Cihat Zafer

Yüreği büyük, imanı büyük, davası büyük şairimiz. İstiklal şairimiz. Akif’imiz. Şair değildi, şiirdi.  Mehmed’in tertemiz alnı Akif.

Bir hilal uğruna yaşadı. Bir hilal uğruna yazdı. Dilde, duyguda, kahramanlıkta bayrağımızdı. Bu millete tanınmış bir imtiyazdı.

İstanbul’un Fatih semtinde doğdu. “Temiz Tahir Efendi” diye sayılıp sevilen müderris bir baba ile soyu Buhara’dan gelen mübarek bir annenin evladıydı. Fatih’te hem okuluna gitti hem de babasından ve devrinin muteber hocalarından dil ve edebiyat dersleri aldı. Çalışkandı. Baytar mektebinden birincilikle mezun oldu. Fakat kaderi onu büyük zorluklara hazırlamakla vazifeliydi sanki. Babasını kaybetti. Oturdukları ev bir yangınla kül oldu. Şiir yazmaya bu zorluk günlerinde başladı.

İman. Akif tek kelimeden ibaret olsaydı bu kelime iman olurdu. Bir kelime daha? Ahlak. Bir kelime daha? Akıl. Bir kelime daha? Ter. İttihatçıların meşhur yemin töreninde “Kuran’ın ve aklımın izin vermediği hiçbir karara uymam” diyen adamdı. Adamdı. Akif, memuriyetle yazı hayatını birlikte yürüttü. Şiirleri Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yayımlandı. Çanakkale Şehitleri için yazdığı benzersiz destan onu İstiklal Marşı’nı yazmaya hazırladı.

Atatürk’ün özel davetiyle Ankara’ya gitmiş ve Birinci Meclis’te Burdur milletvekilliği yapmıştır. Akif, milli mücadele yıllarında bir süre, Ankarada’ki Taceddin Dergâhı’nda ikamet eder. İstiklal Marşı’mızı bu mütevazı Ankara evinde yazan şair, kırk bir mısradan meydana gelen bu muhteşem eseri, Safahat’ına almamıştır. Sebebini soranlara şöyle diyecektir: “O artık milletimin malı olmuştur, benim kitaplarım arasında yeri yoktur!”

İmanın ve ahlakın bu yalçın karakteri için milli mücadele sonrası da bir mücadele devridir. Mücadele ve sabır. 1925’te Mısır’a gider Akif. Gitmek zorundadır. Mısır’da on yıl kalmış ve Ezher Üniversitesi’nin edebiyat fakültesinde Türkçe müderrisliği yapmıştır. Parasızdır. Daima parasız. Dünya nimetlerine metelik vermeyen bu dev iradeye dünya da üç kuruşu daima çok gördü. Özel derslerden biriktirebildiği kuruşlarla Kahire’ye yol parası bulursa eğer, gider Hacı Bekir dükkanında otururdu. Bu dükkan ve kutulardaki yazılar, resimler Türkçeydi, İstanbul’du, vatandı. Köşeli ve masif ahlakıyla yarışa giren çetrefil imtihanlar, dayanılması zor şartlar dayatarak Akif’le adeta güreşe tutuşmuştu. Abdülhamid devri de, Cumhuriyet dönemi de bu güreşin sert minderidir.

Mısır’da yedi senesini Kur’an-ı Kerim’in tercümesi için çalışarak geçirdi. Israrlar sonucu kabul ettiği bu görevin altından kalkılamayacak kadar zor olduğunu söyledi ve kendisini mesuliyetten ibra ettirdi.

İstiklal Marşı’nı Safahat’ına almayan Mehmet Akif “Safahat’ımda şiir arıyorsan arama!” der. Mütevazıdır. Hayır o bile değil. O bile bir bakıma gururdu Akif için. Akif gururdan, pislikten iğrendiği kadar belki daha çok iğreniyordu.

Cenap Şahabettin’e göre, Mehmet Akif “Yalnız bizim asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destan şairidir”. “Hayatta da, sanatta da, Akif, yanlış anlaşılan adamdı”. Mithat Cemal Kuntay, “Üç İstanbul”unda böyle söylüyor.

Yağlı güreşlerde yenilmesi zor bir pehlivandır, boğazı yüzerek karşıdan karşıya geçebilecek kadar iyi bir yüzücüdür, Çatalca’ya kadar yürüyecek bir inat ve idmandır, bir mevzu anlatırken arkadaşı hayretten “Sahi mi?” dedi diye aylarca susacak kadar hayret edilecek bir doğruluktur, neyzendir, Neyzen Tevfik’in yakın dostudur, Fransızların kelime kökeni sorduğu bir Fransızca alimidir, keman virtüözü batılı bir sanatçıyı şaşırtacak kadar klasik batı müziğini bilen bir aydındır. Sofu diye yaftalanan

Mehmet Akif, arkadaşı Neyzen Tevfik’e cüppe ve şalvar yerine setre pantolon giydirmiş, arkadaşı bu yüzden okuldan atılmıştır.

Safahat, Akif’in ilk şiir kitabının adıdır. Yedi ciltten oluşan bütün şiir kitaplarını bu adla bir araya toplar: Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Asım ve Gölgeler.

“Şair değildi” dedirtecek kadar şiiriyle nadanların gözünü kamaştıran Akif, aruzu en ustaca kullanan şairlerimiz arasında yer alır. Aruzun dar kalıplarına sıkışıp kalmamıştır. “Nazmı nesre yaklaştırmak” bir ilericilikse, Mehmet Akif, Türk şiirinin en ilerici şairlerinden biridir, “bir aşama”dır. Garipçilerden de, Nazım Hikmet’ten de, Tevfik Fikret’ten de önce şiirle düzyazıyı kaynaştırmıştır. “Küfe” şiiri bunun en güzel örneklerinden biridir.

Akif’in şiiri çarpıcıdır, isyanı da yansıtır, tevekkülü de.

“Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahî

Ağzım kurusun yok musun ey adl-i ilahi?”

Bir imanın, küçük inançların anlamaya yetmediği bir büyük imanın isyan cümleleridir bunlar. Ancak annesini çok seven, annesine çok güvenen, ondan başkasına güvenip sığınmayan bir çocuğun annesine kızan, küsen, ona, onun adaletine, şefkatine böyle içten bir inançla seslenen, yalvaran cümleleridir.

Akif, Arnavutça, Makedonca, Farsça, Arapça, Fransızca bilen Mehmet Akif, çalışkan, bilime değer veren, ilerici bir vatan şairiydi. “Berlin Hatıraları”nda dile getirdiği tespitler bunun en açık ispatıdır. Evet, Avrupalının lüks ve sefahat düşkünlüğüne, maneviyattan yoksun oluşuna rağmen ilmî ve teknik gelişmişliğiyle büyülenmiştir. Kahveleri, caddeleri hayranlıkla anlatır:

“Bu, kahve… Öyle mi? lakin hakikaten hayret!

Feza içinde feza… bir harîm-i nuranur

Ki asuman-ı keriminde bin güneş manzur!”

Onlarda, inanç ve medeniyet kol kola, barış içindedir. Bu durum Akif’in dikkatini çeker: “Ne çan sadası boğar sanatın teranesini,

Ne susturur medeniyyet bu ahiret sesini” Avrupa nasıl diye soranlara “Dinleri var işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi” diyecektir.

Devrinin ve kaderinin buhranları ve savaşları içinde yüklendiği ağır sorumluluklara rağmen daima güler yüzlü ve espriliydi. Pejmürde ve derbeder arkadaşı Neyzen Tevfik elini kurulaması için evi kadar kirli bir havlu uzatınca “Sağol, şimdi yıkadım ellerimi” demişti. Temizlik kumkuması bir şair dostu garsondan su isteyince “Evladım, suyu yıka da getir” diye uyarmıştı. “Siz baytardınız değil mi?” diye güya kendisini aşağılamaya kalkan bir hadsize de “Evet. Bir yeriniz mi ağrıyor?” diyerek haddini bildirmişti.

Ortaokul yıllarında bir arkadaşıyla “Kim önce ölürse kalan diğerinin de çocuklarına da baksın” diye sözleştikleri için, bu çocukluk sözünü tutan Akif’in geçim derdi içindeyken arkadaşının çocuklarını da evine alıp baktığını söylemiş miydim?

İstiklal Marşı’nı, evet Akif yazdı. Denebilir ki İstiklal Marşı kendini Akif’e yazdırmıştır. Bu büyük milletin var oluş şiiri kendini yazdırabileceği daha temiz birini bulabilir miydi?

İstanbul’a dönünce bir süre Beyoğlu’ndaki Mısır Apartımanı’nda ve Said Halim Paşa’nın köşkünde kaldı.

Nihayet acı son yaklaştı ve Mısır’daki vatan hasreti günlerinde baş gösteren siroz hastalığı Akif’in vücudunu günden güne sardı. Tedavisine başlandı fakat iyice zayıflamış, çökmüştü. Büyük Akif, dev Akif günden güne eriyor, tükeniyordu.

Şair-i Azam Abdülhak Hâmid bu hastalık zamanında Mısır Apartımanı’na gelir. Çok yaşlıdır. Merdivenler bitmek bilmez. Bir kat kala yardımcısını gönderir. “Abdülhak Hâmid bey ellerinizden öpmek için geldi. Daha fazla çıkamadı. Affınıza sığınıyor.” Akif hasta yatağında zor doğrulur. “Aman efendim af ne demek? Ne zahmet buyurdular. Ne büyük şeref. Elimizden öpmek mi? Estağfirullah. Biz O’nun ayaklarından öperiz.”

Safahat’ının yeni harflerle yayımlandığını göremeden vefat eder Mehmet Akif. Yıl, 1936’dır.

Hiçbir resmi görevli katılmaz cenaze törenine. Milletinin istiklal haykırışının şiirini sahipsiz bırakmayan Akif’in, devrin hükumetinin sahipsiz bıraktığı cenazesine üniversite talebeleri sahip çıkar. Devletinin sırtını döndüğü şair milletinin omuzlarındadır. Hakettiği yerdedir. Asım’ın neslinin omuzlarındadır. Fatih kürsüsünde, Süleymaniye kürsüsünde.

İstiklal Şairi Mehmet Akif’in “gömelim gel seni tarihe” desek sığmayacak mevcudiyeti Edirnekapı şehitliğine hilaller gibi göğe bakan parmaklar ucunda taşındı ve ebediyete emanet edildi.

Mehmed’in tertemiz alnı Akif.

Milletin alınyazısı Akif.

Mehmed Akif.

Tertemiz alnından öpmek üzere İstiklal Şairi Mehmet Akif’i Edirnekapı’daki kabirden açılan kapıda “ağuşunu açmış“ canından çok sevdiği Peygamberi bekliyordu.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)