Beril Dedeoğlu

Türkiye-Almanya ilişkileri, çok uzun yıllardan beri bu denli kapsamlı ve derin bir krize girmemişti. Tarafların birbirlerine yönelttikleri suçlamalar, diplomatik teamülleri aşmış ve yaptırım düzeyine ulaşmış vaziyette. Her ne kadar 15 Temmuz ve sonrasında giderek yükselen bir kriz durumu söz konusu olduysa da; esasen taraflar arası anlaşmazlığın daha öncelerden başladığını belirtmek gerekir.

Başlangıç olarak farklı tarihler ele alınabilir; ancak 2005’te Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlaması muhtemelen en önemli kırılma noktalarından birisi. Türkiye’nin müzakerelere başlaması, bir gün AB’ye üye olma olasılığını artırdı; ancak bugün gelinen aşamaya bakılırsa, aslında ne AB ne de Almanya, Türkiye’nin üye olma olasılığını derinlemesine hesaplayarak bu süreci işletmişlerdi. Müzakereler başlar başlamaz, başını Alman Hıristiyan Demokratlar’ın çektiği çeşitli çevreler, Türkiye’nin üye olmak yerine farklı bir bağ ile bağlanmasının mümkün olup olmayacağı üzerinde çalışmaya başladılar. Bu çalışmaların sonunda da ‘ayrıcalıklı ortaklık’ olarak adlandırılan bir tasarım geliştirildi. Ayrıcalıklı ortaklık, Türkiye’nin nasıl olsa üye olmayı beceremeyeceği varsayımına dayanıyor ve Türkiye’yi kaybetmemek için bulunmuş bir formül olarak gösteriliyordu.

AB süreci, Türkiye kökenliler ve serbest dolaşım

Tasarım, AB üyesi ülkelerden ve Avrupa’daki toplumsal çevrelerden epeyce alıcı buldu ve bir dizi müzakere başlığının bloke edilmesi kararlarının alınmasını da cesaretlendirdi. Her ne kadar söz konusu dönemde Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan ülke olarak Sarkozy Fransa’sı önde görünüyor idiyse de bu sürecin mimarı Merkel’in siyasi partisi olmuştu.

Müzakerelerin başlamasıyla üst üste yapısal reform sürecine giren Türkiye’nin, söz konusu dönemde Almanya ile AB çerçevesinde açığa çıkmış bir anlaşmazlığı söz konusu değildi; ancak Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin durumu ile serbest dolaşım konuları bir dizi soruna işaret ediyordu.

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler meselesinin gündemde daha fazla yer edinme nedeni ise 12 Temmuz 2006 tarihinde Alman hükumetinin, entegrasyon politikası kapsamında yeni bir eylem planı başlatması ve bu planın sonuçlarının alınması için de 2008 yılını göstermesi oldu. Söz konusu kapsamlı plan, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin bir kısmı ile Türkiye tarafından, bazı açılardan eleştirilerek asimilasyon politikası olarak değerlendirildi. Kabaca belirtmek gerekirse Almanya, ülkedeki Türkiye kökenlilerin Türkiye değil, Almanya lehine siyasi ve toplumsal irade göstermelerini sağlamaya çalışırken, Türkiye bunun tersini destekliyordu ki bugün de aynı eğilimler sürmekte.

Bu arada, Türkiye’nin üye olması halinde AB’de Almanya kadar oy hakkına sahip olma ihtimaliyle AB mevzuatında değişikliğe gidilmiş, müzakereler sürerken bile Gümrük Birliği olarak ifade bulan ‘ikinci tercih’ çalışmaları devam etmişti.

Küresel rekabette Türkiye engeli

AB sürecinde Türkiye’yi içeri taşıyacak güç olma tercihini kullanmayan Almanya, Doğu Avrupa ülkeleriyle daha yakından ilgilenirken, bir anlamda küresel siyasetini Doğu Avrupa-Rusya-İran çizgisi üzerinden sürdürmeyi öngörmüştü. Tam bu dönemde, 2010 yılında Arap direnişleri başlamış, 2006’da kurulan DAEŞ eylemlerini artırmış, terörle mücadele kapsamında kurulan ve başını ABD’nin çektiği koalisyon, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da etkisini artırmaya başlamıştı. Bu sırada Almanya ile Türkiye arasında füze savunma sistemine dair anlaşmazlıklar başlamış ve Almanya, Türkiye’yi DAEŞ’le mücadele etmeme konusunda eleştiren ülkelerin başında gelmişti.

Söz konusu eleştirilerin dozunun artmasında, 2014 Ukrayna krizinin ve sonuçta Almanya’nın Doğu Avrupa-Rusya-İran hattının büyük sekteye uğramasının etkileri bulunuyordu. İran’a ve Rusya’ya yaptırım kararları alınması, Doğu Avrupa’nın Rusya tehdidi altında olduğu izlenimimin artması, Avrupa’da NATO’ya olan bağlılığı kuvvetlendirmişti.

AB’nin içine düştüğü ekonomik kriz, krizin yükünün Almanya’ya kalması, dolayısıyla Almanya’nın AB kaptanına dönüşmesi ile Suriye krizinin eşzamanlı seyir göstermesi, Almanya’nın dış ve iç politikasında değişikliklere neden oldu. Bu, daha çok Almanya’yı krizlerden, göçmenlerden koruyarak AB kaptanlığını sürdürmek ve ‘Doğu’ açılımlarını da kendi başına yapmak biçiminde özetlenebilir. Ancak ‘Doğu’ açılım alanları krizler nedeniyle ABD ve Rusya’nın etki alanlarıyla kaplandığından, Almanya için sınırlı seçenekler kalmıştı ve o seçeneklerden birisi de Türkiye ile yakınlaşmaktı.

Türkiye ile yakınlaşma, Alman hükumetine iki maliyet anlamına geliyordu. Biri, yakınlaşmanın Türkiye-AB ilişkilerinde de yol alınması anlamına gelmesiydi ki bu sefer Alman hükumeti hem diğer AB ülkeleri hem de “80 milyonluk Müslüman’ı” Avrupa’da görmek istemeyen halklar ile karşı karşıya kalacaktı. Bu, iktidarın yerini kaybetmesiyle sonuçlanabilecek etkilere sahipti ve Almanya, Türkiye ile yakınlaşmak yerine Türkiye ile gerilim siyaseti uygulamayı tercih etti. Bu tercihin ifadesi olarak ‘Türkiye düşmanları’ desteklenmeye başlandı. Desteklenen kesimler, Türkiye’nin sinir uçları anlamına gelen iç sorunlarıydı.

Kısaca ifade etmek gerekirse Almanya, Türkiye’yi Avrupa ile Ortadoğu arasında tampon ülke konumunda bırakma ve Türkiye’yi bypass etme politikaları uygulaması karşılığında, Türkiye de bu bypass ederek uygulanacak politikaları bloke etti. Tabir yerindeyse Türkiye, Almanya’nın ‘Doğu’ yolunu tıkadı. Almanya da Türkiye ile işbirliği yapmayı denemek yerine, yönetimin değişmesini öngören darbe sürecinin başarıyla sonuçlanmasını diledi. Bu çerçevede göçmenler, Türkiye kökenliler, Gümrük Birliği, İncirlik’teki askeri varlık ve hatta ikili ticari ilişkiler bir bütünün kriz parçaları haline geldi.

İki ülke arasında sadece ekonomik ve tarihsel bağlar değil, sosyolojik bağların da bulunduğu düşünülürse, bu gerilimden etkilenen çok sayıda kesim olduğu söylenebilir. Kısa dönemde Almanya’nın Türkiye’yi eliyle ‘öteki tarafa’ itmesi, sonra da ‘öteki tarafa savruldu’ diye dışlaması, Türkiye’nin kurulacak oyunu bozma azmini artıracaktır. Dolayısıyla orta vadede kazananı olmayan bir oyun gibi görünen bu gerilimin, sorunların çözümü için bir fırsata dönüştürülmesine, ortak çıkarların yeniden gözden geçirilmesine ve sorunların etrafında dolaşmak yerine özüne inmeye ihtiyaç bulunmakta.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)