Beril Dedeoğlu

Yaşadığımız dönemdeki sorunların başlangıcını, 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan Güney Osetya Savaşı’na kadar geri götürmek mümkündür. Rusya, Güney Osetya’yı Gürcistan’dan koparmış, de facto yeni bir ülke yaratarak, Kafkasya’da kendisine rağmen gelişmelere katiyen izin vermeyeceğini göstermiştir.

Rusya’yı tetikleyen ise Kosova’nın, Rusya’nın ‘Ortodoks Ekseni’ olarak tabir edilen hattaki müttefiklerinden biri olan Sırbistan’dan Batılı güçlerin desteğiyle koparılması olmuştur. Bir tür Kosova’ya karşı Güney Osetya adımını atan Rusya, bu yolla Soğuk Savaş sonrası küresel güç dengelerinde yitirdiği ağırlığını yeniden kazanma amacında olduğunu göstermiştir.

Rusya, bu konuda daha çok Avrupa ile olan anlaşmazlıklarını temel almıştır. AB’ye üye olan eski Doğu Avrupa ülkelerinin neredeyse eşzamanlı olarak NATO’ya katılmaları, özellikle de Baltık ülkelerinin bu süreçte yer almaları, Rusya tarafından bir tür yeni çevrelenme siyaseti olarak görülmüştür. Gürcistan ve Ukrayna’nın, hatta zaman zaman Moldova’nın AB’ye üyeliğinin tartışılması, üye olmasalar bile özel anlaşmalarla AB’ye bağlanma ihtimali, Rusya’nın attığı adımları hızlandırmasına yol açmıştır.

Yine aynı tarihlerde, 2008’den itibaren ‘Batılı’ ülkelerin İran’a nükleer çalışmaları nedeniyle baskı yapmaya başlamalarını da Rusya kendisinin çevrelenmesine yönelik bir gelişme olarak değerlendirmiştir.

Rusya’nın sisteme geri dönüşü

2010’da başlayan ‘Arap Baharı’ ise, Rusya’nın sisteme geri dönüşünün yolunu açmış, dönüm noktası ise NATO’nun Libya müdahalesi olmuştur. NATO ve/ veya Batılı koalisyon güçlerinin giderek Mısır, oradan da Suriye’ye uzanacağını öngören Rusya’nın, kendisi açısından stratejik önemi bulunan Suriye’yi söz konusu sürecin bir parçası yapmama kararlılığı ise 2011 yılında açığa çıkmıştır.

Bu noktada, Rusya’nın politikalarına yön veren zeminin de tanımlanması gerekmektedir.

Obama ABD’sinin en temel stratejik önceliğinin “Avrupa’yı kazanmak” olarak özetlenmesi mümkündür.

Obama, öncelikle AB ile ABD arasında büyük bir yatırım ve ticaret alanı yaratılması için uğraşmış, AB’den gelen direnci kırmak amacıyla da Rusya’nın tehditkâr yüzünü epeyce göstermesini sağlayacak faaliyetlerde bulunmuştur.

AB’nin kaptanı olan Almanya’nın Rusya, Kafkasya ve İran ile oluşmuş bir kuzey hareket ekseni içinde olduğu ve ABD’nin de bu hattı kesme siyaseti uyguladığı ifade edilebilmektedir. Bu çerçevede ABD, Almanya-Rusya ilişkilerinin Ukrayna kriziyle bozulmasından ve bu ülkenin Rusya-Almanya arasında tampon bir ülke haline gelmesinden katiyen rahatsızlık duymamıştır. Öte yandan Avrupa’nın kuzey hareket eksenindeki diğer ülkelerle olan ilişkilerini de kendi ilişkileriyle ikame etmeye uğraşmıştır. Obama’nın İran’ı kazanma siyaseti, tam da bu çabaya işaret etmektedir. İran’ı kazanma, bir yandan bu ülkeyi Rusya’dan ‘kurtarmak’, öte yandan Avrupa’nın bu ülkeyle olan bağını ele geçirmek şeklinde özetlenebilir.

Obama yönetiminin “Avrupa’yı kazanma” siyaseti, Rusya’nın ‘öteki’ olmasına yol açmış, Rusya da bu gelişmeler karşısında kendi ‘ötekisi’nin Obama yönetimi olduğunu ifade edercesine askeri uçaklarla Birleşik Krallık ve Baltık ülkelerinin deniz ve hava sahalarını ihlal etmiştir.

Rusya’nın ‘baş oyuncu’ olması

Obama, AB’yi ABD’ye bağlayamadığı gibi, politikalarıyla Ortadoğu’daki varlığının azalmasına ama kaosun büyümesine yol açmıştır.

İran’ı kazanma siyaseti nedeniyle bu ülkenin önünü açan ABD, İran’ın kendisinden çok Rusya ile işbirliği içinde Suriye ve hatta Irak’taki boşlukları doldurmasına seyirci kalmış; ayrıca İran uğruna müttefiki iki ülkeyle, Türkiye ve İsrail ile de ilişkilerini bozmuştur. Bu çerçevede Türkiye’nin önüne yeniden PKK, İsrail’in karşısına da yeniden Filistin konusu gelmiştir. Ancak Obama yönetimi, Türkiye ve İsrail’in Rusya ile yakınlaşmasına dair önlemler de almıştır. Türkiye için alınan önlem, Türk-Rus ilişkilerini krize sokan ‘uçak düşürme’ olayı olurken, İsrail için alınan önlem bu ülkeye tarihinde yapılan en büyük askeri-mali yardım paketi olmuştur.

Obama ABD’si, Türkiye ve bölge ülkelerinin Suriye dışında kalmalarını sağlayamamış, sadece İran ve daha çok Rusya’nın alan genişletmesine neden olmuştur. Türkiye’nin Rusya ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi ABD başarısızlıklarında rol oynamıştır.

Suriye’de ılımlı muhalefet, Esad rejimi, İran yanlısı milisler ve Irak’taki merkezi yönetim ile diğer gruplar, arkalarında bir ABD desteği hissederek faaliyette bulunmamışlar, dolayısıyla Obama yönetiminin tek aracı olarak silahlı Kürt gruplar kalmıştır. Bu da silahlı Kürt gruplar üzerinden yeniden bilek güreşlerine neden olmuştur.

Rusya’nın, Obama sonrası dönemde aynı siyaseti yürütmeyecek olduğunu söyleyen, Rusya ile işbirliğini defalarca vurgulayan Trump’ın kazanmasını sağlayacak müdahaleleri olduğu ileri sürülmektedir. Bu iddialar ne oranda doğrudur, karar vermek kolay değil. Zira henüz Trump yönetimi stratejik kararlar alamamış vaziyette. Anlaşıldığı kadarıyla, Trump’ın şahsına kalsa, Rusya ile işbirliği içinde Suriye krizini çözmeyi tercih etmektedir. Ancak ABD askeri-sivil bürokrasisi, Rusya’nın ‘öteki’ olduğunu hatırlatıp durmaktadır.

İki taraf, DEAŞ ve Esad gibi bir çok konuda uzlaşmış gibidir. Hatta belki olaya karışan ülke sayısının azaltılmasında da anlaşmışlardır. Ancak uzlaşamadıkları konular vardır ve bunlardan biri, silahlı Kürt gruplarıdır.

ABD’nin bu kesime yardımı sürerse, Türkiye-ABD ilişkileri çok bozulacak, Rakka konusu tamamen Rusya’nın tekeline geçecek ve bölge dengelerinde ABD’nin eli zayıflayacağından barış masasında da etkisi az olacaktır. Tersi olursa, yani ABD bu gruplardan desteğini çekerse, o zaman da bu grupları Rusya destekleyecek ve ABD yine aynı duruma düşecektir.

Öyle görünüyor ki, ABD’nin barış masasında olmak gibi bir beklentisi varsa, kaçınılmaz olarak savaş sahasında da olması gerekecektir. Ve yine sadece bu nedenle bile olsa, Türkiye ile ilişkileri düzeltecek önlemler almak durumunda kalacaktır. Umalım ki Rusya, ABD ile uzlaşsın; ama bunu Türkiye’ye rağmen yapmasın.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)