ŞEREF OĞUZ. GAZETECİ. EKONOMİST.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; AK Parti Olağanüstü Kongresi’nde yeniden Genel Başkanlığa gelerek farklı bir geleceğin giriş kapısını da aralamış oldu. Kuveyt dönüşü uçakta yaptığımız sohbette bizlere, “ilk 100 günlük program” ve “yeni yol haritasından” söz etmiş, demokrasi, değişim, reform mottolu kongre sonrasında bu sürecin hızlanacağını anlatmıştı. Bugün Türkiye, Anayasa değişikliği ile gelen Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle değil aynı zamanda küresel arenada bütüncül yaklaşımdaki değişimle de gündemde olmayı sürdürecek. Öncelikle meydanlarda millete verilen sözün gereği yapılacak, “güçlü liderlik, siyasal istikrar” kavramlarının kurumsallaşması yanında Türkiye’nin hız tümseği bürokratik oligarşi ile topyekûn mücadele söz konusudur.

Küresel güç dengelerini hesaba katmadan Türkiye’nin ekonomideki yol haritasından söz etmek eksik kalır. Atlantik etrafında şekillenmiş eski dünya (BATI) ile Pasifik etrafında yükselen yeniçağın giriş kapısı ve denge ağırlığı haline gelmiş bir Türkiye söz konusu… Hal böyle olunca yarım asırdan fazla kapısında bekletildiğimiz AB dışında başka varoluşları denkleme katma zamanı gelmiş oluyor. Bunu, son 2 ayda Çin, Hindistan, ABD, İngiltere, İsrail, Katar, Kuveyt ve Orta-Doğu’daki seyahatlerim ve gözlemlerimden çıkararak söyleyebiliyorum.

Sabah Yazarlar Kulübü olarak Çin’deydik. Şanghay Üniversitesi Türk Araştırmaları Merkezi’nde Çin-Türkiye İlişkilerinde Yeni Çağ panelinde, salonu dolduran bilim insanları ve öğrencilerin büyük ilgisi ve soru yağmuruyla karşı karşıya kaldık.

Şanghay Başkonsolosumuz Sabri Tunç Angılı, panelin açılışında kürsüde ve Türkiye-Çin ilişkilerinde 3 temel alana işaret ediyor. 1-ekonomik görünüm ki buna dünyanın 2’nci büyük ekonomisi Çin’in bizim 2’nci en büyük ticaret ortağımız olduğunu gösteriyor. 2-siyasi diyalog ki buna modern İpek yolu misalini veriyor. 3-insanı insanla buluşturma ki buna da bizim yaptığımız gibi daha yoğun kavuşmaları örnek veriyor.

Merkezde, bilim insanlarıyla yuvarlak masa toplantısında, bu yeni işbirliği çağının nelere gebe olduğunu tartışıyoruz. Merkezin direktörü Prof. Dr. Guo Changgang; bu ziyaretimizin önemini şöyle tanımlıyor: “birbirimizi anlayıp doğrudan temaslarla yakından tanımaya başlayınca ortak gelecek, daha belirginleşecek.”

Çin Uluslararası yayın grubu Türkçe masasının yöneticisi, 20’li yaşlarında Fa Xun, bize Türkçe hitap ediyor ve medyanın bu yeni dönemdeki hayati rolüne vurgu yaparak, Turkuvaz Yayın Grubu ile kurumsal işbirliği öneriyor. Onların yayıncıları Türkçe konuşurken bizim Çince’ye hayli Fransız kaldığımızı idrak ediyorum.

Gerek müzakereler gerekse panelde bize yöneltilen soruların vardığı ortak payda şu; “bizlerin Çin kültürünü anlamaya daha fazla gayret göstermesi gerekiyor. Tıpkı Çinlilerin Türkiye’yi sadece orta ölçek ekonomi değil, küresel arenada stratejik ortak olarak görmeleri gerektiği gibi…

İlginç olan; ihracata dayalı büyüme modeliyle ekonomisini devleştiren Çin’in strateji değiştirerek, iç talep üzerinden büyüme ve ileri teknoloji üretimine odaklanmasıdır. Bu durum, Türkiye ile Çin arasındaki karşılıklı bağımlılığı da tanımlıyor aslında…

Neticede Yi Dai Yi Lu (bir kuşak bir yol) projesi, bir yandan Çin ile Türkiye’yi kordon bağıyla birleştirirken, yeni dünya ağının da şah damarı niteliğine bürünüyor. Üstelik Türkiye, bu modern ipek yolunun en kritik bölümünün sahibi ve tasarımcısı…

Panelde bize güncel dış politikayı da içeren sorular sordular. Bir öğrenci; “modern ipek yolu için 3’ü İstanbul Boğazı’na 1’i Körfez’e 3 köprü, Çanakkale’de 1 köprü temeli ve 3 dev tünel ile Asya’yı Avrupa’ya bağlıyorsunuz ama Avrupa ile bu çekişmeyi nasıl yöneteceksiniz?” şeklinde idi…

Benim cevabım kısa ve net oldu; AB’ye diyoruz ki “sen artık caddedeki tek dükkan değilsin.” Zaten bu yüzden Çin’deyiz ve Türkiye, Asya’yı yöneten süper güç olma geçmişini daha güçlü hatırlıyor, gereğini yapıyor. Sabah Yazarlar Kulübü’nün başlattığı bu yeni işbirliği çağı, hayırlar getirsin.

Pekin, Türkiye’yi daha net anladı

Hindistan gezisinde Taj Palace Oteli’ndeyim. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki heyet, yoğun ajandasıyla Yeni Delhi’ye iniyor. DEİK heyetindeki işadamlarımız otelin lobisini doldurmuş, bugün yapılacak forumlarda müzakere konularını tartışıyor. Hindistan’ın en güçlü stratejik düşünce kuruluşu ORF (Observer Research Foundation) kurumunda ben, İlnur Çevik ve Kerem Alkin ile salonu dolduran, aralarında Litvanya, Almanya, İran, Sırbistan, ABD, Türkmenistan, Rusya diplomatları da dâhil yüze yakın kanaat önderi ve akademisyenin çok çetin sorularına cevap verdik.

Netice; FETÖ’nün, İRAN’ın, PKK’nın ve Batı medyasının Hindistan’daki kötü propagandasına rağmen, doğrudan ilişki kurma halinde nasıl olumlu sonuç alabildiğimizi de gördük.

İyi haber; 150 milyon Hintlinin Türk dizileri izlemesi… İşadamlarımıza bu yumuşak gücün varlığını anlattım. Şimdi sıra, Cumhurbaşkanımızın bugünkü temaslarıyla Hindistan’la yeniden başlayacak yoğun ilişkiler, ülkemize yeni zenginlik alanları açacak. Burada bir eleştiriyi de kayda almakta fayda var. Bollywood, tıpkı Hollywood gibi, kendi Oscar töreni düzenler. Her yıl başka ülkedeki törenlerde, Türk dizilerinden aşina oldukları Antalya’yı düşünürler ve bizimle temasa geçerek; “bu yıl Bollywood oskarlarını sizin ülkenizde yapabilir miyiz?” önerisi getirirler.

Peki, ne oldu dersiniz? Gerisini Hindistan Büyükelçimiz Şakir Özkan Torunlar’dan dinledim, önceki gece konutta Sabah Yazarlar Kulübü’ne verdiği akşam yemeğinde; “çırpındım, kabul ettiremedim.” Torunlar’ın çırpındığı halde kabul ettiremediği, bu organizasyonun, konaklama ve ulaşım giderlerini kapsayan yaklaşık 8 milyon $’lık finansmanı…

Ne bir işadamı ne de anlı şanlı turizm, kültür otoritelerimiz, buna sıcak bakmadılar ve 2017 Bollywood Oskar törenini kaçırdık. Tıpkı Truva filmi için Çanakkale’den izin isteyen Hollywood süper prodüktörlerini kovaladığımız gibi…

Oysa milyonlarca doları, kerameti kendinden menkul, şöhreti sahte, abuk sabuk tanıtım lobilerine harcayabiliyoruz. 2010’da İstanbul Kültür Başkenti projesi için özel vergi dahi çıkardık, kente kültür turizmi için gelenlerin sayısı azaldı.

Türkiye’nin Asya coğrafyası kadar Körfez’de de yeni açılımlarından söz ediyoruz. Misal Kuveyt… Yine Cumhurbaşkanıyla günübirlik ziyaretimizde 4.5 milyar $’lık temel atma töreninde bulunduk, buradaki etkimizin yanı sıra Türkiye’nin ekonomik potansiyellerine yakından tanık olduk.

Katar, başka bir genişleme alanı olarak Türkiye’nin yarınında yer kaplayacak önem kazanmış durumda… Ekonomide işlerin yolunda gittiğinin bir ölçüsü de ülkenin aldığı doğrudan yabancı sermaye yatırımıdır. Yıllardır bu ölçüyü kullanıp, Türkiye’nin yabancı sermaye için uygun adres olduğunu yazdık çizdik.

Ancak Türkiye, yabancı sermaye için cazibe merkezi olmanın ötesine doğru yol alıyor. İyi ki de alıyor. Zira yabancı sermaye varış noktası yanı sıra “Dış Türkler” dediğim kabiliyet geliştirerek kendisi yabancı sermaye haline gelmeye başladık.

Türkiye ve Katar’ın stratejik ortaklığı Expo Turkey by Qatar’ın ilk gününde Doha’dayız… Burada Türkiye, farklı kabiliyetlerini uluslararası alanda görücüye çıkarıyor. Geliştirdiğimiz kabiliyetlerin başında, inşaat, dış müteahhitlik, gıda gibi alanlar var.

Girişimcilerimiz, Türkiye’ye yatırım çekmenin ötesine, fiilen az olsa da zihinsel düzlemde sıçrama yapmış durumdalar. Katar’daki fonlardan Türkiye’ye yatırım çekmek bir şeydir. Ancak Katar’da girişimci olmak, ortak projeler yapmak başka bir şeydir.

Bizim aşmak zorunda olduğumuz eşik; zihinsel bariyerlerimiz… Dış Türkler, Katar için “doğrudan yabancı sermaye girişi” olabiliyorsa, bu bire on kazandıran yeni zenginlik alanında daha fazla girişimcimizin var olması, bunları destekleyen ekonomi diplomasisi geliştirilmesi gerekiyor. Ben kabiliyet ihracatı açısından Expo Turkey by Qatar projemizi son derece önemli buluyorum.

Yerim bitti gezilerimdeki gözlemlerim bitmedi… Başımıza gelenin pişmiş tavuğun başına gelmediği bir yıldı 2016… PKK’lı teröristinden, DEAŞ’lısına, FETÖ militanı darbeci haydutların işgal girişiminden döviz saldırısına dek, normal bir ülkenin ancak 10 yılda kaldırabileceği travmaları yaşadık ve buna rağmen %2,9 büyüdük, fert başına milli geliri yeniden 10 bin $ üzerine taşıdık. Yüzde 2,9 büyüme, yaşlanana ve yavaşlayan Avrupa yanı sıra pek çok ülke için “iyi” sayılacak bir rakam. Sorun şu ki; bunca badireye rağmen %2,9 büyüsek dahi, bu bize yetmez. Zira bizim uygarlık talebimiz daha büyük.

Ancak karar süreçlerini hızlandıran, liderliği etkinleştirip, vesayeti yok eden, bürokratik oligarşiyle zaman kaybetmeyip büyümeyi güçlendiren tercihimiz, bizi yüksek gelir grubuna taşıyacaktır. Üstelik bunu ben değil, Goldman Sachs gibi kurumların 2035 araştırmaları söylüyor.

Çin, ABD, Hindistan, Brezilya, Rusya, Endonezya, Meksika ve İngiltere’den sonra Türkiye’yi ilk 9 ülke arasına sokan senaryonun dayandığı temel 3 kriterden en önemlisi, yönetişim ve siyasal istikrar parametreleridir. Bu da bizi referandumun aslında 2035’te, Japonya, Fransa ve Almanya gibi ülkeleri de geride bırakıp bırakmama kararına götürüyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)