Şeref Oğuz

Farklı müzikler, iletişim teknolojileri sayesinde yeni oluşumlara gebe… İnsan kulağı, hiç bu kadar tehdit altında kalmadı. Yeni müzik türleri, kendi küllerinden var olacak. Evrensel müziğe katacak çok şeyimiz var, yeter ki kulak sömürgesi olmayalım ve kendi ‘avazemizi Davut gibi bu cihana’ saçabilelim.

İletişim ağları ve ucundaki marifetli bilgisayarlar, herkesin evini bir stüdyoya çevirmiş bulunuyor. Daha düne kadar bir servet gerektiren müzik eseri oluşturma, dijital virtüözleriyle birlikte, herkesin emrine girdi. CD ve sonrasındaki MP3’ler, MD Player’lar ve benzerleri.

Televizyon denen ‘tek yönlü toplumsallaştırma’ aracı sayesinde kendi öz müziğini, melodisini ya da armonisini kaybeden kulaklar, baskın kültürlerin ‘bünyeleştirilmiş kulağı’ haline geldiler.

Herkes, aynı setup’lar içinde, aynı tonalitede ve ritimdeki melodilerle adeta bombardıman altına alındı. Müzik piyasası devlerin eline geçince, kötü kâhinler devreye girdi ve geleceği(!) tahmin ediverdi:

“Yerel müzikler yok oluyor, hepimiz Batı’nın kulu kulağı ve ses kölesi olduk.” Bu, belki kısa dönem için ‘çıkıyormuş gibi’ görünen kehanet olabilirdi. Ancak bu kehanetin ihmal ettiği, ‘yerel müziğin başkaldırısı’ oldu.

Bu tehdit, teknolojiden gelmişti. Tuhaftır, başkaldırıyı tetikleyen de yine teknoloji oldu.

Bugün Sting, Afrika ve Doğu seslerini kullanıyor. ABD müzik endüstrisi, MTV gibi ‘küresel yerli’ kanallarla, dünya seslerini topluyor, işliyor ve yine sesi aldığı yere satıyor. Bir bakıma her müzik kültürü, kendi hazinesinin dilencisi durumuna geliyor, darı ambarı üzerinde açlıktan ölen tavuklar misali, ancak ve ancak ‘devlerin ve medyanın onayladığı’ tarzda var olabiliyor.

Batı müziği, bundan 400 yıl önce değiştirilmiş doğasıyla, çoksesliliğin o inanılmaz armonisine imkân verecek, tampere gamını, olası tüm varyasyonlarıyla kullandı ve tüketti.

Bunların üzerine yeşermiş diğer türler, cazdan başlayıp, rock’n roll, metal ve diğer onlarcası, radyolarda, TV kanallarında, sitelerde, kısacası her yerde tüketime sunuluverdiler. Bunları çeşitli mecralarda yaymak, dağıtmak, satmak, başlı başına bir iş haline geliverdi. Dinleyiciyi ‘müşteri’, sanatçıyı ‘tedarikçi’, müziği de ‘ürün’ olarak betimleyen bu yaklaşım öylesine başarılı oldu ki, müziğin kendisi ve yapılan her ne ise o ‘şey’ sorgulanamaz hale geldi.

Şimdi “Yerel müzikler yok oluyor mu” sorusundan yola çıkarak, olan biteni, daha doğrusu olacak bitecekleri irdeleyelim.

Öncelikle küreselleşmenin, kültürleri yaklaştıran etkisiyle, baskın ve yükselen değerlerin kulak sömürgeleri yaratması doğaldı. Nitekim öyle de oldu. Kaldı ki bu, daha önce de çoğu kez insanlığın başına (pardon kulağına) gelmişti.

Kendi tarihimizden örnek verelim. 19 yüzyılın başında, geleneksel Türk musikisi, özellikle şarkı formuyla ve yerel icracıların artmasıyla kendi çapında bir ‘iş’ haline gelince, Yunan müziğinden faydalanma yolunu keşfetti. Özellikle icra tarzı itibarıyla, ‘callopsido’ denen, az mezürde çok melodi, kendi şarkılarımızda da görüldü.

Genelde meyhanelerde (o zamanki en önemli sosyalleşme alanı ve müzikhollerdi) icra edilen bu müziğe, orijinalinden ayrılsın diye, ‘kaba saz’ denilir oldu. Bugün ‘fasıl’ olarak sunulan ve ‘ince saz’ diye bilinen ‘makam albümleri’ oluşturuldu.

Bu dönemde, “Kendi öz müziğimiz elden gidiyor” diyenler yanılmıştı. Çünkü farklı türlerden alınan etki, bir süre sonra içselleştirildi. Ancak yeterince iyi olanlar, bir sonraki kuşağa geçmeyi başardı.

Tempare gamın, kilise orgu sayesinde ve Bach’ın bitmez tükenmez harika varyantlarıyla, kulaklarda yeni bir bünye yaratması da, tüm Avrupa’daki kulakları akort etti. Ama bu, country tarzının ve doğal gamın ortadan kalkmasını sağlayamadı.

Teknolojinin yarattığı küreselleşme yüzünden tehdit altında olan yerel müzikler, tanımını Batı’nın koyduğu ‘evrensel müzik’ karşısında gerçekten zorlandılar. Ancak evrensel müzik denen zayıf tanım, bugün farklı kültürleri yok etmek yerine, onlardan yararlanma yolunu keşfedince, düne kadar tehdit olan teknoloji, bu defa uçan halı haline geliverdi.

Ünlü Macar müzikolog ve kompozitör Bela Bartok Ergenekon’dan iki telli ve perdesiz Dombra olarak yola çıkan sazın, tarih içinde, kültür alanlarından geçerek Anadolu’da perdeli ve 3 telli bağlama öyküsünü anlatırken, müziğin coğrafya ilişkisine de harika vurgular yapar.

Müziği, Batı’nın metaforlarıyla tanımlamaya kalktığınızda, iki ‘do’ arasında, yedi ana ve beş ara sesten oluşan 12 istasyonlu alana sıkışıp kalıyorsunuz. Kendi müziğinizin farkını ortaya koymak için ne yazık ki yine bu size dayatılan sistemi kullanıyorsunuz.

Türk müziğine çok değerli katkıları olan Ermeni deha Hamparsum Efendi, kendi adını taşıyan nota yazısıyla, “Bu birbirine taban tabana zıt sistemi acaba uzlaştırabilir miyim?” fikrinden yola çıkmış ve pek çok melodimizin, hiç değilse temel temalarıyla günümüze gelmesini sağlamıştı.

Nota, sesleri geleceğe taşımak için yegâne yol olmaktan çıkınca, yerel avazlar, yöresel melodiler, gelecek nesillerin kulaklarına varabilmek için bir imkân buldular.

Bu imkânı da yaratan, yine teknoloji oldu. Pek çok insan, bir masaüstü bilgisayar yardımıyla, kendi stüdyosunda, kendi melodisini üretir hale geldi.

Ancak dikkatimi çeken bir olgudan bahsedeceğim. Çeyrek asırdır jüri üyesi olduğum Halıcı Bilgisayarla Beste Yarışması’nda şimdiye kadar 10 bine yakın yapıt dinledik. Jüri üyeleri arasında olduğumdan, sadece finale kalanları değil, yarışmaya gönderilenleri de değerlendirme imkânım oldu.

Dikkatimi çeken, diğer alanlardakinden farksız, çok yoğun bir ‘öykünme’ yaklaşımıdır. Kendi müziğine yaşama alanı açma gayretiyle yapılan bu çalışmaların çoğunda, bir kulak sömürgeciliği hâkim oldu. Oysa modal veya tonal olsun, hangi tür müziğe yakın olursa olsun, insanın kendini müzik aracılığıyla ifade edebilmesi pekâlâ mümkün. Yeter ki kendi değer setin içinde kal ve kulağında bünye yapmış kendi seslerinin dinamiklerini incele. Bunu yaparken de Batı’nın kalıplarından sadece ilham al, asla taklit etme.

Müziğin teknolojiyle ilginç bir yakındalığı vardır. Pisagor’un bir telin boyunu yarıya indirdiğinde, çıkardığı sesin bir üst oktava tırmanması prensibini koymasının ardından, müzik bir bakıma matematiğin yüzde 100 kapsadığı bir alan haline geliverdi.

Matematiğin de bilgisayar ile olan ilişkisi ortada. Hal böyle iken, hâlâ kendimize özgü bir müzik yazılımı, kendi kulağımıza uygun bir armoni çalışması, kendi sazlarımıza has metotlar ve kendi kültürümüze yatkın yaklaşımlar ortada yok.

Konservatuarlarda son derece iyi yetişmiş ve olanın bitenin artık farkında, yüzlerce genç var. Bunların enstrüman yapımından icraya dek yığınca parlak fikirleri bulunuyor. Bu gibi insanların cesaretini budamak yerine, bunları cesaretlendirmek şart.

Bu cesaret ise bilgisayarın ve iletişim ağlarının temsil ettiği yeni dünyada, ‘olmazsa olmaz’ bir öncelik taşıyor.

Neticede 6 bin enstrüman arasında kendi sazlarına yer açmak, 6 bin farklı müzik arasında Türk müziğini pozisyonlamak, sanıldığı gibi kolay değil. Ama şu da bir gerçek: Bunu biz yapmaz isek, bunu bizim için hiç kimse yapmayacaktır.

Zihni tembelliğe teknoloji ne yapsın? Günün birinde Sting’in biri gelir, senin ‘hisarbuselik’ini alır, 29 dolar artı KDV’li bir CD ile sana dinletir, sen de hayran hayran bakadurursun. Kulak sömürgesi olmak; artık, bir fiskelik tıklama yakınlığında. Haberimiz olsun.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)