Şeref Oğuz

Önce bir rapordan söz edelim; Küresel Barış Endeksi… Adındaki ‘barış’ kelimesine bakmayın, daha ziyade terör ve savaş etkisindeki dünya ekonomisi raporu… Özeti şu; Türkiye bölücü terör ve çevresindeki savaşlar nedeniyle ağır faturalar ödüyor. Küresel Barış Endeksi’nin 2017 yılı verilerine göre, savaş ve terörün ülkemize yıllık zararı 197 milyar 388 milyon dolar.

Dünyada terör belasından etkilenen ülkeler arasında Türkiye, 163 ülke arasında 146’ncı sırada yer alıyor. Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün endeksine göre, şiddetin dünya ekonomisine bedeli 14,3 trilyon dolar. Günlük kişi başına şiddet için ödenen miktar 5,4 dolar olurken, dünya gayri safi yurtiçi hasılasındaki (GSYİH) payı ise yüzde 12,6 olarak dikkat çekiyor. Şiddetin onda bir azalması halinde ekonomik kaynaklara katkısı 1.43 trilyon dolar olarak hesaplanıyor.

Türkiye’nin satın alma gücü paritesi ile savaş ve terörden zararı ise 197 milyar 388 milyon dolar düzeyinde. Kişi başına yıllık 2 bin 500 dolarlık bir maliyet olurken, toplam GSYİH içinde Türkiye’ye ekonomik maliyet yüzde 12,2 civarında. Türkiye, endekste geçen yıla oranla bir sıra gerilemiş. Bölgeler arası değerlendirmede, dünya genelinde en barışçıl görülen 10 ülkeden 8’inin Avrupa’da olduğu, 36 ülkeden 26’sında gelişme görüldüğü kaydediliyor. Endekse göre dünya genelinde de 93 ülkede güvenlik daha iyi hale gelmiş, 68 ülkede ise kötüleşmiş.

Bu rapordan detaylı bahsetmemin sebebi; 15 Temmuz gibi küresel boyuttaki organize terörün oluşturduğu kırılganlık ortamını tasvir etmek… Ülkemiz, Avrupa içerisinde ‘belirgin bir aykırılık’ oluşturmuş. Raporda, Türkiye’ye yönelik siyasi, ekonomik saldırılar ve son olarak 15 Temmuz darbesiyle ekonomik zararın zirveye ulaştığı kayıt altına alınıyor. Yetmiyor; Danimarka, İsveç ve Fransa’yla beraber, 2015’ten bu yana terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin en çok olduğu ülkeler arasında bulunuyoruz.

15 Temmuz, yalnızca üniter devlet yapımıza bir saldırı değildi. Darbe girişiminin yanı sıra ülkenin işgal provasıydı. Başarılsaydı bugün çok farklı bir Anadolu’dan söz ediyor olacaktık. Şükür ki lanetleri başlarına dolandı. Bizler de bu süreçten çok şey öğrenmiş olduk. Tabii ki en ağır maliyetle… Yüzlerce şehit ve gazimizin yanı sıra ekonomik maliyetler de cabası…

Burada akla şu soru geliyor: Ekonomiyle ne zaman başımız derde girse IMF ve şürekâsının kapımızda bitmesi ve ne zaman atılıma geçsek, pişmiş tavuğun başına gelenlerden fazlasına maruz kalmamız sizce bir tesadüf olabilir mi? İngiliz siyasetçi Winston Churchill’in vasiyetini hatırlayın: “Türkiye solarsa sulayın, büyürse budayın.”

Devam ediyor Churchill: “Ortadoğu’da İngiltere huzur ve siyasi istikrarı sağlayamadı. Bizden sonra ABD ve Rusya bu istikrarsızlığı son derece kötü hale getirecekler. Ortadoğu’da istikrar ancak Osmanlı’nın vârisi yoluyla gerçekleştirilebilir. Buna mani olmak için savaş dahil her çareye başvurun.”

Bütün bu ifadeleri yüzyıl öncesinin siyaseti diye geçiştirebilir; komplo teorisi ya da paranoyaklık diye yorumlayabilirsiniz. Ancak unutmayın ki paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez.

Peki, takip ediliyor muyuz? Olan bitene bakın… 2003’ten bu yana ekonomideki atılımlarla düşük gelir sınıfından orta gelir grubuna çıkmayı başaran Türkiye, geliştirdiği yeteneklerle bölgesinde liderlik adımları atmış, savunma sanayiinde atılıma geçmiş, ihracatını 150 milyar doların üstüne taşımış, mega projelerle küresel oyuncu olma yolunda mesafe almıştı.

Yetmezmiş gibi IMF’ye muhtaç halden çıkarak, onu fonlayan ülke durumuna gelmiş; üretim, finans ve hizmet alanındaki başarılarıyla göze batmaya başlamıştı. 2011’deki yüzde 8,8’lik büyüme rakamıyla da 2023’te ilk 10 ekonomi arasına girme istidadı onaylanmıştı.

Sonra, ‘sulama ve budama’ stratejileri devreye girmiş, ne zaman bir başarıya imza atsa, ardından Gezi gerginliği, 17 / 27 Aralık operasyonları, faizi ve dövizi zıplatma projeleri, 15 Temmuz FETÖ işgali devreye alınmıştı. Şimdi de yüzde 5’lik büyüme, 100 binlik borsa endeksi, gerilemeye başlayan dolar, artan istihdam ve diğer mega projeler…

Borcunun anaparasını ödeyecek kadar iyi (solarsa sulayın), anaparasını ödeyemeyecek kadara kötü (büyürse budayın) cümlesiyle özetleyeceğim formül hâlâ devrede… Ta ki bizler birlik, dirlik içinde üreterek ve idrak ederek bu oyunu bozana dek devrede kalmayı da sürdürecek…

Teröre ve savaşa rağmen büyümesini sürdürebilen ülke olmak önemli bir olgu… Ancak her darbede bir bedel ödediğimiz ise inkâr edilemez gerçek… Bizi yıkmayan yara güçlendirse de tedavi masrafları büyümemize mal oluyor. Buna rağmen yüzde 5’lik büyümeyi yakalayabilmiş, üç tarafı deniz, dört tarafı sorunla çevrili coğrafyada, ateş çemberine rağmen ihracatı 150 milyar dolar bandında tutabilmişiz. Mega projelerimizi de tırmandırılan ülke riski, kesilen dış kaynaklarımıza rağmen tamamlamayı başarmış, yenilerinin temelini atabilmişiz.

Bu noktada, AK Parti hükumetlerinin geçmiş performansına göz atmakta fayda var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Yaşadığımız onca badireye rağmen 14 yılda üç kattan fazla büyüttüğümüz ülkeyi, yine üç kat büyütmek bizim elimizde. Bunu gerçekleştirecek kadroları kurun” diyor.

Mesaj net; üç kat büyümeyi başardıysak üç kat daha büyüyebiliriz ki Türkiye’nin buna mecbur olduğu aşikâr… Bize gereken, öncelikler listesi ve bunu hayata geçirecek kadrolar. Nitekim Erdoğan, “Kadroları kurun” talimatını veriyor.

Bana göre 15 Temmuz işgal girişiminden ekonomiye yönelik reformlar için ipuçları da edinmemiz gerekiyor. Misal, eğitimde ortalık takdir teşekkürden geçilmezken PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) skorlarında 72 ülke arasında 50’nci sırada olmamızı sorgulamalıyız.

Uzayın yeni keşif alanı haline geldiği günümüzde teknoloji, üretimin de üretkenliğin de başat aktörü… Türkiye teknolojiyi transfer yerine onu üretme yolundaki adımlarını sıklaştırmak zorunda. Biliyoruz ki 2023’te 500 milyar dolar hedefi gerek şart olsa da yeter şart, ihracatın kilogram değerini 1,2 dolardan rakiplerimiz düzeyine, en az 3 dolara çıkarmalıyız.

Türk şirketlerimizin üzerindeki vergi yükü, göreceli olarak çok fazla… Üretimi desteklemenin yanı sıra küresel rekabette firmalarımız lehine avantajlar oluşturmalıyız. Bürokratik oligarşi, Türkiye’nin üç kat büyümesinin önündeki en büyük engellerin başında geliyor. Ülkeye hız tümseği olan bu hastalıklı yapıyı iyileştirmek gerek… Ölçek ekonomisini, tarımdaki arazilerden firmaların boyutuna dek gündeme getirmeliyiz. Ortaklık kültürünü yeşertmeli, iyiler ittifakı kurmalıyız.

Savunma sanayii bize yerlilik oranının ve milli üretimin önemini gösterdi. Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz. Ordusu savaştaki Türkiye’nin yerlilik ve milli sanayiye önem vermesi kaçınılmaz. 15 Temmuz benzeri darbe girişimleri veya küresel tehditler karşısında güçlü olmanın yolu da buradan geçiyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)