Metin Külünk

Dünya tarihinde 1517 senesi, yani Mısır’ın fethi, İslam ve Türk dünyası için anlam ve önemi bakımından birçok farklı manada değer taşımaktadır. Esasında Batı üzerine düzenlemiş olduğu seferlerle birlikte daha önceleri İslam dünyası üzerinde adından söz ettiren ve liderlik vasfını üstlenen bir Osmanlı profili hattı zatında mevcuttu. Zira 1453 tarihi yalnızca Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren bir mesele olmaktan çok, İslam dünyasını yakından ilgilendiren bir olaydı. Bununla birlikte 1512 tarihinden itibaren Sultan Selim dönemi ile birlikte Batı siyasetine bir dönem ara veren Osmanlı Devleti, yönünü Doğu’ya çevirmiş oldu. Sultan Selim’in başarılı ve bir o kadar da görkemli Doğu siyasetinin neticesinde, 1517’de Mısır’ın fethi ile birlikte Osmanlı Devleti, her zamankinden daha ağır, kadim ve farklı bir misyon üstlenmiştir. Bu misyon, İslam’ın nişanları olan Kutsal Emanetler’in İstanbul’a taşınması ve ebediyete kadar Türk dünyası tarafından muhafaza altına alınmış olmasıdır.

Doğu siyasetinin en önemli neticelerinden birisi Kutsal Emanetler’in Osmanlı himayesi geçmiş olmasıdır. Tabii ilk bakışta bir toprak parçasının kazanılmış olması daha avantajlı görünebilir ancak yüklediği misyon nedeniyle Kutsal Emanetler’in hamisi olmak elde edilen bir toprak parçasından çok daha kıymetlidir. Öyleyse şu soruyu soralım ve cevabını verelim. Kutsal Emanetler’e sahip olmak ne anlama gelir?

İlk olarak şu belirtilmelidir ki Kutsal Emanetler sizin himayeniz altında ise bu, aynı zamanda bütün İslam dünyasının merkezinde olduğunuz anlamına gelmektedir. Aynı zamanda tüm İslam devletlerinin gözleri sizin üzerinizdedir. İslam dünyası için oldukça kıymetli olan bu emanetlere sahip çıkmanız için güçlü bir devlet olmanız gerekir ki bu, en önemli husustur. Dolayısıyla bu durum, emanetlerin sizi daima tetikte tutması anlamına gelmektedir. Örneğin Memlûkler’in zayıflaması, Akdeniz’deki Portekiz tehdidini körüklemiş ve bu nedenle Osmanlı Devleti, II. Bayezid döneminde Kemal Reis komutasındaki filosunu Kızıldeniz’e göndermek durumunda kalmıştır. Bunun yanında Kansu Gavri’ye ham ve mamul madde konularında da yardımlarda bulunulmuştur. Dolayısıyla Kutsal Emanetler’in korunması gerekliliği, mevcut emanetler henüz Osmanlı himayesinde değilken bile Osmanlı Devleti’ni yakından ilgilendirmiştir. Bu politikaların zihin kökünde, İslam’ın merkezi ve tüm dünyada koruyucusu olma sorumluluğu yatmaktadır.

Diğer bir açıdan bu emanetlerin hamisi olmak, size İslam dünyası nezdinde bir liderlik konumu kazandırmaktadır. Hakikaten de bu cümledeki ifadede yer aldığı gibi, Yavuz Sultan Selim dönemi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin zaten taşıdığı İslam sancağı, farklı bir anlam daha taşımaya başladı. Kutsal Emanetler’in Topkapı Sarayı’na getirilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, yeni dünyada İslam devletlerinin lideri konumunda olduğunu diğer bir meşruiyet kaynağı ile sağlamlaştırmış oldu. Öyle ki Türk kavramı artık Batı nezdinde aynı zamanda Müslüman anlamına da gelmekteydi. Batılı kaynakları incelediğinizde bunu sıklıkla görürsünüz, Türk demek aynı zamanda Müslüman demektir. Batı nezdinde İslam dini Türk milleti ile bütünleşik bir kavram olarak algılanmıştır. Bu durum, politik açıdan devleti birçok zaruret altına itse de Osmanlı Devlet yönetimi bu husustan asla çekinmemiş, aksine bu kutlu görevi üstlenmeyi bir ödül yahut nişan olarak memnuniyetle taşımıştır. Bir ulus kavramıyla bir din kavramının iç içe geçirilerek lanse edilmesi, açıkçası şaşırtıcı bir durumdur. Tarihsel süreç içerisinde yaşanan gelişmeler düzleminde, böyle bir birliktelik pek az görülen bir örneği teşkil etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı Devleti’nin üç kıtada, denizlerde ve küresel ticaret yollarında yüzyıllarca nasıl hâkimiyetini sürdürdüğü de daha iyi anlaşılmaktadır.

Yavuz Sultan Selim ile birlikte artık Osmanlı Devleti’nin sınırları Balkanlar’dan Hicaz’a uzanan geniş bir coğrafyayı kapsar hale geldi. Fatih dönemi ile başlayan ‘İmparatorluk Çağı’ artık yeni bir forma kavuşmuş ve imparatorluk bilinci pekiştirilmişti. Sınırları genişleyen devlet yeni misyonlar üstlenmiş ve yeni düşmanlara sahip olmuştu. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim için Balkanlar ile Hicaz arasında kurulan
köprünün mimarı diyebiliriz. Bugün esasında, İstanbul Boğazı’nın üçüncü köprüsünü de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Zira bundan 500 yıl önce bu köprünün temelini atan Yavuz Sultan Selim’in isminin bu köprüye verilmesi, aynı zamanda manevi bir anlam taşımaktadır. Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin geçiş noktasını teşkil eden üçüncü köprü, bu bakımdan ismiyle de bu mesajı vermektedir. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü 500 yıl evvel Yavuz’un kurduğu İstanbul merkezli küresel düzenin devamı ve İslam dünyasının muhafızlığı misyonunun güncellenmesi olarak okumak gerekir.
İstanbul, var olduğundan beri bir merkez olmuştur. Batı medeniyetleri için de, Doğu için de coğrafi konumu ve jeopolitikası ile sürekli bir çekim merkezi halindedir. Bizim içinse İstanbul, Fatih’le birlikte ilk küreselleştiğimiz, küresel güç olmaya başladığımız noktadır. Burası çok önemli. Çünkü küresel iddialarımızın başkentidir İstanbul. Fatih’ten sonra Yavuz da bunu görmüş ve Mısır’ın fethi ile birlikte Kutsal Emanetler’i dünyanın gözbebeği olan şehir İstanbul’a taşımıştır. Bu meydan okumanın iki türlü mesajı olmuştur: İslam dünyasına karşı, “Ben İslam’ın hizmetkârı ve muhafızıyım”; Batı’ya karşı ise “Ben Asya’dan Avrupa’ya kadar, Afrika’dan Arap Yarımadası’na kadar sadece İslam coğrafyasının değil, tüm coğrafyanın küresel gücüyüm.” İşte Osmanlı bu anlayışla hem İslam’ı yüceltmiş hem de siyasi ve askeri olarak İslam dünyası için muhteşem bir güç olmuştur. Kutsal Emanetler’in bize yüklediği misyon işte budur. Bugün de İstanbul’a neden havaalanı yapıyorsunuz? İstanbul’a neden köprü yapıyorsunuz? “İstanbul’a neden kanal açıyorsunuz?” diye veryansın eden Batı dünyası ve içerideki destekçilerinin korkusu da budur. Çünkü biliyorlar, İstanbul küresel merkezdir ve güncellendiği zaman tüm dengeler değişir. Çünkü biliyorlar, İstanbul küresel ticaretin lojistik merkezidir ve geliştiği zaman dengeler değişir.

Kutsal Emanetler bize küresel güç olduğumuzu ve İslam’ın sancaktarı bir millet olduğumuzu hatırlatıyor. Bizden kendimizi güncelleyip toparlanmamızı bekliyor. Ve Topkapı Sarayı’ndan her gün bize sesleniyor: “Neredesin ey Yavuz, neredesin ey Fatih?”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)