Metin Külünk

Metin Külünk

Bizler büyük bir coğrafyanın parçalarıyız. Cebelitarık’tan başlar, Babü’l-Mendep’e değin yol alırız. Bu iki nokta arasında hepimiz birbirimizi tamamlayan özelliklere sahibiz.

Bu coğrafyayı yerkürenin diğer parçalarından ayıran temel bazı özellikleri vardır. Bu coğrafya, insanlığın ana rahmidir. İnsanlık için vahyedilmiş dillerin merkezidir. Eğer bu coğrafyada barış olursa, yerkürede de barış olur. Bu coğrafyada adalet olursa, yerkürede de adalet olur. Bu coğrafyada hukukun üstünlüğü geçerli olursa, yerkürede de hukukun üstünlüğü geçerli olur.

Çünkü Hz. İbrahim, Nemrut’a bu topraklarda direndi. Hz. Musa, Firavun’un sarayında bu topraklarda büyüdü. Hz. İsa, bu topraklarda Roma’ya set çekti. Hz. Peygamber (sav) bu topraklarda insanlığa ışık oldu.

Yerkürenin başka hiçbir noktasında bu temel özellikleri göremezsiniz. O halde şu soruyu kendimize sormak zorunda değil miyiz? İnsanlığın ana rahminde neden kavga, neden kan ve gözyaşı var?

Bu coğrafyanın bir temel özelliği daha var: Dünya enerji kaynaklarının yüzde 65’i burada bulunuyor. Petrol nerede, doğalgaz nerede? Peki zenginlik nerede? Hukuk nerede? Barış nerede? Güçlü devletler nerede? Hiçbiri bu coğrafyada değil. Ama petrol burada, doğalgaz burada! “Nasıl oluyor bu iş” diye sormayacak mıyız kendimize? Eğer bu soruyu sorarsak, vereceğimiz cevap bize, kendi ülkelerimizdeki siyasal mücadelemizde ve demokraside neyi esas almamız gerektiğini gösterir.

Dolayısıyla meseleye salt kendi ülkemizin perspektifinden değil, bu coğrafyanın perspektifinden bakmak zorundayız. Hiç düşündük mü, Avrupa Birliği bu noktaya nasıl geldi? Ve Avrupa’nın tarihine hiç baktık mı? Avrupalılar birbirlerini boğazlayan bir gelenekten geliyorlar. Yüzyıl boyunca birbirleriyle savaşmışlar. Birinci Dünya Savaşı’nda birbirlerini yok etmişler. Daha 60 yıl evvel, İkinci Dünya Savaşı’nda birbirlerini yıkıma uğratmışlardı. Ne garip değil mi? Bugünkü insanî değerleri, zamanında birbirini boğazlamış olanlar sunuyorlar dünyaya. 27 ülkeden oluşmuş ‘ulusüstü’ bir yapılanmayı başarmışlar. Her ne kadar son dönemde sıkıntı yaşasalar da dünyanın en zengin ekonomilerinden birine sahipler.

Peki onlar sanayi toplumu üzerinden bu zenginliği başarırlarken hammaddeyi nereden buldular? Suudi Arabistan’dan, Irak’tan, Kuveyt’ten, Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan, Cezayir’den, Afrika’dan…

O zaman dönüp kendimize şu soruları soralım: Biz niçin bu noktadayız? Neden bu topraklardaki barış, yerini yaklaşık yüz yıldır hukuksuzluğa, adaletsizliğe, esaret ve yoksulluğa terk etti?

Şüphesiz biz de Türkiye olarak çok çetin yollardan geçerek bu günlere geldik.

AK Parti hareketinin Türkiye’yi getirdiği nokta, bu coğrafya ve insanlık için bir ‘özen’ tablosudur. Ve şüphesiz Türkiye’nin, bu coğrafyanın her noktasında dikkatle takip edildiğini biliyoruz. “Türkiye bunu nasıl başardı?” diye merak edildiğini biliyorum.

Hiç Leonardo Da Vinci’nin hayatını okudunuz mu? Onun insan bedeni üzerinden varlığı keşfedişini düşündünüz mü? Veya buharlı makineyi üreten aklın neden bu coğrafyadan çıkmadığını tartıştınız mı?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra icat edilen bilgisayarın ağırlığı 40 tona yakındı, bugünküler yaklaşık 100 gram. Bunu üreten akıl neden bu coğrafyadan çıkmadı?

Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak hangi siyasal düşünceden, hangi yaşam biçiminden olursak olalım, hangi dini tercih edersek edelim, bu temel sorulara doğru cevabı vermek mecburiyetindeyiz.

Bu soruların cevabı şu noktalarda gizlidir:

1) Zaman açıklayıcıdır.

2 ) Varlığı yeniden keşfetmenin yolunu bulmalıyız.

Soruyorum size, Allah bu kâinatı bu zenginlikte boşuna mı yarattı? Kur’an’daki ‘akletmek’ hitabı kimedir? Neden Muhammedî bir akıl Newton’un aklının keşfettiklerini keşfetmesin? Bizim geleceği üretmemizi mümkün kılacak her şey, bu iki temel soruya vereceğimiz cevapla yeniden başlıyor aslında.

Söz konusu yeni başlangıç, üç temel esastan geçer: Siyasal istikrar, ekonomik istikrar ve askeri güç. Bu üçü birbirinden ayırt edilemez.

AK Parti iktidarının Türkiye’de başardığı öncelikli iş, demokratikleşme adımlarıdır. İktidar bu süreci; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri esas alan bir yaklaşımla yönetmiştir. Düşünceyi ifade etmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmıştır. Darbe yapmak isteyenleri ve yapanları hukuka teslim etmiştir. Askerin vesayetini ortadan kaldırmıştır. Bir darbe mahsulü olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni kaldırmıştır. Tek parti döneminde ötekileştirilen gayrimüslim, Alevi ve diğer farklı etnik gruplara mensup insanlarımızın lehine iyileştirici adımlar atmıştır.

Anadilin kullanımı önündeki engeller kaldırıldı. Bugün vatandaşlarımız, bireysel anlamda insan hakları ihlallerinden dolayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabiliyorlar. Dış politikada içe kapanık bir Türkiye’den, coğrafyasında ve küresel ölçekte aktif bir Türkiye’ye dönüştük. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Somali’de zırhlı aracın içinden çıkamıyorken, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi, Somali sokaklarında gülerek dolaşıyordu.

Türkiye’nin dış politikasının merkezinde insan vardır. Türkiye buna paralel olarak, demokratikleşme ile beraber zenginleşmeyi de son 10 yılda başardı. 2008’de dünya ciddi bir krizle tanıştı. İspanya iflas noktasına geldi, Yunanistan’sa iflas etti. İrlanda ve Portekiz aynı sıkıntıyı yaşıyor. Türkiye ise IMF’ye olan borçlarını kapattı.

Demokratikleşmenin, özgürlüklerin olmadığı yerde iktisadi kalkınma olmaz. AK Parti, “Önce demokratikleşme ve özgürlükler!” dedi. Bunu da zenginlikle güçlendirdi. Demokratikleşmeyle zenginleşmenin birlikte seyretmesinden çıkan ülke modelinin en güçlü formülü, Türkiye’nin başarısında gizlidir. Ama biz bunların hiçbirisiyle yetinmiş değiliz.

Türk siyasal tarihinde bir siyasi parti, kurulduğu günün 15 ay sonrasında iktidar oldu. Bugüne kadar beş genel seçim, üç yerel seçim ve üç referandum yaşadı. Tüm bu seçimlerden oylarını artırarak çıktı. Bunun sırrı nedir?

Eğer bir pazar günü vaktiniz olursa Eyüp Sultan’a ve akabinde de Beyoğlu’ndaki Asmalı Mescit’e gitmenizi tavsiye ederim. Asmalı Mescit’te Eyüp Sultan’ın zıttı, Eyüp Sultan’da da Asmalı Mescit’in tersi bir hayat var. Ve bu birbirine zıt iki kesimin insanları, bu topraklarda ve bu ülkede yaşamaktan çok büyük mutluluk duyuyorlar. AK Parti, işte bütün bunların çatısı!

AK Parti’nin siyasal düşüncesinin merkezinde, ayırt etmeksizin, ötekileştirmeksizin ‘insan’ var. Sosyal barışın olmadığı toplumlarda iktisadi barış da olmaz. Sosyal barışın yolu Esma-ül Hüsna’daki ‘Rahman’ ismini anlamaktan geçer. Dünyada ateist toplumlar var, değil mi? Peki Allah o topluluklara güneşi, ayı, suyu veriyor mu? Ekmek veriyor mu, rızık veriyor mu? Evet, hepsini veriyor! Çünkü bu, ‘Rahman’ isminin şanındandır. Dolayısıyla insanı ve ‘Rahman’ özelliğini iyi anladığımızda, sosyal barışın ne demek olduğunu da anlamış oluruz.

Biz bu topraklarda, İstanbul’da Fener Patrikhanesi’ni Ortodoksların, Ermeni Patrikhanesi’ni de Ermenilerin merkezi yaptık. Biz nereyi fethettiysek oranın tarihini de tüm dinlerin mensuplarının yaşam haklarını da garanti altına aldık.

Bizim medeniyet perspektifimizin üç temel öğesi vardır: İnsan, hak ve adalet… Bunları hayatınıza uyguladığınızda, göreceksiniz ki yükselişiniz daha hızlı olacaktır.

Bu coğrafyayı çok güzel bir gelecek bekliyor. Yeter ki aklımızı iyi kullanmayı bilelim. İnsanlığın kaderini değiştirecek yeni keşiflerin yolunu açalım. Birbirimizle uğraşmaya zerre miskal vaktimiz yok! Eğer Etiyopya’daki, Somali’deki çocukların görüntüsü kanımızı donduruyorsa, zengin bir coğrafyaya ihtiyacımız var. Barış coğrafyasına ihtiyacımız var.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)