek, kafa konforunu bozmak istemiyor… “İleriye bak! Geçmişe takılıp kalma” diyor. Geçmişimizin bizi ileriye fırlatan bir dinamik olduğu; zannedilenin aksine geriye itenin ise gelecek olduğunu hiç düşünmemiş belli ki…

Quo vadis?

Ey modern çağın ağına takılmış insan… Senin “gelecek” dediğin şey; zamanı ve zemini ayaklarının altından çekip alma hassasıyla haddizatında bir geriletendir; ne haber? Alınanı sana yeniden kazandıransa geçmişindir yani tarihin… Bazen ardında bıraktığını zannettiğin önüne geçer de, onun ışıttığıyla önünü görür, yolunu bulursun… Bu paradoks da cilvelerden bir cilvedir; farkında ol…

Seviniyorsun yeni bir yıla girdim diye, kutlamak için alemlere akıyorsun; soranlara ondan beklentilerini sıralıyorsun… Zamandan beklenmez, zaman senden bekler; düşünmüyorsun… Aşiyana göre kuş olmaz kuşa göre aşiyan olur… Zamana göre insan olmaz insana göre zaman olur, demişler…

Her yeni yıldan çok şeyler bekliyor; bulamayınca suçluyorsun… Ve kaçıyorsun eze eze zamanı, bulamayınca; koşuyorsun seni seraba çeken, umuda çağıran yeni hapislere hızla… Yapma! Eze eze, yarışa yarışa değil; pişmanlıklarını azalta azalta varmaktır varışa, aslolan… Varış da şairin dediği gibidir:

“Ölümden ilerde varış dediğin Geride ne varsa bırak utansın.”

Bütün mesele…

“Yerin altında en çok ne var?” diye sordu Behlül Dana, Halife Harun Reşid’e… “Herhalde ölüler var” deyince; “Yok” dedi Behlül Dana; “en çok ölülerin pişmanlıkları var…” Bütün mesele bu…

İki bin on sekiz; pişmanlıklarını azaltarak yüceleceğin bir yıl olsun dilerim. Sana söylediklerimi kendime de yazdım…

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)