MESUT HAKKI CAŞIN

Türkiye, haziran seçimlerine adım adım yaklaşırken, Kore Yarımadası ve Ortadoğu’daki gelişmeler, 2018 yazının sıcak geçebileceği varsayımlarını güçlendirmektedir. ABD liderliğinde, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı gerekçesiyle düzenlediği askeri harekâtın tepkileri devam ederken, İran üzerindeki baskıların giderek artması bazı endişelere yol açmaktadır. İsrail’in İran hakkındaki bilinen nükleer silah iddialarının, ABD’nin desteği ile yeniden dünya gündemini meşgul edip yeni argümanlara yol açabileceği düşünülmektedir. Zira ABD ve İsrail ortaklığına Suudi Arabistan ve Körfez Bölgesi ülkeleri destek verirken, BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Rusya, Fransa ile anlaşmaya taraf konumundaki Almanya, 2015 İran Anlaşması’nın muhafazasının gerekli olduğunu savunmaktadırlar.

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) Başkanı’yken ABD Başkanı Donald Trump tarafından Dışişleri Bakanı (DİB) yapılan Mike Pompeo’nun ataması, ABD Senatosu tarafından onaylanmıştır. Yeni vazife alan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ise Trump’a İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çıkılması gerektiğini tavsiye eden ikinci önemli isim olarak yeni dönemde kurmay heyetinde yer almıştır. Pompeo, Brüksel’de katıldığı NATO toplantılarının ardından, Ortadoğu turunda Suudi Arabistan, İsrail ve Ürdün’de temaslarda bulunarak, yeni dönemdeki dış politika değişikliklerine ait bazı önemli mesajlar vermiştir. Yeni DİB Mike Pompeo, Ortadoğu ziyareti kapsamında “İran’ın tüm bölge için bir tehdit unsuru” olduğunun altını çizerek, nükleer anlaşmaya ilişkin yapılacak düzenlemelerin ABD Başkanı Donald Trump’ı memnun etmezse anlaşmadan çekileceklerini ifade etmiştir. Bu paralelde, Pompeo’nun programına katılan kıdemli danışman Brian Hook da yaptığı açıklamada, “Dünyanın dört bir yanındaki ulusları, İran’ın füze programı ile bağlantılı kişi ve yapılara yaptırım uygulamaya çağırıyoruz” görüşünü öne sürmüştür.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Tahran’ın taahhütlerine karşın gizli bir nükleer programı olduğu ve nükleer başlıklı füzelerin menzilini genişletmeye çalıştığı yönünde suçlamalar dile getirmiştir. Netanyahu, İsrail gizli istihbarat birimlerinin Tahran’daki ‘gizli bir arşivden’ ele geçirdiği belgelere dayalı olarak, İran’ın nihai amacının atom bombası tasarlamak, üretmek ve test etmek olduğunu iddia etmiş, İran yönetimini yalan söylemekle suçlamıştır. ABD kanadı söz konusu açıklamalara kayıtsız kalmayarak derhal tepki vermiştir. Nitekim Başkan Trump, belgeler hakkındaki değerlendirmesinde, “Netanyahu’nun sunumunun kendisini yüzde 100 haklı çıkardığını” savunmuştur. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İsrail’in elde ettiği belgelerin nükleer anlaşmanın ‘iyi niyete ve şeffaflığa dayanmadığını’ ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders, “İran’ın yalan söylediğini” ve ülkesinin İsrail’i desteklediğini açıklamıştır. Pompeo, İsrail’in ele geçirdiğini iddia ettiği belgelerin ardından ise İran’la yapılan anlaşmayı tekrar gözden geçirdiklerini ve bu konuda 12 Mayıs’a kadar İran’a süre verildiğini belirtmiştir.

Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere ise anlaşmanın yürürlükte kalması yönünde ABD’ye yönelik çağrılarını yinelemektedirler. Bilindiği üzere, söz konusu anlaşma, İran’ın nükleer programını 2025 yılına kadar nükleer silah geliştiremeyecek ölçüde sınırlandırmasını, karşılığında da İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasını öngörüyor. ABD Başkanı Trump, imzalanan nükleer anlaşmayı “Korkunç bir anlaşma” ve “Hiç yapılmaması gerekirdi” şeklinde eleştirip bozmak istemiştir. Macron ise mevcut İran nükleer anlaşmasıyla ilgili olarak “B Planı yok” mesajını vermiştir. Macron, Trump’ın İran’la 2015 yılında yapılan nükleer anlaşmadan çekilip çekilmeyeceğini bilmediğini ancak Trump’ın söyleminin anlaşmayı bozmaya meyilli olduğunu açıklamıştır. Buna mukabil, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), İsrail’in İran’ın ‘gizli bir nükleer programı olduğu’ iddialarını reddetmiştir. AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mogherini de Tahran’ın anlaşmayı deldiğine dair bir kanıtın olmadığını belirtmiştir. IAEA, Viyana’da yaptığı açıklamada, İran’ın “atom bombası üretmek üzere nükleer program yürüttüğüne dair 2009 yılından bu yana inandırıcı kanıtlar bulunmadığı”nı duyurmuştur.

Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA), İran’ın nükleer programıyla ilgili durumu çözmek için varılan ‘kapsamlı ortak eylem planının’ uygulayıcısı olduğunu anımsatarak, “Eğer İsrail veya başkasının elinde, İran’ın nükleer silah geliştirmeye yönelik programını devam ettirdiğine dair kanıtlar varsa, bu belgelerin derhal UAEA’ya iletilmesi gerekir” görüşünü öne sürmüştür. Lavrov, “ABD’nin İran’la varılan nükleer anlaşmadan çekilmesi, nükleer silahların yayılmasını önlemek için kurulan sisteme büyük bir darbe vurur” açıklamasında buluunmuştur.

İran’dan ise “ABD çekilse de çekilmese de şu haliyle anlaşma İran için artık sürdürülebilir değil” cevabı gelmiştir. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yaptığı açıklamada, anlaşmanın yeniden müzakere edilemeyeceğini ve ülkesinin anlaşmada yer alanlar dışında herhangi bir yükümlülük altına girmeyeceğini belirtmiştir. İran Dışişleri Bakanı Zarif, Netanyahu’yu ‘yalancı çoban’ olarak nitelendirmiştir. Trump’ın nükleer anlaşmayı feshetmek için eski suçlamalarına devam ettiğini kaydeden Zarif, IAEA’nın bahse konu iddiaları daha önceden araştırdığını ifade etmiştir. İran’a yönelik siyasi hamle dikkat çekici bir şekilde Fas’tan gelmiştir. Bu noktada Fas, Lübnan merkezli Hizbullah örgütünün Batı Sahra’nın bağımsızlığını savunan ‘Polisario Cephesi’ne silah ve siyasi destek verdiği gerekçesiyle İran’la ilişkileri kestiğini açıklamıştır. İran karşıtı Körfez cephesinin Tahran ile ilişkileri kesen Fas’a destek vermesi ve ABD’nin Tahran’ı 11 Eylül saldırılarına dolaylı yardımdan 6 milyar dolar tazminata mahkûm etmesi, Tahran’a yönelik siyasi ve ekonomik kuşatma planının eyleme geçirilmesinin ilk kıvılcımları olarak değerlendirilebilir mi?

Dikkat edilirse, geleneksel çizginin aksine, Başkan Trump da seçimden sonra ilk ülke dışı ziyaretini Suudi Arabistan ve İsrail’e gerçekleştirmiştir. İran’ın nükleer anlaşmayı uyguladığı ve anlaşmaya uyduğu konusunda genel bir görüş birliği var. Buna rağmen ABD (ve İsrail ile Suudi Arabistan) anlaşmanın bu haliyle sadece İran’ın işine yaradığı düşüncesinde. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile Almanya Başbakanı Merkel’in son ABD ziyaretlerinin gündeminin ilk sırasında İran Nükleer Anlaşması’nın bulunduğu, iki liderin de Başkan Trump’ı anlaşmadan çekilmemeye ikna etmeye çalıştıkları biliniyor. Fransa ve Almanya, İran Nükleer Anlaşması’ndan memnun görünüyorlar. İran’a yaptırımların kalkmasından en fazla bu iki ülkenin (ekonomik) çıkar sağlandığına işaret ediliyor. Buna rağmen ne Macron’un ne de Merkel’in Trump’ı fazla ‘kızdırmak’ istemedikleri ve anlaşmanın ‘revize’ edilmesi konusundaki Washington görüşüne de destek vermek zorunda kaldıkları anlaşılıyor. Son tahlilde, Trump yönetiminin, Obama’nın aksine olarak, İran’a karşı yeni sürprizleri harekete geçiren devlet başkanı olarak siyasi tarihte yer almayı planladığını belirtmenin sürpriz olmayacağı söylenebilir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)