METİN KÜLÜNK

ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi sorunsalını slogan üretmekten uzak, aklıselimle analiz etmek zorundayız. Sloganlar üzerine tesis edilen hayat gündeliktir. Çağın sorunlarına, İslam’ın ve Müslümanların yükselişine ilaç olacak süreklilik arz eden bir halin oluşturmasının fert fert yolu kendimizi sorgulamaktan geçmektedir.

“Müslümanlar nerede hata yaptılar?” sorusunu kendimize sormak zorundayız. İslam toplumu 1600’lü yıllardan başlamak üzere Batı ilerlemeciliği karşısında sürekli bir geri çekilme ve savunma pozisyonundadır.Müslümanlar dini, sosyolojik, ekonomik ve kültürel tüm alanlarda çağın ihtiyaçlarına cevap verecek tezleri ortaya koymaktan uzaktırlar. Sadece bu tezleri ortaya koymaktan uzak değiliz, aynı zamanda Batılı paradigmalara cevap üretme gibi boş uğraşlar içerisinde de debelenip duruyoruz.

Batı bizim medeniyetimizi, bilimsel gelişmemizi değil, biz onların medeniyetini, bilimsel gelişmesini konuşuyoruz. Batı sürekli ilerliyor, biz ise halen yerimizde sayıyoruz. Bir taraf ilerlerken, diğer taraf yerinde sayıyorsa bu durum arada kapatılamaz bir mesafenin oluşmasını sağlar. İslam dünyası ile Batı arasındaki güç dengesinde son yıllarda her ne kadar ivme kaybetmiş olsa da dengesizlik halen Batı lehine devam etmektedir. İslam toplumları bu güç dengesinde kendi lehlerine pozitif bir sinerji sağlayacak çözüm yollarını üretmedikleri sürece ne Kudüs’e ne de diğer İslam beldelerine sahip çıkmaktan, yaralara merhem olmaktan uzak kalacaklardır.

Kudüs meselesi bir sürecin sebebi değil, aslında Müslümanların 400 yıldır devam eden geri çekilişlerinin bir sonucudur. Lakin ümitvar olunuz. Allah günleri aramızda döndürmektedir. Tüm dünyada Batı yayılmacılığı karşısında en fazla konuşulan, çözüm ortaya koyabilecek din olarak İslam, topluluk olarak ise Müslümanlar gösterilmektedir. İslam ve Müslümanlar halen dünya halklarının, ezilmişlerin, kaybetmişlerin, yoksulların, mustazafların en büyük umududur. Peki, tüm mazlumlar Müslümanlar’ı adil bir dünyanın tesisi için umut görürken biz neredeyiz? Öncelikle İslam dünyası üretilen din ile iletilen din arasındaki dengeyi yitirmiş durumdadır.

Ümmet zindeliğini tazelemekten uzaktır. Sahih din anlayışını Kur’an ve sünnet merkezli olarak kitleleri etkileyecek şekilde günün/zamanın fıkhını üretecek şekilde akletmekten uzağız. Çağımız bilim çağıdır ama Müslümanlar bilim üretmekten uzaktır. Müslümanlar sadece tüketmektedirler. Müslümanların son 400 yıldır geri çekilmelerinin, yeniden ayağa kalkıp üstün bir pozisyona geçememelerinin üç temel sebebi bulunmaktadır:

  • İslami potansiyeli, imkânları ve tarihi zaafları ile birlikte tanımak, kuşatmak ve sömürgeleştirmek isteyen batılılar
  • Statükoyu korumayı ve kollamayı yeni bir düzen üretmeye tercih eden istibdatçı muharref gelenek ve o geleneği çıkarları için kullanan zümreler
  • Geleneksel olana karşı zihinsel tahkik imkânlarını arama yerine yine Batı’nın siyasi ve sosyal alt yapısında çözüm arayıp, orada yer edinerek geri kalmışlığa çözüm bulanacağına inananlar

Gerek Batı merkezli bakış açısının, gerekse geleneği tüm halleriyle korumak ve tarihi olanı sorgulanamaz kabul eden perspektifin oluşturduğu kimlik erozyonu İslam toplumunu kozmopolit /eklektik bir kimliğe savurmuştur. İslam’ın çağları aşan mesajının üstünü örten, sahih din anlayışını öteleyip tarihi ve modern olanı öncelleyen söylemlere karşı Milli Şairimiz Mehmet Akif’in ortaya koyduğu duruşa sahip olmak birincil sorumluluğumuzdur:

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı. İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin. Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için”

Tarihi olanı; vahyi ölçü yerine geçiren, özünden koparak Batılı değerleri ölçü kabul eden Müslümanlar’ın sorunlarına çözüm üretmesi, dünyaya yeni bir nizam sunmaları mümkün değildir. İslam dünyasının yeniden özüne dönerek, ilhamını Kur’an’dan alarak İslam’ı asrın idrakine söyletmek zorunluluğu bulunmaktadır. Bundan başka çıkar yol da görünmemektedir. Oraya buraya eklemlenerek, ötekinden medet umarak, sürekli tüketici konumunda kalarak bilimde ileri gitmek, dünyada söz sahibi olmak, güç depolamak ve bu gücün oluşturduğu imkânlarla dünya nizamında söz sahibi olmak mümkün değildir. Uluslararası saygın indeksler tarafından taranan akademik dergilerde yayınlanan makalelerin niteliksel ve niceliksel özelliklerine baktığımızda İslam dünyasının, orantısız bir şekilde, sayıca çok az bilimsel üretim gerçekleştirdiğini ve diğerlerine nazaran yapılan bu üretimin de kalite olarak çok düşük kaldığını görüyoruz Bugün İslam dünyası ihtiyacı olan bilimsel enformasyonun yüzde beşinden daha azını kendisi üretebilir durumdadır. Geri kalan yüzde 95 noktasında sadece alıcı/tüketici konumundadır. Bunun temel nedenlerine baktığımızda karşımıza şunlar çıkmaktadır:

  • Araştırmaya ve geliştirmeye yeterli kaynakların aktarılmaması
  • Eğitim imkânlarının geliştirilememesi
  • Eğitim imkânlarının oluşturulmasında tecrübelerimizin ve toplumsal şartlarımızın hiçe sayılması
  • Eğitime ayrılacak bütçenin sürekli silahlanmaya ve bu silahların ise din kardeşine karşı kendini koruma amaçlı ediniliyor olması
  • Ülke nüfusuna orantılı olarak ortaya konan bilimsel araştırma proje sayısı ve niteliği arasındaki orantısızlığın kabullenilmiş bir kader haline dönüşmesi

İslam dünyası geçmişte bilim üretiminde altın çağlar yaşamıştır. Bundan yaklaşık bin iki yüz yıl önce Kahire, Kordoba, Şam ve Bağdat gibi merkezler dünyaya bilim üreten önemli mekânlar iken bugün yakılmış, yıkılmış, sömürgeleştirilmiş haldedirler.

Peki, ne değişti de bu hale geldik?

İslam dünyasının bilimsel ve kültürel alanda ilerleyip ortaya bir medeniyet çıkarttıkları dönemleri incelediğimizde Kur’an ve sahih sünnet ile sıkı sıkıya bağlı bir toplumsal yapının ortaya çıktığı dönemler olduğunu görmekteyiz. Bugün ise Müslümanlar Kur’an ve sahih sünnet eksenli bir dini yaşantıdan tamamen uzaklaşmış durumdadırlar. Yıllar önce gazeteciler, Şimon Perez’e “Kur’an-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor” diye hatırlattıklarında, Perez şu cevabı vermiştir: “Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, düşünürüz.”

Bugün Kudüs’ün de diğer tüm İslam beldelerinin de üzerinde yaşanan işgalin/sömürünün ana temeli bu işgal/sömürü şartlarını ortadan kaldıracak Müslümanlar’ın olmayışıdır. Bundan yaklaşık bin yıl evvel İslam dünyası yine bir kaos ve kargaşa dönemi yaşamıştı. Hıristiyan dünyası ortak çıkarları için birleşirken, İslam dünyası iç çatışmalarla sarsılıyordu.

Tıpkı bugün olduğu gibi İran’dan Mısır’a kadar olan coğrafyada kale devletleri oluşmuş, herkes kendi mevzisini koruma derdine düşmüştü.  Müslüman yöneticilerin bir kısmı kendi aralarında sürekli anlaşmazlıklar yaşarken, bir kısmı da bölgedeki Hıristiyan kontluklar ile anlaşmalar yaparak kendi ikballeri için Müslümanlar’a ihanet içerisinde olmaktan çekinmiyorlardı.

Öyle ki 1098 yılının hemen başında Mısır Fatimi Devleti, Kudüs’ü Selçuklular’dan aldığı gibi Hristiyanlar ile de Selçuklu Devleti’ne karşı ittifak etmişti. Sünni ve Şii olmak üzere İslam dünyası iki kutba ayrılmıştı. Bu durumu fırsata çeviren Hıristiyanlar yeni bir haçlı seferi ile Kudüs’ü kuşatmışlar ve 15 Temmuz 1099’da şehri alarak 70 bin kişilik Müslüman ahaliyi kadın, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirmişlerdi. Kudüs’ün işgali ümmetin birlik ve dirliğinin kalmadığı, asıl düşmanlarına karşı değil de kendi aralarında çatışmayı seçtikleri bir dönemde gerçekleşmişti. Bugün aynı tabloyu yaşıyoruz. Tabloyu görmek için çok uzak bir zaman dilimine gitmeye gerek yok. Son bir yıl içinde yaşananlara, hatta son bir ay içerisinde yaşananlara bakın. Suud’da yaşanan iç hesaplaşmaya bakın. Lübnan’a karşı yürütülen operasyona bakın. Türkiye’ye karşı ABD merkezli yürütülen operasyona bakın. Katar’a karşı uygulanan ambargoya ve işbirlikçilerine bakın. Mısır’da iktidardan Mursi’nin uzaklaştırılmasına bakın. Suriye’de yaşananlara bakın. Yemen’de yaşananlara bakın. Tüm bunların merkezinde boynu bükük duran Kudüs’e bakın. Dönemin ABD Başkanı Bush’un, 11 Eylül sonrasında yaptığı Haçlı Seferleri açıklamasını hatırlayın ve şu soruyu sorun kendinize: Dünya tarihinde gerçekleşen tüm Haçlı Seferleri’nin hedefi neresi olmuştur?

Tüm Haçlı Seferleri Kudüs’ün egemenliğini ele getirmek üzere yapılmıştır. 1095’de toplanan Clermont Konsilin’de Papa, tüm Hristiyanları, Kudüs’ü ve Doğu topraklarını ele geçirmek için yapılacak Kutsal savaşa (Haçlı Ruhu) davet etmiştir.

Farklı ülkeler bu ordulara asker katmışlardır. Batılıların gözü öyle dönmüştür ki 1212 yılında 37 bin çocuktan oluşan yeni bir Haçlı Ordusu kurmuşlardır ve Kudüs üzerine göndermişlerdir. Bu tarihe Çocuk Haçlı Seferi olarak geçmiştir. Bugün ise 11 Eylül sonrasında Bush’un sağ elinin işaret parmağını birleştirerek startını verdiği Haçlı Seferleri’nin merkezinde Evanjelistler ve Siyonistler bulunmaktadır. Evanjelistler ve Siyonistler’in hedefi birdir. İkisi de sözde Tanrı İmparatorluğunu kurmaktan söz etmektedirler. Bu imparatorluğun merkezi ise Kudüs’tür.

Evanjelistler, Kudüs ve Ortadoğu merkezli olarak çıkacak küresel bir savaş ile sözde Tanrı’nın yeryüzüne geri döneceğine ve bin yıllık Tanrı Krallığı’nın başlayacağına inanmaktadırlar.

“Hıristiyan Siyonistler”, İncil’de geçen kehanetleri gerçekleştirmek uğruna, en büyük son Haçlı savaşı olarak adlandırılan Armagedon Savaşı yaşanmadan ve Arz-ı Mev’ud’a Yahudiler sahip olmadan İsa Mesih’in yeryüzüne gelmeyeceğine büyük bir iman beslemektedirler. Bu durumun gecikmemesi için ise Tanrı’nın kıyamete zorlanması gerekmektedir. Evanjelizm itikadına göre, Tanrı Krallığı’nın gerçekleşmesi için dünyada fitne, kaos, savaş ve katliamların egemen olduğu

“Karanlık Dönem”in gerçekleşmesi gerekmektedir. Bugün yapılmak istenen tam da budur. Söz de Tanrı kıyamete zorlanmaktadır.

Peki, Müslümanlar ne yapmalıdır?

Selahattin Eyyübi 33 yıl hiç gülmemiştir. ‘Ey Allah’ım! Mübarek Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtarıp, şu güzel minberi de Mescid-i Aksâ’daki yerine koymadan, gülmek bana haram olsun!’ demiştir. O zamanda Haçlılarla işbirliği yapan, kendi koltuklarının sıcaklıklarını haçlıların ateşinde arayan köle ruhlu krallar, sultanlar vardı. Bugün de varlar. Ama Selahattin Eyyubi yılmadan çalıştı çabalı. Yeniden İslam kültürünü, medeniyetini ayağa kaldırdı. Müslümanlar’ın birliğini sağladı. Sürekli cihat parolasıyla hareket etti. Türkmen Bey’i olan Nurettin Zengi ömrünü Kudüs’ün yeniden fethi için, Müslümanlar’ın birliğini sağlamak için harcadı. Kudüs’ün fethini çok arzuladı ama Allah O’na değil, elinden tutuğu, komutanlık verdiği Kürt Selahattin Eyyubi’ye İslam Birliği’ni sağlama ve Kudüs’ü fethetme gücünü nasip eyledi. Tıpkı Peygamber’in Kostantinapolis’in fethine yönelik düşü gibi. Kostantinapolis onlarca kez kuşatıldı ama fetih Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu. Çünkü Fatih Kastantinapolis’i İstanbul kılacak medeniyeti, kültürel birikimi, aklı ve silah gücünü kurmayı başardı.

Allah’ın yardımı bakidir. Lakin Müslümanlar’ın Allah’ın yardımını hak edecek şartları oluşturması gerekmektedir. Müslümanlar Kur’an ve sahih sünnet ile yeniden sarsılmaz bir ilişki içerisine girmeden, yitik ümmeti yeniden ortaya çıkarmadan içlerinden yeni bir Selahattin çıkartamazlar. Bugün dünya ne kadar büyük bir karanlığı yaşıyorsa o kadar da aydınlığa yaklaşmaktadır. Ümitvar olunuz. Liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın ümmetin birliği ve dirliği için attığı adımlar bir gün meyvesini verecektir. Ya Recep Tayyip Erdoğan Selahattin olacaktır, ya da Ondan sonra gelecek lider O’nun açtığı yolu takip ederek ümmetin birliğini sağlayıp Kudüs’ü ve tüm İslam ümmetini yeniden ayağa kaldıracak şartları tesis edecektir. Allah’ın vaadi her daim diridir. Yeter ki bizler, Müslümanlar olarak kendimizi yeniden diriltebilelim.  Gençlerimizi bilime, sanata, ilme yönlendiriniz. Kendinizden ailenizden başlayarak cihad şuurunu kuşanınız.

Ey iman edenler iman ediniz.

Ey mücahitler mücahidler olunuz.

Herkes kendi evinin önünü süpürdüğü zaman dünya yeniden yaşanılır bir hal alacaktır. Bunu başaracak güç bizim ruhumuzda vardır. Ama şimdilik bu ruhun üzeri üzerinde çok büyük tortularla kaplıdır. Müslümanlar’a düşen sahih İslam ile aralarına koydukları tüm engelleri kaldırmaktır. Kriz gibi sahih olanın üzerine çökmüş olan tortulardan silkelenmek, aklın betonlaştıran tüm sabiteleri kırıp atmaktır. Kur’an ve usvet-ül hasene olan Peygamber’in çağları aşan örnekliği ve misyonu ile yeniden buluşmaktır. Bunu başardığımız gün tıpkı Selahattin Eyyubi’nin 1186’da Şam Konferansı’nı toplayıp yeniden İslam Birliği’ni sağladığı gibi biz de yeniden birliği tesis edip dünyaya nizam vermeye başlayacağız. Bunu başaramadığımız sürece zelil olmaya, yakınmaya, dövünmeye, acınılır halde kalmaya devam edeceğiz.Şunu unutmayın ki Arap’ın Türk’e, Türk’ün Arap ve Aceme, Kürde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır. Bizlere düşen takvayı kuşanıp Kudüs’e doğru siyasi bir coğrafya oluşturmaktır. Kudüs’ü savunmanın merkezi yine Kudüs’tür. Dünya’ya yeniden hâkim olmanın merkezi Kudüs’tür.

Ümmet yeniden kimlik kazanmadan, Müslümanlar’ın yeniden Kur’an kimliğini kuşanmadan Kudüs’ü ve tüm İslam beldelerini özgürlüğüne kavuşturmak, üzerimize akın akın gelen bu saldırıyı, kuşatmayı aşmak mümkün değildir. Kur’an-ı kuşanın ki Kur’an da sizi kuşansın.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)