BERİL DEDEOĞLU

Bakıldığı ve durulduğu yere göre, bazen ‘Filistin Sorunu’, bazen ‘Filistin-İsrail Sorunu’ olarak başlıklandırılan sorun, bugün Ortadoğu’da var olan tüm sorunların adeta prototipi gibidir ve çözülmediği takdirde Ortadoğu’daki hiçbir sorunun çözülemeyeceği gerçeğini yansıtan bir anlaşmazlık biçimidir.

Filistin’de tek bir sorundan değil, birbirine bağlı sorunlar yumağından söz etmek mümkündür. İsrail’in işgal ettiği yerlerden çıkarak 1967 sınırlarına çekilmesi, Gazze ablukasını kaldırması, Filistin toprakları üzerindeki hava, kara ve deniz denetimlerini sonlandırması, tarım arazileri ve su kaynakları üzerindeki egemenliğini paylaşması, Filistinlilerin geri dönmesi gibi uzayıp giden bir liste söz konusudur. Bu sorunlar listesi içindeki en önemli başlıklardan biriyse Kudüs’ün statüsüdür.

Kudüs’ün belirsiz statüsü

Kudüs’ün statüsü, bu kutsal şehrin aidiyeti anlamına gelmektedir. Bugüne dek sorunların çözümüne yönelik yapılmış tüm görüşmelerde, Kudüs en son ele alınacak konu olarak gösterilmiştir. Zira kentin tüm semavi dinler için olan önemi, şehrin tek bir yere ait olması önündeki en büyük engeldir. Ayrıca kimde olursa onun diğeri önünde baskın pozisyonda olacağı gerçeği de dikkate alınmıştır.

Tam da bu nedenle, ne zaman bir barış planı gündeme gelse, süreçleri sabote eden tüm provokatif eylemler Kudüs’te gerçekleşmiştir. 1987’deki 1. İntifada, İsrail’in Gazze’de kasten öldürdüğü Filistinliler nedeniyle başlayan eylemlerin Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e yayılması ile ifade bulmuştur. 2000 yılındaki 2. İntifada ise doğrudan İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı basmasıyla Kudüs’te başlamıştır. Aralık 2017’de ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararıyla da 3. İntifada başlamıştır.

Söz konusu süreçler, Kudüs’ün direniş ya da çatışma başlatma kapasitesi bakımından birer gösterge durumundadır ve tam da bu nedenle statüsü yaşamsal önemdedir.

Günümüze kadar yapılan tüm müzakerelerde ve alınan uluslararası kararlarda, Kudüs’ün statüsü, 1947 Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına yapılan atıfla değerlendirilmiştir. 1947 BM kararına göre bölge, Filistin ve İsrail arasında bölüştürülmüş, Kudüs ise ‘hiçbir yere ait olmayan’ şeklindeki bir statüyle tarif edilmiştir.

BM’nin tavsiye kararında ise şehrin iki devletin de başkenti olması, diğer bir ifadeyle Doğu ve Batı Kudüs olarak taraflara bölünmesi öngörülmüştür. Ancak 1948’de İsrail’in devlet olarak kurulup tanınması ama Filistin Devleti’nin kurulamaması sonrasında BM tavsiyesi yaşama geçememiş ve 1949 Ateşkes Anlaşması ile Doğu Kudüs’ün kontrolü Ürdün’e, Batı Kudüs’ünki de İsrail’e geçmiştir.

İsrail’in kent bölgesinde genişleme faaliyetleri artınca, Ürdün 1950’de Doğu Kudüs’e müdahale etmiş ve böylece şehrin uluslararası bir statü kazanması önerisi fiilen imkânsız hale gelmiştir.

1980’e kadar şehrin Filistinliler ile İsrailliler arasında bölüşülebileceği tezleri ele alınabilirken; o yıl İsrail, Kudüs’ün bütününü başkent olarak ilan etmiştir.

Uluslararası hukukun açık ihlaline karşılık gelen bu durum, esasen yine uluslararası hukukun ihlali anlamına gelen İsrail’in işgal ya da yerleşimciler yoluyla genişlemesi ile doğrudan bağlantılıdır.

Bununla birlikte, uygulamalarına karşı herhangi bir yaptırım söz konusu olmadığından, İsrail’in bu tür faaliyetlerinden vazgeçmesini gerektirecek zorlayıcı bir ortam olmamış ve Kudüs tüm görüşmelerde son madde şeklindeki konumunu muhafaza etmiştir.

Statüyü belirlemeye doğru

Gelinen aşama ise artık İsrail’in geleneksel politikalarını sürdürmesi açısından çok elverişli bir ortam sunmamaktadır. Bunun ilk nedeni, günümüz İsrail’ini Trump ABD’sinin destekliyor olmasıdır. Trump’ın sadece Ortadoğu halkları değil, Avrupa ve pek çok yerdeki halklar nezdindeki yeri, çatışmacı ABD algısıyla değerlendirilmektedir.

Ortadoğu’daki sorunları büyütecek olan bu tutumun aynı zamanda haklarını kazanamamış toplumları, özellikle de Filistinlileri radikalleşmeye iteceği, barış masalarının yıkılmasına yol açacağı düşünülmektedir. Ayrıca, Kudüs’ün İsrail’e ait olduğu savından hareket etmenin sadece Müslüman dünyayı değil, Hıristiyan dünyayı da son derece rahatsız ettiği hatırlatılmalıdır. Bu durum, İsrail’in küresel hareket imkânlarını sınırlayabilecek bir ortam yaratırken, aynı zamanda politikalarının meşruiyetinin de daha fazla oyuncu tarafından sorgulanmasına yol açmaktadır.

İsrail açısından bir diğer olumsuz koşul ise yeniden kendisini küçük bir bölgeye hapsetmiş olmasıdır. Filistinlilerle birlikte çok sayıda başka ülkeyi de karşısına alarak, aslında Filistinlileri çevrelerken kendisini çevrelemiş olmaktadır.

Söz konusu olumsuz koşullar, Kudüs’ün statüsünü yeniden ele almayı daha kolay hale getirmektedir. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararına BM’de verilen tepkinin de bu yolu zorladığına kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda Kudüs için iki seçenek söz konusu olabilecek gibidir. Bunlardan ilki, Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın da desteğinin alınmasını gerektirecek olan Kudüs’ün uluslararası statüsünü düzenleyecek bir metnin BM’de kabul edilmesidir. Bu yönde bir gelişme olursa uluslararası statü öncelikle dini merkezleri kapsayacak, şehrin diğer alanları ise muhtemelen İsrail ile Filistin arasında paylaştırılacaktır.

İkinci olasılık ise Doğu ve Batı Kudüs şeklindeki bir paylaşım olabilir; ki her bir devletin de başkentleri buralar olarak kabul edilebilir.

Bu olasılığın da ABD ve onun yanında yer alan devletler dışındakiler tarafından kabul edilmesi mümkün görünmektedir. Bununla birlikte, her iki olasılığın da en sorunlu kısmı, İsrail’in Doğu Kudüs’teki işgaline nasıl son vereceği ve nasıl geri çekileceğiyle ilgilidir. Bu konuda fiili bir yaptırım uygulanmadığı takdirde, İsrail’in gönüllü bir irade göstermeyeceği açıktır.

Söz konusu fiili baskının yakın bir gelecekte hayata geçme olasılığı bulunmasa dahi, konunun uluslararası kamuoyunda diri tutulması, en azından Kudüs’ün hukuki statüsüne açıklık getirilmesini sağlayabilir. Zira Trump nedeniyle artık Kudüs sorun listesinin başına yerleşmiştir. BM çerçevesinde alınacak kararların İsrail’e geri adım attırmaktan çok, Filistin’e ileri adım attırma türünden bir sonucu olabilir ve eğer statü açıklık kazanabilirse, bunun fiilen Filistin lehine de sonuç vermesini sağlayacak politikaların başka devletlerce de desteklenmesi gerekir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)