Beril Dedeoğlu

Son yıllarda devletlerin iç ve dış politikalarını yeniden düzenlemelerini gerektiren bir dizi gelişme yaşanıyor. Bunlardan ilki, daha önceleri başka halklar ve başka ülkelerle çeşitli gruplar ve örgütler üzerinden sürdürülen büyük mücadelelerin artık doğrudan rakip devletler arasında da yaşanması.

Bu durum, bir taraftan dini ya da etnik olarak birbirinden ayrışmış toplumların, sınır ya da başka anlaşmazlıklar nedeniyle çatışma halinde devletlerin mücadele ettiği ortamlarda devamlılık yaratırken, bir yandan da büyük devletlerin birbirlerini nükleer silahlarla tehdit ettiği bir yeni durum ortaya çıkarmakta.

Bugüne kadar başkalarının büyük mücadelesinin adeta kurbanları olan ve ‘vekâlet savaşları’ denen çatışmaları bizzat sürdürmek durumunda kalan oyuncular, bugün bu vekâlet savaşlarının taraflarını net olarak görme imkânlarına da sahip değiller. Kabaca ifade etmek gerekirse, günümüzde hangi oyuncunun hangileriyle ittifak yaptığı, hangileriyle anlaşmazlık içinde olduğu açık değil. Bu, her oyuncunun müttefikiyle her konuda anlaşmasının, her düşmanıyla da her konuda anlaşmazlık içinde olmasının gerekmediğini göstermekte. Düşmanla geçici ittifak kurulabildiği gibi, dostla da geçici gerilimler yaşanabilmekte.

Söz konusu yapı, devletlerin diğer devletlerin davranışlarını çok daha yakından takip etme zorunluluğu getiriyor. Kimin kiminle ne tür bir ilişki içinde olduğunu takip etme ihtiyacı daha fazla arttığından, devletler birbirlerinin içlerine de daha fazla giriyor. Bu da her devletin iç yapısını diğeri nezdinde çok daha önemli hale getiriyor; ancak devletler birbirleri içine girdikleri oranda, birbirlerini dışarıda bırakma tepkilerini de artırıyorlar.

Ülkelerdeki seçimlere diğer ülkelerin müdahale etmesi, seçmen davranışlarını etkileyecek müdahaleler yapılması, herkesin herkese karışması ama insanlık acılarına kimsenin karışmaması, bu yeni sistemin temel özellikleri gibi görünüyor.

Bugün: Öngörülemezlik vurdumduymazlık 

Uluslararası sistemdeki bu eğilim, iki önemli soruna neden olmakta. Bunlardan birisi, devlet davranışlarının öngörülemezliği. Öngörülemezlik, devletler açısından bir tür savunma mekanizması olabilir; ancak aşağı yukarı tüm devletlerin davranışları öngörülemez olduğunda, sistem anarşik bir yapıya dönüşüyor. Sistem anarşik olduğu oranda ise ‘devlet-güç’ ilişkisi artıyor, tüm davranışlar güvenlik ekseninde gelişiyor; güvenlik öne çıktıkça silahlanma artıyor, silahlanma da devletler arası savaş risklerini yükseltiyor. Devletler arası savaş risklerinin artması, devlet davranışlarının öngörülür hale gelmesini teşvik eder. Zira bir ülke diğerine silah doğrultuyorsa, artık bu, onun dostu mudur düşmanı mıdır diye sorulmaz.

Kuzey Kore, Japonya’ya doğru füzeler yolluyorsa, Hiroşima’ya atılan bombanın altı katı zarara yol açabilecek hidrojen bombası deniyorsa ya da İran, Suudi Arabistan’a hava sahasını kapıyor, Suudi Arabistan, Katar’a yaptırım uyguluyor ise bu durum artık devletten devlete savaş riskinin arttığının işareti sayılabilir.

Sistemde ortaya çıkan sorunların ikincisi ise devletin güçlenmesine bağlı olarak insanlara değen politikaların zayıflaması. Suriyeli göçmenlerin Avrupa’da devletleri birbirine düşüren bir güvenlik konusu olarak ele alınması; ama bu insanların mağduriyetine dair yeni politikalar geliştirilememesi ya da benzer biçimde Myanmar’da etnik temizliğe uğrayan Arakan Müslümanlarının Bangladeş-Myanmar meselesi olarak ele alınması birer örnek durumunda.

Yarın: Öngörülebilirlik duyarlılık 

Anarşik sistemde devlet otoritesinin güçlenmesi, yasal ve meşru olarak güvenlik araçlarını kullanma yetkisi olan tek oyuncu olmasından ileri geliyor. Ancak bazı devletler, -K. Kore gibi- bu ellerindeki yetkiyi başka devletleri yok etme tehdidi şeklinde kullanabiliyor; zira bunu durduracak bir mekanizma bulunmuyor. Hal böyle olunca da devletin devlete müdahalesi beklenen bir durum oluyor.

Devletlerin güçlendiği her dönemde ise insanlığa karşı suçların daha fazla, daha kolay ve daha izah edilebilir biçimde işlenmesini kolaylaştıran bir ortam oluyor. Avrupa’daki İslam karşıtlığının, ayrımcılık yapanlar nezdinde açıklaması var; Trump’ın Latin kökenlileri ülke dışına atma siyasetinin de, Myanmar’daki Budistlerin de… Hepsi ‘ülke güvenliği’ gerekçesini kullanabiliyor. Bu arada insanların güvenliği, sadece bazı insanların güvenliği anlamında meşru bir zemin kazanabiliyor.

Bunlar, bugünün genel eğilimleri. Söz konusu gidişat içinde atılan adımlar ise bir sonraki evrede devletlerin dünya düzlemindeki yerini belirleyecek. Kabaca söylemek gerekirse, örneğin K. Kore bir yerleri nükleer silahla vurursa; bu, konjonktüre uygun bir davranış olacak. Ama kendisi yok olacağı gibi, onu yok edenin de eski gücünü koruma imkânı kalmayacak. Bu, 19. yüzyılda birbiriyle mücadele eden Avrupa devletlerinin tümünün eşzamanlı olarak kaybedip 20. yüzyılda yerlerini ABD ile SSCB’ye kaptırmalarına benzeyecek.

Dolayısıyla bu dönemde saldıran, büyük olasılıkla bir sonraki dönemin kaybedeni olacak. Ancak anarşik ortam söz konusu olduğundan, her devletin savunma gücünü artırması gerekecek. Tüm gücünü bugün silah satın alarak eriten ülkeler de muhtemelen yarın pek yerlerini koruyamayacak; oysa güvenliğini olabildiğince kendi olanaklarıyla geliştiren, kaynaklarının tümünü bu alana yatırmayan ve çeşitlilik sağlayan devletler, bir sonraki evrede en azından yerlerini koruma şansı bulacak.

Bugün, ‘kendi yurttaşını’, daha doğrusu ‘kendi makbul yurttaşını’ korumak adına başka halkları, toplumları dışarıda tutan, dünyanın uzağındaki insanlık sorunlarının uzakta kalmasını sağlamaya devam eden devletler ise belki kısa vadede güvenli alanlar yaratacaklar. Ancak dünyanın ekonomik ve siyasi haritası, bunun sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla insana değmeyen, hele ki mağdur edilmiş insanlara değmeyen, ayırımcılık yapan ya da en basitinden hiç bir şey yapmayıp uzaktan seyreden ülkeler, bir sonraki konjonktürde eski güçlerini muhafaza edemeyecekler.

Bugün, tıpkı başka ülkelerdeki gibi Türkiye’deki bir dizi girişimi, bazı program ve hedefleri sadece günümüz değişkenleriyle değerlendirmemek gerekiyor. Karar alıcılar, bugünün olanaklarıyla yarının koşullarına hazırlanırken, yarının olanaklarını da gözetmek durumundalar. Bir sonraki evrede daha gelişmiş, daha güçlü, daha güvenli ve huzurlu bir ülke olarak varlık sürdürmek için neler yapılabileceğinin ipuçları, uluslararası sistemin ne yöne evrileceğini öngörmekten geçiyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)