BERİL DEDEOĞLU

Şehir kimliği konusunun tarih boyunca ve hatta günümüzde en fazla tartışıldığı şehirlerden birisi Paris’tir. Şehir mimarisi kavramının olmadığı dönemlerde bile, yapıların ve ibadethanelerin boyları, bulundukları yerler, bu binalara ulaşım ve altyapı gibi konular, karar alıcıların gündeminde yer almıştır.

Kuruluşu M.Ö. 3’üncü yüzyıla kadar giden şehir, birinci yüzyıldan itibaren büyümeye başlamış, 12. yüzyılda Ortaçağ Avrupa’sının dinî, 13. yüzyılda da bilim başkenti olarak anılmaya başlanmıştır. 17. yüzyıla gelindiğinde şehrin nüfusu iyice artmış ve metrekareye 90 kişinin düştüğü düzensiz ve karmaşık bir kent görünümüne bürünmüştür.

Bunun üzerine, 14. Louis ve 15. Louis dönemlerinde kralların emriyle ilk şehir planlamaları yapılmış ve öncelik geniş bulvarların açılmasına verilmiş, şehrin ortasından geçen nehrin iki yakası imar edilmiş ve bir dizi zafer anıtı yapılmıştır.

1789 Fransız İhtilali sonrasında, 1793’te kabul edilen ‘Sanatçıların Planı’ ise bir yandan yeni yollar açılması üzerine çalışırken, öte yandan Paris’in güzelleştirilmesine mesai harcamıştır.

Ancak bir süre sonra ‘Direktuar Rejimi’, ‘Sanatçılar Konseyi’ni kraliyet eserlerine öncelik verdiği gerekçesiyle lağvetmiş ve şehir planlaması daha çok kamusal alanın genişletilmesi olarak tarif edilebilecek önceliklere yönelmiştir. Ulusal binalar, sanat merkezleri, müzeler ve parklar planlanmıştır.

Şehre ruh kazandırma

Siyasi gelişmelere bağlı olarak ruh ve yapı değiştiren Paris’e bugünkü kimliğini kazandıran ise 1853-1870 yıllarında III. Napolyon’un Paris Belediye Başkanı olarak atadığı Baron Georges-Eugène Haussmann olmuştur.

III. Napolyon, Paris’i imparatorluğun merkezi ve dünyanın en muhteşem şehri haline getirmeyi hayal etmiş, Haussmann da bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Haussmann’a göre, şehrin kendisine özgü bir ruhu olması gerekir; ki bu ruhu ortaya koyacak olanlar da şehre özgü binalar, o binalara uygun geniş yollar, o yolları tamamlayan geniş kaldırımlar ve o kaldırımları aydınlatacak ışıklardır. Bugün Paris’te görülen ve bu şehre özgü olduğu hemen anlaşılan yapı ve geniş caddeler, bu dönemin eseridir. Ayrıca Haussmann’ın şehircilik anlayışı, sadece bina ve yol yapmakla sınırlı kalmamıştır. Kanalizasyondan su tesisatına, hatta ilk metro yapımına kadar uzanan geniş bir çalışma sürdürmüştür.

Ancak tüm bu çabanın arkasında şık ve steril bir Paris yaratma düşüncesi olduğundan, kötü yapılaşma olarak gördüğü her yeri yıkmış, dolayısıyla o dönemde adı ‘dönüşüm’ olarak ilan edilse de aslında ‘yıkıp yeniden yapma’ modeli uygulanmıştır.

Modern şehir yaratılırken birçok tarihi eser yok edilmiş ve bu arada çok sayıda insan da evinden ve malından olmuştur.

Dönemin Paris için uygulanan modelinde, ormanlık ve yeşil alanların daha çok şehir dışında düzenlendiğini ve ileriki yıllarda Haussmann’ın Fransa’nın en büyük çölü olarak Paris’i yaratmakla suçlandığını da belirtmek gerekir.

Bugünkü Opera Binası gibi şehrin sembolü olan birçok yapı inşa edilmiş; ancak hiçbirisi yapımı 1889’da tamamlanan Eyfel Kulesi kadar ses getirmemiştir.

Fransız Devrimi’nin 100. yılı için yapılan kule, her ne kadar sanayileşmenin ve gelişmenin simgesi olarak düşünülmüş olsa da çok sert eleştirilere maruz kalmıştır.

Örneğin şehrin ortasındaki yaklaşık 300 metre yüksekliğindeki demir yığınından en fazla nefret edenlerden biri olan yazar Guy de Maupassant’a, “Neden sürekli Eyfel’de yemek yediği” sorulduğunda, onun sadece buradan görünmediğini söylemiştir.

Söz konusu dönemde Eyfel’in tartışılmasının nedenleri, kullanılan malzeme, estetik değer ve yükseklik konuları olmuş, mühendislik değeri daha sonraki yıllarda ele alınmıştır. Bununla birlikte, 19. yüzyıl sonunda son derece eleştirilen bu yapı, 20. yüzyılda Paris’in sembolü haline gelebilmiştir.

Şehrin ruhunu koruma

1950’lere gelindiğinde, bir yandan Paris’ten savaşın izleri silinirken, öte yandan genişleyen kentlerin dönüşüm süreci başlamıştır. 1959’da Kültür Bakanı olan yazar André Malraux, kendi adıyla çıkan bir yasayla ‘kentlerin kimlikleri’ni koruma altına almış, böylece yapılan binaların boyları, cepheleri hatta tarzları bile 19. yüzyıl modeline uygun kılınmıştır.

Modern ve deneysel mimari örnekleri ile yüksek yapılaşma arasındaki tercihler, yeşil alan ve çevre faktörleri meseleleri, 1970’lere gelindiğinde modern yapı ve anıtlar lehine bir çizgi izlemiş ve Malraux sonrasında ‘Paris’in Boynuzu’ olarak anılan 58 katlı, 210 metre yüksekliğindeki simsiyah Montparnasse Kulesi inşa edilmiştir. Eyfel Kulesi’nden sonra en fazla tartışılan bu bina, hiçbir zaman olumlu görülen bir yapıya dönüşmemiş ancak gökdelenlerin şehir dışına yapılmasının gerekliliğine hizmet etmiştir.

Bu çerçevede, Paris banliyölerinden La Défense gökdelenler bölgesi haline getirilmiş ancak hem binaların tarzı hem gölge yaratma oranları hem de yükseklikleri katı yasalarla düzenlenmiştir. Böylece bir anlamda eski Paris – yeni Paris türünden bir ayırım sağlanmış ancak yine de yeni Paris, eski Parisliler tarafından eleştirilmekten geri durmamıştır. “Manhattan varken Paris’i de oraya benzetmek gerekmez” diyenler, her büyük metropolün birbirine benzeyerek ruhlarını kaybettiklerini savunmaya devam etmektedirler.

Montparnasse Kulesi dışındaki hemen tüm tartışmalı yapılar, bir şeyleri anma ya da simgeleştirme adına inşa edilmiştir. Bu bağlamda Fransız İhtilali’nin 200. yılı adına Louvre Müzesi avlusuna 1989’da inşa edilen Cam Piramit de bunlardan birisidir.

Sarayın ve çevrenin mimarisine katiyen uymayan bu piramit, ciddi eleştiriler almış; bugün turistlerin ilgisini çekse bile Fransızlar tarafından benimsenmemiş ve kararı alanların siyasi hayatına mal olmuştur.

Ancak anlaşıldığı kadarıyla cam piramit tutkusu bugün de devam etmektedir. Zira, 180 metre yüksekliğinde, Paris’in ortasında cam bir piramit şeklindeki yapı projesi 2005’te gündeme gelmiş ve 2007’de Kent Konseyi tarafından reddedilmiş olmasına rağmen bugün yeniden onay almıştır.

Şehre ruh kazandırma ve o ruhu koruma konusunda Paris gibi şehirlerde de sorunlar olduğu görülebilmektedir. Ancak başka yerlerde sorunların olması, Türkiye’de daha radikal önlemler alınmasının önünde bir bahane olarak görülmemeli ve ‘şehrin kimliği’ konusunun önemi unutulmamalıdır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)