ŞEREF OĞUZ. GAZETECİ. EKONOMİST.

ŞEREF OĞUZ. GAZETECİ. EKONOMİST.

Bir kavramı, elbiseyi, kişiyi veya davranışı ‘popüler’ hale getirdiğinizde iki şey olur: 1– O şey kitlelerin dikkatini çeker. 2– O şey ölmeye, anlamsızlaşmaya, içi boşaltılmaya başlar. Burada denge, o kavramın üreteceği faydayı en fazla kılacak dengeyi kurmaktır. Sakın abartma ama küçümseme de… Fakat kesinlikle önemse

Bu zaviyeden bakınca, modern çağın pek çok kavramını, zaman değirmeninde öğütüp harcadığımızı görebilirsiniz. Toplam kalite, sürdürülebilir kalkınma, küresel ısınma, karbon ayak izi, endüstri 4.0, inovasyon vs…

İnovasyon, eğer bir amaç gütmüyorsa, kuru gürültüden başka bir şey değil. Bu amaç; TİM için gerileyen ihracatı artırmanın yenilikçi yolu, şirket için farklı zenginlik alanlarının keşfi, özel sektör için küresel arenada yeniden pozisyonlanma olmalıdır.

Değer üretmeyen iş süreçlerini ayıklamada eğer yenilikçi yollar bulamıyorsak, inovasyon ‘genel geçer moda’ haline gelir ve içi hızla boşalır. Tıpkı ülkemizde herkesin diline düşen ama hayata geçirilemeyen söylemler yığını gibi…

Dikkat çekmek istediğim bir konu var; tedarik zinciri kavramı yerine değer matrisi anlayışının hâkim olduğu dünyada satınalmanın yeni fırsat ve tehdit alanları oluşturduğudur.

Nesnelerin interneti çağında eğer ürün ve hizmetler ‘büyük veri’ içinde dolaşıyorsa, bunlara en uygun zamanda ve en iyi fiyatta erişim hayati önem kazanmış demektir.

Geleneksel anlamda “Biri üretmiş, gidip satın al” anlayışı tarih oluyor. Öncelikle çok daha fazla mal ve hizmet çeşidi var rafta… 36 milyonu aşkın kodeks içinden işletmenin ihtiyacı olan belki henüz üretilmemiştir bile.

İnsansız hava araçlarının kuryelik yaptığı, makinelerin birbiriyle konuşabildiği ve 3 boyutlu yazıcılarla seri üretimin sonunun gelip ihtiyaca odaklı değer üretildiği çağda, en dramatik değişikliği yaşayacak olanlar arasında satınalmacılar var.

Robot sadece üretmiyor, aynı zamanda naklediyor ve bir diğer eşya ile konuşabiliyorsa,satınalmacı ne yapacaktır? Şirketlerin satınalma bölümlerinde, “Satın alırken kazanırsın” lafı meşhurdur. Ancak bu sözün yerini artık, “İhtiyacı tasarlarken kazanırsın” yaklaşımı almak üzere…

8 milyarı insan olmak üzere 30 milyar akıllı nesnenin var olacağı 2020’lerde, şirketlerin satınalmacıları ‘ihtiyacı sezen, tasarlayan, ürettiren’ kişiler olacak ve üretimin tam da kalbinde, stratejik noktada bulunacaklardır.

Endüstri 4.0 kavramı da zaten her şeyin akıllandığı noktada, endüstrinin kendini var kılmak için ihtiyaç duyduğu dönüşümü adresliyor. Bu açıdan bakınca, eksik olan, yarına dair bakıştır, stratejik düşüncedir, yarınsızlıktır.

Bir sonraki adım, insanın merak repertuarında daima başyapıtı oluşturmuştur.

Faust’a ruhunu şeytana sattıran “Yarın ne olacak?” sorusuna verilecek cevap için yarınını feda eden insanlar, toplumlar ve hatta şirketler…

İSO’nun Sanayi Kongresi’ndeyiz. Kürsüde gelecek bilimci Prof. Dr. Süheyl İnayatullah var: “Gelecek öngörüsü yaratmaya mecburuz. Hem firmalar hem de bireyler olarak…

Dr. İnayatullah’ın bu öngörü mecburiyetini vurgulamak için seçtiği örnekler, ‘dünü, olduğu gibi yarına taşıyan anlayışların’ çok dışında…

Türkiye bence gelecekte önemli rol oynamayı başarabilmek için başkalarının düşünmediği şeyleri düşünmeyi başarmalıdır.

Prof. İnayatullah ile konferansı öncesi ‘yarın’ kavramını konuşuyoruz; “Benim coğrafyamda, devlet başkanları, en az 15 gelecek bilimci ile çalışıyor” diyor.

Bizdeki durumu sorduğunda cevabım; “En azından sanayici, gelecek bilimcileri dinlemeye başladı” olabiliyor.

Yarın, bilinmezdir. Ama kestirilebilir.

Yarını kestirmenin en güvenilir yöntemi ise onu inşa etmektir.

Prof. İnayatullah’a ‘yönteme dair’ soruyorum: “Firmalar ve bireyler, gelecek öngörüsü yaratmaya nereden başlamalı?

Gelecek bilimcinin cevabı; “İşe, yarını düşünmekten başlamalı” oluyor.

Yarını düşünme noktası, sanıldığı kadar da kolay bir şey değil.

Öncelikle dünü yarına uzatırken kullandığımız paradigma, genelde bize ‘kullanılmış bir gelecek’ sunuyor.

Oysa yarın, başka bir düzlemde oluşuyor.

Attilâ İlhan’ın “Ben sana mecburum” derken mırıldandığı gibi; “Sana kullanılmamış bir gök getirsem…

Birçoğunun daha önceden tükettiği düşünceleri ve imajları kullanıyor olmak, acaba bir ‘yarın’ mıdır?

Mesela geçen yıllarda gidip gezdiğim Dubai’deki dünyanın en büyük binası, bir yarın fotoğrafı mıdır?

Prof. İnayatullah farklı düşünüyor; “Onlar dünyanın en yüksek binalarını yapıyorlar. Ama mimarisine bakacak olursanız, aslında çok yüksek binalar yerine, daha çevreci ve ihtiyaca yönelik binalar yapmak gerekiyor.

Bir kez yarını düşünmeye başladığınızda, bir sonraki adımda sizi bekleyen dünyayı zihninizde oluştururken, yığınca ‘kullanılmış gelecek’ tuzağı sizi bekliyor olacak.

Fakat bütün bunlara rağmen, yarını düşünmeyen ulusların, kurumların ve bireylerin yarını olacağına inanmıyorum.

Yarın, kuşkusuz hiç kimseye vaat edilmemiştir.

Ancak hak edene ikbal verdiği de bir gerçek.

Bana göre en kötüsü, ‘yarınsızlık’ dediğim ‘güne kilitlenme’ hastalığıdır.

Dinlediğim pek çok insanın, işini yarınla ilişkilendirirken ‘dününü ötelemekten’ öteye geçemediğini gördüm.

Küresel krizin daralttığı ufuklardan bir ‘yarın vizyonu’ yerine ‘gelecek karamsarlığı’ çıkmış durumda.

Kabul edilemez ama anlaşılabilir olan şudur ki; onu barındırmayacak bir yarına bakmak istememektedir.

Bu ‘yarınsızlık’ zaten o sanayinin, sanayicinin, kullandığı teknolojiden, uyguladığı sürece ve içinde bulunduğu pazara kadar her alanda ‘son’ anlamını taşıyor.

Fazla öteye gitmeye gerek yok. Fortune’un Global 500 veya İSO’nun 500 Büyük listeleri bile20 yıldan bu yana % 50 değişmiş durumda.

Hele ki her şeyin yeni baştan tanımlandığı kriz sonrasında pek çok firmanın ‘yarını’ olmayacak. Zira böylesi bir yarında var olamayacaklar.

Üstelik bu bir ‘kader’ değil, ‘tercih’ sorunu olacak.

Zira yarınsızlık ile kalıplaşmış zihinlerin gelecek için kullandıkları tek yöntem kronolojidir ve ‘takvim yapraklarını saymak’ olarak karşımıza çıkıyor.

Yarın, onu hak edene gülecekse; yarınsızlık, pek çok firmamızı ‘içinde barınılamayacak bir gelecek’ tanımına ulaştırıyor.

Prof. İnayatullah, “bunun için de tamamen dinozorları öldürmek ve geleceğin liderlerini yaratmak” zorunluluğundan söz ediyor.

Ben, ‘yarının liderlerini yaratma’ zorunluluğuna katılmakla birlikte, dinozorları öldürme konusunda aynı fikirde değilim.

Zira bu dinozorlar ürüyor, kendilerini genç bedenlerde klonluyor.

İçinde yer aldığım yüzlerce ‘değişim ve dönüşüm’ öyküsünden öğrendiğim şu: Yarın, düne takılıp kalanlarla inşa edilemiyor fakat ‘yarınsızlık tuzağı’ndan çıkmak için de bugün elimizdeki insanları dönüştürmek hâlâ kullanışlı tek yöntem olarak görünüyor.

Nitekim taş devri, dinozorlar öldüğü ve taşlar tükendiği için değil, anlayışlar geliştiği için sona erebildi.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)