BERİL DEDEOĞLU

Seçimlerin erkene alınması ve dış politika

Türkiye’de uzunca bir süredir seçim atmosferine girilmiş olmasının iki temel nedeni olduğu ileri sürülebilir. Bunlardan birisi, yapılmış olan referandumla kabul edilen yeni bir sisteme geçilecek olmasıdır. Yeni siyasi ve idari sistem, toplumda olduğu gibi siyasi ve idari kadrolarda, hatta piyasa oyuncularında beklentiler yaratmış ve bu beklentiler giderek belirsizlik ortamına karşılık gelir olmuştur.

İkinci neden ise küresel gelişmelerin çok hızlı değişmesidir. Türkiye’nin sadece dış değil, iç politikalarını da doğrudan etkileyen Suriye krizinde bile aylar içinde ittifaklar değişebilmiş, dost-düşman farklılıkları yaşanmış, geleceğe dair senaryolar sürekli revize edilmiştir. Bu arada, Suriye’de aktif olarak alanda bulunan, terörle mücadele kapsamında ülke içinde ve dışında şehitler veren Türkiye’nin, askeri ve ekonomik alanlarda geçici ittifaklar kurması söz konusu olmuştur.

Günümüzde her devletin seçimleri, başka devletlerin müdahalesine açık hale gelmiştir. Darbe girişimi öncesi ve sonrasında olduğu gibi, Türkiye’ye yönelik müdahalelerin artma olasılığı yüksektir. Seçimlerin erkene alınmasıyla bu sürecin de daha az zararla kapatılması mümkün olabilecektir.

Bu ortam, bir yandan seçmenden oy alabilmek için vaatlerde bulunmayı, öte yandan her yeni koşula göre hızla yeni pozisyonlar almayı çok zor hale getirmiştir. Dolayısıyla seçimlerin erkene alınarak, seçim baskısının kalkması, yeni kadro ve yapılarla esnek dönüşlere imkân verebilecek politikaların hızla hayata geçirilmesi bir zorunluluk halini almıştır. Zira, Türkiye’nin yakın gelecekte karşılaşacağı önemli tercih alanları bulunacak gibidir.

Sistem hızla değişiyor

Türkiye’nin yakın gelecekte tercihte bulunmasını gerektirecek koşullar, küresel güç dengesinin alacağı biçimle yakından ilintilidir.

Küresel dengeleri belirleyen üç büyük güç olan ABD, Rusya ve Çin’in ilişkileri, diğer devletlerin davranışlarını da etkileyecektir. Kuzey Kore ile Güney Kore’yi savaşa yakın hale getiren, her gün K. Kore lideriyle kavga eden Trump’ın çok kısa bir süre içinde tersine bir politikayı öne çıkardığına şahit oluyoruz. İki Kore, yıllar sonra birbirlerine kapılarını açıyor ve daha da önemlisi, Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılmasına karar veriliyor.

Bu, ABD nükleer silahlarının G. Kore’den, Çin nükleer silahlarının da K. Kore’den çekilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla ABD ile Çin, birbirlerini stratejik olarak ‘öteki’ ilan etmeyeceklerini, sadece ticaret savaşlarının tarafı olacaklarını ima etmiş oluyorlar.

Türkiye açısından barışın her türlüsü makbul, Çin ile ABD arasında askeri bir gerilim olmaması, özel bir tercih yapmayı da gerektirmiyor. Ayrıca ABD’nin Çin ekonomik yayılmacılığına ket vurma çabasının Türkiye lehine sonuçları olacağı açık. Ancak ABD stratejik olarak Çin’i ‘öteki’ ilan etmeyince Rusya’yı ‘öteki’ ilan etme olasılığı artıyor.

Rusya ile ABD’nin stratejik rakip oyunu oynamalarının her iki ülkenin iç siyaseti ile yakından bağlantılı olduğu biliniyor. Trump’ın koltuğunu koruma sınavına dönüşen Rusya konusu; ancak ABD’nin Rusya’yı ‘öteki’ ilan etmesiyle dinecek gibi. Putin’in gücünü koruması için de ABD epeyce yeterli ölçekte bir düşman. Bununla birlikte, bu iki devletin denetimli stratejik gerginlik politikasının iki ekseni daha bulunuyor.

Bunlardan biri, doğrudan Avrupa ile ilgili. ABD-Rusya stratejik gerginliği Avrupa ile ABD’yi birbirine yaklaştırmayacaksa, hiçbir anlam ifade etmeyecek. Zira Trump ile Putin arasındaki zımni anlaşma, sadece Suriye’yi kapsamıyor. Uzlaşılarının içinde, Avrupa ile Rusya arasında Ukrayna gibi tampon bölgelerin oluşturulması ve AB üyelerinin, en azından büyük bir kısmının stratejik ve ekonomik olarak ABD’ye yapışması bulunuyor. Bunun karşılığında Rusya’nın Orta Asya’daki gücüne müdahale edilmemesi ve Ortadoğu’da yeni pistler kazanması söz konusu.

Her devlet yeniden tercihler yapıyor

Türkiye’yi önemli tercihlere zorlayacak olan, tam da bu senaryonun hayata geçme ihtimali. Macron’un ABD ziyaretindeki sözlerinden anlaşılan, bu ikili yapı ‘demokratik-liberal devletler’ bloku ile ‘otoriter-otarşik devletler’ bloku olarak tanımlanma eğiliminde.

Bu türden bir ayırım olur ise Türkiye’nin İran ve Rusya ile birlikte mi anılmayı, yoksa diğer tarafta mı tanımlanmayı tercih etmesi söz konusu olabilecek. Bu tercih, ticari ilişkileri etkilemeye yönelik bir tercih olmayacak, daha çok siyasi ve stratejik bir anlam içerecek. Bu arada belirtelim, söz konusu durum sadece Türkiye için de geçerli olmayacak. Suudi Arabistan’da ‘modernizm’ adına atılan adımlar ya da Ermenistan’da ‘kadife devrim’ diye adlandırılan hareketler boşuna olmayabilir.

Kabul etmek gerekir, geniş haritaya bakılarak atılacak adımlar, Türkiye’nin Suriye, Irak başta olmak üzere bir dizi dış siyasetini yeniden gözden geçirmesini gerektirecek. Bu çerçevede Suriye’nin geleceğinin ele alınacağı masaların genişleyeceği öngörülebilir. Söz konusu genişleme, bir yandan Suriye konusuna daha fazla devletin dahil olması anlamına gelirken, öte yandan daha fazla halkın da dikkate alınması demek olacak. Bu durumda Türkiye, Ortadoğu halklarının güvenini güçlendirecek ama aynı zamanda başka halkları da kazanacak politikalar üretmek durumunda kalacak. Gayet tabii dış politikada atılan her adım iç politikada da değişimi gerektirecek.

Kıbrıs, Filistin, İsrail gibi kronikleşmiş meselelerde büyük politika değişiklikleri olmasa da tutum değişiklikleri söz konusu olabilecek. Ayrıca Avrupa ülkeleri ile normalleşme gündeme gelebilecek ve bu çerçevede Türkiye de normalleşmeden yana olursa, yeni ekonomik ve siyasi reform dönemine girecek.

Tüm bunların terörle, darbecilerle mücadele sürerken ve Zeytin Dalı Harekâtı devam ederken gidilen seçim döneminde yapılması hiçbir hükumet için kolay bir zemin anlamına gelemez. Seçim havasına girmişken köklü politika değişiklikleri yapmak zordur. Dolayısıyla yeni gelişmelere uygun yeni dış politika için yeni bir başlangıç noktasına ihtiyaç var. Ayrıca seçim dönemlerinde, her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de siyaset ve ekonomi ‘beklenti’ üzerinden şekillenir. Şahıslar, gruplar, vaatler öne çıkar; oy kaygısı siyasetin omurgası haline gelir. Böylesi dönemlerin uzaması rasyonel politikaları geciktirir.

Türkiye’nin kaybedecek zamanı olmadığına göre, en kısa zamanda öngörülebilir günlere kavuşması gerekir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)