Metin Külünk
AK Parti İstanbul Milletvekili

Batılılaşma algısının dinamikleri, Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılına damgasını vurmuş bir meseledir. Devletin ana kanallarının tıkanması ve bu kanalların nasıl açılması gerektiği sorusuna verilen ‘Batılılaşma’ cevabı; bu soruna cevap mı oldu, yoksa sorunu daha mı ileriye götürdü? Devletin neden kötüye gittiği meselesi üzerine getirilen çözümler arasında, yalnızca Batılılaşma yoktu elbette. Bunun yanında Osmanlıcılık, Türkçülük gibi fikir akımları da filizlendi. Ancak burada Batılılaşma meselesi ve Batılılaşma algısı üzerinde duracağız.

Öncelikle bu fikrî altyapının neden Batılılaşma olarak adlandırıldığını belirtelim. Osmanlı Devleti özellikle 17. yüzyılın sonlarında artık çeşitli kademelerinde işlevselliğini yitirmiş bir devlet profili sergilemeye başladı. Bunların arasında eğitimin kalitesinin düşmesi ve ilmî faaliyetlerin bıçak kesmiş gibi kesilmesi veyahut birbirini kovalayan zincirleme problemlerin bir araya geldiklerinde oluşturdukları kaotik durum gibi…

Aydın kesim kendi toplumuna yabancılaştı 

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılda giderek çağdaş devletlerden geride kalması ve özellikle bu devletlerin Avrupalı devletler olması, giderek Batı’ya olan merakı artırmış ve bir zamanlar Batı’nın idea olarak aldığı Doğu dünyası artık Batı’yı idea haline getirmeye başlamıştır. Bu nedenle bazı aydınların zihninde, Osmanlı Devleti’nin kısırlaşmış üretkenliğinin çözüm anahtarı Batı’daydı ve Batılı gibi olmak gerekmekteydi. Pekâlâ, nasıl Batılı olunurdu? Yahut Batılı olmak mı, Batı’yı örnek alarak kendi kodlarından devam etmek mi? Batılılaşma algısı beraberinde, bazı aydınların zihninde oldukça yanlış bir algı meydana getirdi: Batılılaşmanın, Batılı olmakla eşdeğer görülmesi… Doğu’da yetişen ve Doğu toplumuna ait olan bir zihnin hiçbir zaman Batılı olamayacağı gerçeğini kavramak da açıkçası uzun sürmedi. Uzun sürmemekten kastım ise birkaç yüzyıldır. Nitekim bir devlet için birkaç yüzyıl, bir insanın birkaç yılıyla eşdeğerdir. Batı’nın ileriye gittiği görüldü; ki bu, iyi bir tespitti. III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde kurulan elçilikler faydasını göstermişlerdi. Ancak çözüm yolunda meydana çıkan yanlışlıklar daha büyük hasarlara yol açtı.

Batı’nın kalıp olarak alınma fikri birçok aydının zihninde filizlenmişti bile. İşte bu noktada sıkıntılar, daha doğrusu yeni sıkıntılar doğdu. Aydın kesim kendi toplumuna yabancılaştı ve başka bir kültürün izlerini taşımaya başladı. Bu şekilde ne kendi toplumuna ilaç olabildi ne de içerisine girdiği karakter bunalımından kurtulabildi. Araf ’ta kalan bir fikrî altyapı ise bu şekilde meydana geldi.

Doğulu bedene Batılı kalıp giydirilemez 

Peki, Batılılaşmanın olumsuz etkilerinden kurtulmak mümkün müydü? Elbette bu etkiden kurtulmak mümkündü. Lakin neden bu etki uzun sürdü? Kimileri hiç bitmesin istedi, kimileri bir süreliğine istedi, kimileri de kökten karşı çıktı. Şu bilinmelidir ki bunun adı Batılılaşma değil de Batı’daki gelişmeleri yakından takip etmek olsaydı, elbette bunda hiçbir kusur olmazdı. Ancak öyle olmadı. Doğulu bedene Batılı kalıp giydirme fikri hiçbir zaman toplum nezdinde geniş bir tabana yayılmadı.

Ortada bir etki olduğu gayet açık görünüyordu. Ancak bu, toplum nezdinde meydana gelen bir olgu değildi. Belirli bir aydın kesimin başvurduğu yeni bir arayıştı. Azınlığın çoğunluğa tahakküme kalkışması da garip durumları meydana getirdi. Romanlar yazan, Batılılaşmayı ilke edinen bir aydın kitle ve okudukları romanları bir türlü kendi karakterleriyle bütünleştiremeyen toplum. Yalnızca roman örneğinde görüldüğü üzere, bu garip durum gibi birçok kademe meydana gelmişti. Mümkün görünen ise bu Batılılaşma algısının çok uzun süren bir yaşama sahip olamayacağı gerçeğiydi.

Milli aydının tek amacı üretmektir 

Bu çerçevede “Milli aydın duruşu nedir” sorusu öyle kolaylıkla maddeler halinde sunabileceğimiz bir mesele değildir. Bu, esasında milli denildiğinde sizin zihninizde meydana gelen şematiğin, bir kişinin düşüncelerinde rehber olması halidir. Kişinin kendi değerlerini önemsemesi, yaşatması ve kalkışacağı herhangi bir işte milli ve manevi değerlerini ön planda tutması, milli duruş olarak nitelendirilebilir. Bilimsel çalışmalara kendini kaptırmış bir bilim insanından beklentiniz ne olmalıdır? Ülkenin bütün siyasi partileri hakkında bilgisi olması, tarihin her kademesinde ülkesinin geçirdiği evrim, hangi partiye oy verdiği, nasıl giyindiği veya ne yediği gibi meseleler mi? Elbette hayır. Ondan tek beklentimiz, başladığı projeyi veya bilimsel çalışmayı başarılı bir şekilde sonuçlandırması veya sonuçlandıramaması halinde yılmadan yeni bir yöntemle yeniden denemesidir.

Bahsi geçen bilim insanının yalnızca kendi işine odaklanması, politik söylemlerin içerisinde yalnızca çıkar uğruna bir şeyler yapmaması, tek hedefinin ülkesi adına yeni bir şeyler üretmesi, bu bilim insanının milli bir duruş sergilediğinin göstergesidir. Tek gayesi üretmek, daha iyi üretmek, daha açık fikirli olmak ve hiçbir çıkar gözetmeksizin tek amacı üretmek olan şahıs, milli duruşa sahiptir. Ülkesinin ve bağlı olduğu değerlerin bir adım daha öteye nasıl taşınacağını dert edinmiş kişidir. Bu profilde bir aydın, toplumun her kademesinde zaten karşılığını bulacaktır.

Milli aydın, toplum vicdanında yer edinmiş olandır 

Bu kapsamda isim olarak sayılabilecek birçok aydınımız vardır. Milletin değerleri ile hemhal olmuş, dünyayı okumuş, fikir çilesi vermiş… Hangi birinin ismini zikretsek bir diğerine haksızlık etmiş oluruz. Daha önce yaşamış ve günümüzde yaşayan aydınları gözünüzün önüne getirdiğinizde, hangileri toplum vicdanında yer edinmişse, işte onlar milli aydınlardır. İçinde Anadolu’yu bulduğunuz, içinde ülke sevgisi bulduğunuz, insan sevgisi bulduğunuz, toplumun manevi değerlerini bulduğunuz kişilerdir milli aydınlar.

Takip etmek, aynısını uygulamak anlamına gelmez 

Günümüz dünyasında dışarıdan kopuk bir yönetim anlayışı benimsemek elbette mantıksızdır. Nitekim gelişen teknoloji ve iletişim ağları sayesinde artık dünyanın her yerinde meydana gelen gelişmelerden anlık haberdar oluyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin modernleşme süreci, dış dünyadan bağımsız olmamakla birlikte aynı zamanda dış dünyaya bağımlı da olmamalıdır. Bu nokta çok önemli.

Gelişmeleri takip etmek, onları birebir alarak aynısını uygulamak anlamına gelmez. Bir gelişmenin ürününü alırsınız ve daha iyisini üreterek dışarıya servis edersiniz. Büyük ve gelişmiş ülkelerin döngüsü de haliyle bu şekilde ilerlemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsediği yeni anlayışı sayesinde meydana getirdiği teknoloji ürünlerini bugünlerde sıkça görüyoruz. Tabii bu yeterli midir? Elbette bu yeterli değildir. Ancak daha önceleri bu da olmuyordu. O nedenle kıymetini bilerek bu durumu nasıl daha ileriye taşırız meselesini daha fazla düşünmeliyiz. Yalnızca teknoloji değil elbette. Her alanda en iyiye giden yolda olmak önemlidir. Bunun adı sanat olur, tarih olur, sosyoloji, psikoloji, iktisat olur, aklınıza hangi bilim dalı geliyorsa. Önemli olan milli bir tavrınızın olmasıdır. Eylemin temeline millilik konulduğunda artık bu temelin üzerine inşa edeceğiniz her fikir, her yenilik ve her maddi manevi üretim meyve verecektir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)