Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

ABD’nin yeni başkanı Donald Trump, her ne kadar zengin bir işadamı olarak tanınmış olsa da siyasetten hiçbir zaman uzak kalmamıştır. Başlangıçta siyasete daha çok Cumhuriyetçi adayları destekleme biçiminde dahil olmuş, 1987’de ilk kez adı başkan adayları arasında geçmiş; ancak resmi adaylığı 2000 yılında Reform Partisi adına olmuştur. Cumhuriyetçiler adına katıldığı yarışı kazanan Trump, 2017’de ABD’nin 45. başkanı olmuştur.

Trump’ın başkanlığı neden istediğini anlattığı mülakatlarından birindeki ifadesi, neler yapacağına dair ilk ipuçlarını ortaya koymuştur. “Bugüne kadar paramı hep başkaları seçilsin diye harcadım; ama onlar bu harcamaların karşılığını verecek işler yapmadılar. Bunun üzerine ben de kendi paramı kendime harcamaya karar verdim” mealinde bir ifade kullanmıştır. Bu, devletlerin de şirketler gibi yönetilmesi yolunda adım atacağının ilk karinesi olarak görülmüştür.

Söz konusu öngörüyü yanıltmayan ABD Başkanı, kabinesini, yardımcı ve danışmanlarının bir kısmını üst düzey şirket yöneticilerinden seçmiş; geri kalanı da askeri çevrelerden tamamlamıştır. Öncelikli politikası ise Obama yönetiminin aldığı kararları tersine çevirmek ve ABD’yi yeniden güçlü kılmak olarak belirlenmiştir. Trump, ABD’yi eski gücüne yeniden kavuşturma girişimlerini ABD’yi ‘dış dünyadan korumak’ olarak ifade etmektedir. Söz konusu koruma, hem ekonomik ve sosyolojik bir içerik taşımakta hem de askeri güç ve kapasiteyi artırmaya işaret etmektedir.

ABD’yi çoğulculuk, farklılık ve sadece yurttaşlık hukuku bağlamında tanımlayan anlayışın yerine, teklik ve benzerlik üzerine tanımlamayı tercih eden Trump, bu anlayışın doğası gereği politikalarını ‘öteki’ne göre belirlemektedir. Yeni iktidar açısından başta Meksika olmak üzere Latin Amerika ülkelerinden gelenler ile bazı Müslüman ülke yurttaşları ‘öteki’ durumundadır. Ancak bu ötekileştirme, iki farklı kategoriden ele alınmaktadır. Latin Amerikalı göçmenler, ekonomik güvenlik kapsamında ele alınmakta ve ‘gerçek Amerikalı’nın istihdam olanakları önünde bir engel olarak görülmektedir. Müslüman ülke yurttaşları ise, istikrarsız yönetimi olan ve terörün kaynağı ya da İran gibi destekçisi olarak değerlendirilen ülkelerdir.

İşe ‘öteki’ ile başlamak
Yeni ABD Başkanı’nın Meksika sınırına duvar örülmesi ve duvarın maliyetinin Meksika’ya yüklenmesi girişimi ile yedi Müslüman ülke vatandaşına vize engeli koyması, iki konuda ortaya çıkacak büyük değişimin ilk habercisi niteliğindedir.
Birbiriyle bağlantılı bu iki konudan ilki, ABD işgücü piyasasının yabancı olarak gördüklerinden arındırılarak yeniden yapılandırılmasıdır. Bu, işsizlikle mücadele için öngörülen bir yöntem olmakla birlikte, aynı oranda bir dışa kapanma sürecini tetikleyici niteliktedir. ABD yatırımcılarının önce ABD’ye yatırım yapmalarını, yabancıların da eğer ABD ile hâlâ stratejik ortak olarak kalmak istiyorlarsa ABD’ye yatırım yapmalarını gerekli görmektedir. Ayrıca, altyapı önceliklerinden söz etmekte, dolayısıyla aslında bir tür üçüncü dünya kalkınma modelini dönüştürülmüş merkantilizmle destekleyen yeni bir model oluşturmaya çalışmaktadır.

Anlaşıldığı kadarıyla Trump, ABD ekonomisini şirket bilançosu gibi okumaktadır. Zira içinde NATO’nun dahi bulunduğu tüm çok taraflı uluslararası anlaşmaların ABD’ye kâr sağlamadığını ifade etmektedir. Kabaca, “Ne harcıyoruz ve karşılığında ne alıyoruz?” sorusunu sormakta ve özellikle serbest ticaret ve yatırım öngören tüm anlaşmaların ABD’ye yarar getirmediği sonucuna ulaşmaktadır. Dolayısıyla ona göre rasyonel olan, tüm bu anlaşmaların iptal edilmesi ve onun yerine ikili anlaşmaların yapılmasıdır. Söz konusu önerinin küreselleşmeyi sınırlayacağına kuşku yoktur ve zaten Trump’ın küreselleşmeme beklentisiyle de uyumludur.

Tüm diğer ülkelere dönüp, “sen gelme-paran gelsin” diyen Trump’ın aynı zamanda “biz de üretelim-dünyaya satalım” dediğini de düşünürsek, diğer gelişmiş ülkeleri de benzer önlemler almaya teşvik edeceği öngörülebilir. Dolayısıyla Trump ekonomisinin dünya genelinde yeni ve sarsıcı büyük bir rekabete yol açacağı söylenmelidir.
Uygulamaya soktuğu, ama ABD yargısının engelleriyle karşılaştığı diğer politikası olan “terörle ilintili ülke yurttaşlarının ABD’ye girmemesi” meselesi de yine şirket mantığına bağlanabilmektedir. Bir şirket, iyi yönetilmiyorsa, zarar ziyan ediyorsa ve bundan kurtulmak için vergi kaçırmak gibi yasa dışı işler yapıyorsa, onu oyundan çıkarmak gerekir. Anlaşılan Trump, devletlere de böyle bakmaktadır. ABD’ye gelen, iş-aş bulan birçok sonradan vatandaşlık kazanan insan bu ülkeye geleceklerine, gidip kendi ülkelerinin ‘iyi yönetilmesi’ için çaba sarf etsinler diye düşünüyor; diğer bir ifadeyle gelenler, ülkelerini terk ettikleri için ülkeleri bu halde demeye çalışıyor olabilir.

Konu insan, toplum ve devlet olduğunda bu denli düz bir mantık çalışabilir mi, emin olmak kolay değil. Ancak bundan daha önemlisi, bu düz mantık sonucu ortaya çıkabilecek iki önemli gelişmeden, aynı düz ve şirket mantığıyla çıkılıp çıkılamayacağıdır.

Güçlü ABD yaratma’nın çıkmazları
Gelişmelerden biri, iç politikaya ilişkindir. Trump uygulamalarının yarattığı ilk etki, ABD yurttaşları arasındaki ayrılmayı derinleştirmek biçiminde olmuştur. Kabaca ‘tekleşmeden’ yana olanlar ile ‘çoğulculuktan’ yana olanlar arasındaki yaklaşım farlılıkları, gelecekteki ABD tasarımlarının farklılığına işaret etmektedir. Bu konu, başkanlık sisteminden seçim sistemine, yargı erkinin oluşumundan başkanın yetkilerine kadar hemen her konunun tartışılmasına yol açmaktadır. Ayrıca, toplumsal düzeyde ortaya çıkabilecek ayrışmaların nasıl yeniden ‘büyük ve güçlü ABD’ için işlevsel bir unsura dönüştürülebileceği de büyük bir soru durumundadır.

İkinci konu ise dış politikasıyla ilgilidir. Trump, anlaşılan bilançolara baktığında en kârlı dönem olarak ABD’nin klasik müttefikleriyle kurduğu ilişki yıllarını görmüştür. Bu ülkeler, başta Birleşik Krallık, İsrail ve Suudi Arabistan olup, içinde Türkiye’nin de bulunduğu ve Pasifik’e kadar uzanırken Hindistan ve Japonya ile Avustralya’yı da kapsayan bir hat olarak görülebilir. Trump her bir ülkenin ‘merkez’ini muhatap alacak ve o merkezler kendi içlerindeki sorunları, çatışmaları, iç savaşları bitirmekle sorumlu kılınacaklar. Bunu başaramayan bir ‘merkez’ olduğunda ise bugün İran’a yapılan gündeme getirilecek, diğer bir ifadeyle ekonomik yaptırımlarla cezalandırılacak denebilir.

Trump’ın bu politikası üç değişkene bağlı gözükmektedir. Bunlardan biri, Çin’in ‘esas rakip’ olmasını sağlamaktır. Çin’in denetlenebilir düşman olması, Trump politikalarına meşruiyet ve gerekçe sağlayacaktır. Ancak bu politika için Rusya’nın desteğine ihtiyacı bulunmaktadır. Rusya’dan beklenti, ABD müttefiklerini korkutarak onların kendisine yanaşmasını sağlaması, Avrupa ve Ortadoğu’daki ‘alan paylaşımı’nda zımnen uzlaşması ve Avrupa’nın Rusya’ya yanaşmasına izin vermemesi gibidir. Dolayısıyla Rusya, ikinci değişken olurken, üçüncü değişken Avrupa’nın alacağı tavır olmaktadır.

Trump’ın görev süresini tamamlayacak kadar iktidarda kalması halinde, ‘güçlü Amerika’ tezinin gerçekleşmesi, diğer küresel güçlerin alacakları tavırlara da bağlı gözükmektedir.

FavoriteLoadingBeğen