MESUT HAKKI CAŞIN

Soğuk Savaşın sona ermesinden geçen çeyrek yüzyıla rağmen, uluslararası küresel sistemde ortaya çıkan yeni kriz ve çatışmalar, devletler ve uluslararası örgütlerin çıkar odaklı dış politika tercihlerini baskılamaktadır. Dış politika vizyonunun inşasında diğer önemli bir başlık ise dünyadaki güç dengelerinin nasıl ve ne yöne evrildiğinin dikkatle takip edilerek, doğru öngörülerin zamanında yapılması, hata payını azaltacaktır. Genel olarak ele alındığında, ABD Başkanı Trump’ın güvenlik ve dış politika seçeneklerinde sergilediği belirsizlik, kararsızlık eğilimleri, dünya gündeminde şaşkınlık yaratmaya devam etmektedir. Washington ve Kuzey Kore arasında yaşanan gerginliğin, Asya-Pasifik bölgesinde olası bir nükleer/konvansiyonel çatışmaya sürüklenme tehdidi; halen mevcut ciddiyetini muhafaza etmektedir. Esasen, dünya çok kutuplu bir siyasal sisteme doğru hızla sürüklenirken, ekonomik ve askeri açından giderek güçlenen Çin’in dünya egemenliğinde lider konumuna yükselmesi, ABD’nin arka planda kalmasına ve beraberinde ortaya çıkabilecek olası pazar kayıplarındaki endişeleri hareketlendirmektedir. Ayrıca Çin bankacılık sektörünün durumundaki farklılaşma, gibi finansal faktörler küresel ekonomi ve piyasaların gidişatı hakkında çok büyük risk faktörlerini tetikleyebilir. Bu itibarla, Avrupa Birliği şemsiyesi altındaki ekonomilerin atalet içindeki işsizlik sorunsalındaki dalgalanmalar, Brexit’in henüz kestirilemeyen sonuçlarını ucu açık hale getirmektedir. Ortadoğu ülkeleri ve Rusya’nın ekonomilerindeki petrol ve gaza dayalı kalkınma modellerinde yeterince küresel ekonomiye eklemlenmekte zorluk çekmeleri, küresel enerji pazarında talep güvenliğini de olumsuz etkiyebilmektedir. Kuzey Kore ve Orta meselelerinde ortaya çıkan fay kaymaları, küresel çapta savunma sektörünü hareketlendirerek, devletlerin savunma harcamalarını yükseltmeleri beklenebilir.

ABD Başkanı Trump’un, BM Güvenlik Konseyi kararlarını ve uluslararası hukuk kurallarını ağır şekilde ihlal ederek, Kudüs’ü İsrail’in başkent olarak ilanı ciddi tepkilere yol açmıştır. Nitekim, Türkiye’nin İslam Teşkilatı İşbirliği Örgütü’nün olağanüstü toplayarak, konuyu BM Güvenlik Konseyi ve Güvenlik Kurulu’na taşıması, Washington’un ‘Güçlü Yalnızlık’ sendromuna kapıları aralamıştır. BM Güvenlik Konseyi’nde (14-1), Güvenlik Kurulunda (128-9) yalnız kalan ABD’nin erozyona uğrayan prestijini dünya gündemine getirmiştir. ABD’nin üye ülkelerinin egemenlik haklarını hiçe sayarak BM ekonomik yardımlarını kesilmesi yolundaki tehdidi, geleneksel diplomasi kuralları dışına çıkılması ters tepkilere yol açmış ve oylamayı kaybetmesini körüklemiştir. Türkiye, ileriye yönelik tedbirler paketi olarak, Filistin devletini ve Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıyan ülke sayısını artırmak, Harem- i Şerif’in statüsünün korunması çabalarını yoğunlaştırmak, Kudüs ve Kudüslülerin ekonomik açıdan güçlenmesi ve desteklenmesini sağlamak için somut adımlar atmayı hesaplamaktadır. Ankara yeni barış planı konusunda istişarelerini de sürdürmektedir. Bu çerçevede, BM, AB, Arap Ligi ve ABD ile yeni bazı planların gündeme gelmesi beklenebilir. Ancak, Filistin davası, Türkiye için bundan böyle bir liderlik ve sorumluluk öngörüsü olacaktır. İstanbul duruşu, 1.5 milyarlık İslam dünyasının, Türkiye liderliğinde ortay çıkan haklı manifestosunun; tarihin önemli bir köşe taşını teşkil edeceğini söylemek mümkündür.

Bu kısa genel değerlendirme perspektifinden hareketle, Türkiye, siyasal anlamda yaşadığı 15 Temmuz başarısız darbe girişimindeki travmanın olumsuz etkilerini kararlı bir şekilde aşarak, halkın iradesinin demokrasiye güçlü desteği ile ekonomik alanda kısa sürede kararlı bir toparlanma ile bertaraf ederek, normalleşme trendini yakalamıştır. Nitekim, ABD-Türkiye ittifakındaki ağır gerilim frekansı değişmekle birlikte son olarak PYD’ye silah yardımındaki artış, vize krizi ve nihayet Kudüs’ün tek taraflı olarak başkent ilanı ile farklı parametrede makasın kapanmadığını ortaya koymaktadır.

Ankara, 20 Ocak 2017’de ABD Başkanı olarak göreve başlayan Donald Trump’ın 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından gerilen Türkiye-ABD ilişkilerindeki sorunların çözümü için adımlar atmasını; Gülen’in iadesi ve PYD’ye silah yardımlarının askıya alınasını talep etmiştir. Trump’ın Netanyahu tarafında yer alarak, Suudi Arabistan üzerinden İran’a karşı bir cepheleşme hareketi içindeki tutum değişikliğinin bölgeyi olumsuz etkilemesi beklenmektedir. Yeni ABD Güvenlik stratejisinde, Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin muhasım devletler olarak sınıflandırılması, bu tespitimizi doğrulamaktadır. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Tillerson tarafından Türkiye’ye yönelik yapılan “İran ve Rusya’ya yaklaşmayın” uyarısı, ABD’nin Türkiye’den vazgeçmediğini gösteriyor. Bununla birlikte Türkiye’ye yapılan ekonomik baskının sürdüğünü ve doların yükselen kur değerlerinin yükselmesine bağlı olarak, milli ekonomimizin ciddi zarar aldığını görüyoruz. Ayrıca Reza Zarrab davasıyla da Türkiye hukuki açıdan yıpratılmaya çalışılmaktadır. Bütün bunlardan şunu görüyoruz ki; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en zor günlerini geçiriyor. Bu tartışma geçse de, Türkiye ve NATO müttefikleri arasında giderek artan sürtüşme, özellikle de ABD’nin uluslararası liderlikten çekilmesi ve Rusya’nın Avrasya tutkuları bağlamında tehlikeli. ABD ise Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasından duyduğu rahatsızlığı gizlememiştir. Ancak, ABD sürpriz bir şekilde, Türkiye’ye koyduğu vize yasağını iptal ettiğini resmi olarak açıklamıştır. Bu gelişme, 2018’de iki ülke arasındaki gelişmelerin normalleşme sürecine girmesi yolunda müspet bir mesaj olarak kabul edilebilir.

Türkiye son yıllarda Batı’da demirlediği yerlerinden sürüklendiği iddiaları ön plana çıkarılmaktadır. 16 Nisan’daki anayasa değişikliği referandumu öncesi Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle gerilim artarken, mevcut ilişkiler, çok yıpranmış bir duruma evrilmiştir. Başbakan Yıldırım’ın Londra ziyaretleri, İngiltere ile yeni ekonomik ve siyasal denklemin dengelenmesi hedeflenmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ukrayna, Sırbistan, Polonya ve Yunanistan ziyaretleri, bu bağlamda önemli mesajlar içermektedir. Kanaatimizce, Türkiye-Batı ilişkileri öneminden birşey kaybetmiş değil. Sonuçta Türkiye’nin kaderi hep Batı ile yakın ilişkilere bağlı olmuştur. Avrupa Birliği Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı. Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan Almanya, Hollanda ve diğer AB üyeleri ile yeni bir beyaz sayfa açılabileceği mesajını vermiştir. Berlin’den gelen mesajlar, kanaatimizce AB ile ilişkilerin 2018’de yeniden normalleşerek daha iyimser bir işbirliği modeli dahilinde ilerleyeceğini desteklemektedir.

Buna karşılık Türkiye, Rusya ile ilişkilerini geliştirdi ve Orta Doğu’da yeni adımlar atmıştır. Türkiye ve Rusya arasındaki işbirliği çok hassas bir zeminde ilerleyen, ancak tarafların farklı ortak çıkarlarında birbirlerinin ayaklarına basmaya özen gösterdikleri ‘rekabete dayalı zorunlu’ bir ortaklık olarak da tanımlanabilir. İki ülke İran›la birlikte, Kazakistan›ın Astana kentinde Suriye hükümeti ve muhalifleri bir araya getirerek çözüm arama çabalarını, Soçi süreci ile bir üst çıtaya taşımıştır. Türkiye son olarak 4 batarya S-400 hava savunma füzesi sistemi satın aldığını ve karşılığında toplam 2,5 milyar dolar ödeyeceğini deklere etmiştir. Yeni küresel merkezlerin hiçbiri henüz veya görünen yakın gelecekte Batıyı ikame etmesi veya Türk siyasal ve ekonomik stratejisindeki temel önceliklerin yerini değiştirmekte yetersizdir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)