MEHMED FATİH CAN

“… Bir gün İstanbul Müzeler Müdürü Kemal Altan bana geldi, iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Hayretler içinde kaldım… Kemal Bey’in böyle ağlaması için çok önemli bir sebep olmalıydı. ‘Nedir, ne oldu?’ diye sordum.

‘Yıktılar, bu gece yıktılar! Sülün gibi minareyi bir gecede yerle bir ettiler’ dedi ve kırık bir sesle devam etti: ‘İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan, evvelki gün beni çağırdı. Ayasofyaların; Büyük ve Küçük Ayasofyaların minarelerini yıkacağız dedi. Dün gece sabaha kadar Kadırga civarındaki Küçük Ayasofya Camii’nin, Türk mimarisinin şaheser bir örneği olan minaresi temeline kadar yıkıldı, yok oldu. Bu gece de Büyük Ayasofya’nın minareleri yıkılacak, bir Bizans kilisesi haline getirilecek!’

Kemal Altan’ın yanan kalbine teselli suyu serptim. ‘Otur’ dedim. ‘Büyük Ayasofya’nın minarelerini yıkamazlar. Bir rapor hazırlayalım. Ben söyleyeceğim, sen yaz!’

Merhum Kemal Bey’e dikte ettirdiğim rapor şu idi:

‘Bizans İmparatoru Justinyen’in miladi 537 senesinde ibadete açtığı Ayasofya, Bizans’ın çökme ve çözülme devrinde çok haraptı. Bizans’ta bunu tamir edecek kudrette mimar yoktu. İmparator, Sultan II. Murad’a müracaat ederek bir mimar istemişti. Padişah da Neccar vasfı ile anılan Ali isminde bir mimarı göndermişti. Mimar Ali, çökmek üzere olan mabedin etrafına payandalar ve göğüsleme duvarları yaparak ömrünü uzattı. Rivayete göre Bizans’ın Türkler tarafından alınacağına inandığı için kıble tarafının sağındaki bir payandayı minare temeli ve kaidesi olarak yapmıştı.

Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra bu mabedi esaslı bir surette tamir ettirdi. Daha sonraları ilk tahta minarenin yerine tuğla minareler yapıldı. Hâsılı her Osmanlı padişahı, bu ilk fetih yadigârını ayakta tutmak için tamirat yaptırmıştır…

Şimdi bu ihtiyar mabedin yaşı daha da ilerlemiştir. Minareler, ana kubbenin dayandığı son payandalardır. Eğer minareler yıkılacak olursa, kubbe tamamıyla yere serilecektir. Ve tetikte bekleyen Hristiyanlık âlemi de Türkler Ayasofya’yı yıktılar diye feryadı basacaktır…’

Merhum Kemal Altan, aşağı yukarı bu mealdeki raporu ilgililere verdi ve minarelerin yıkılmasından vazgeçildi.” (İ.Hakkı Konyalı; ‘Ayasofya Minarelerini Nasıl Kurtardım’; Yeni İstiklal Gazetesi, 13 Nisan 1966.)

Bir de böyle bir rapor…

Ayasofya Cami-i Kebiri’nin minareleri kurtulmuştu kurtulmasına ama Türk İstanbul’un ilk üniversitesi olan Ayasofya Medresesi aynı şansa sahip olamadı. 12 iktidar İstanbul Üniversitesi’ne tarihî bir teklif… MEHMED FATİH CAN 27 Haziran 1934 tarihinde Ayasofya Camii’ni bir suikastla müzeye dönüştürüp ardından medreseyi de yok edecek süreci başlatan ibretlik bir rapor düzenlendi ve bunda mealen şöyle deniliyordu:

“Ayasofya’nın kendisi zaten bir müzedir. Ona, ilmi şeklini almış bir müze mahiyetini vermek, her şeyden önce temizliğe ve tamire bağlıdır. Bunun içinse Thomas Whittemore tarafından ortaya çıkarılmaya başlanan mozaiklerin alacağı son şekli ve bu ameliyenin binada bırakacağı izleri bilmek ve beklemek lazımdır… Bundan başka çevresinde ve ona bitişik durumda olan ‘Kimsesizler Yurdu’, kahve ve dükkân gibi harabeleri ortadan kaldırmak şarttır…”

Burada ‘Kimsesizler Yurdu’ olarak zikredilen mekân Ayasofya Medresesi’ydi.

 İlk üniversite

Kısaca bahsetmek gerekirse Ayasofya Medresesi, fethin hemen akabinde, camiye tebdil edilip esaslı bir onarımdan geçirilen Ayasofya’nın keşiş odalarında faaliyete geçirilmişti. Zeyrek’teki Pantokrator manastırının papaz odaları da aynı şekilde düzenlenmiş ve ikisi birlikte ‘Daru’l İslam’ olan İstanbul’un ilk üniversite(külliye)leri olmuşlardı. Geçici olarak kullanılan Ayasofya’daki bu odaların yerine asıl medrese binasının, caminin kuzey canibinde Fatih tarafından sonradan yaptırıldığını, külliyenin vakfiyesinden anlıyoruz. Süheyl Ünver Hoca da İstanbul Üniversitesi’nin ilk olarak Ayasofya ve Zeyrek medreselerinde kurulduğunu ve Fatih’teki ‘Sahn-ı Seman Medreseleri’nin ikmaline kadar 18 yıl boyunca bu mekânlarda eğitim verildiğini belirtir. Nitekim en köklü akademyamız olan İstanbul Üniversitesi de künyesine, doğum tarihi olarak 1453 yılını dercetmekten gurur duyduğunu her fırsatta ifade eder.

Büyük kadro

Medresenin ilk müderrisi, asrın ‘İmam-ı Azam’ı kabul edilen Fatih’in hocası Molla Hüsrev’di. Büyük matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu da burada müderrislik yapmıştı. Onun bu medresede verdiği dersleri, devrin ünlü âlimleri bile takip ederlermiş. Yine zamanın şöhretli âlimlerinden Ali Tusi ise Molla Zeyrek ile birlikte Zeyrek Medresesi’nde vazifelendirilmişti.

Bu medresede müderris olmak o kadar prestijliydi ki, İstanbul’un ilk büyük ilmi payesi olarak, ‘Ayasofya Müderrisliği’ ihdas olundu. Yine Hüseyin Ayvansarayi, meşhur Hadikatü’l-Cevami adlı eserinde, Molla Akşemseddin’in de medrese narteksine bitişik bir halvethanesi bulunduğunu kaydeder.

Konya İzzet Koyunoğlu Müzesi Arşivi’nde, 1863 tarihli ‘Cetvel-i Medâris-i Asitâne’ başlıklı belgeden; 198 talebesiyle İstanbul’un en kalabalık medresesi olduğunu da öğreniyoruz. (Yavuz Özdemir; ‘Bir Ayasofya Medresesi Varmış ve Yıktırılmış’; Tarih ve Düşünce; Şubat 2003.)

Görünümü bozuyormuş!

1924’e kadar “Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medresesi” olarak kullanılan bina, valiliğin emriyle kısa bir müddet kimsesizler yurdu olarak iş görmüş ancak “büyük abidenin şerefini giderecek vaziyetiyle Ayasofya’nın görünümünü bozuyor” gerekçesini uyduran mahut Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Ogan’ın, Maarif Vekâleti’ne 24.03.1935 tarihinde sunduğu 20213/353 sayılı yıkım yazısı üzerine yerle bir edilmişti. “Abidenin görünümünü bozuyor” isnadıyla yıktırılan medresenin molozu, yıllarca ve o çirkin haliyle öylece bırakıldı. Beş asırlık medrese için muhdes (sonradan yapılma) diyecek kadar fetih ve Fatih düşmanı bu zat, o devrin ruhundan devşirdiği güç ve cüretle, vârisi millet olan bir kıymeti berhava edebilmişti. Üstat Ekrem Hakkı Ayverdi bu fecaati şöyle yorumluyordu: “Bina muhdes de olsa Fatih’in yaptırdığı ilk İstanbul medresesi idi. Fakat bunu vicdanının en derin yerinde hissetmek için bizden olmak gereklidir. Bir tek duvar kalsa, Ayasofya’nın yanında bırakılacaktı. İşte o kadar… (Ekrem Hakkı Ayverdi; Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri; İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları; İstanbul 1953.)

Allah’tan, yıktırılmadan önce az da olsa mürüvvet sahibi birilerinin müdahalesiyle fotoğrafları çektirilmiş ve Mimar Nihat’ın çizdiği proje nüshaları Evkaf Müdürlüğü’ne ve Kültür Bakanlığı’na gönderilmişti. Medresesinin, berhava edildiği tarihe kadar başından geçen şekil ve mahiyet safhaları bahsi diğer olmakla beraber, asıl işaret etmek istediğimiz meseleye gelecek olursak…

Sahte eski eser mi?

1982 yılına gelindiğinde Ayasofya’da yeni bir tamirata girişildi. Toprak dolgu ve moloz yığınları altında kalan medrese alanı da temizlenip temel sondajları yapıldı. Onarımı gerçekleştiren Mimar Alpaslan Koyunlu ve Arkeolog Erdem Yücel, medresenin temel kalıntılarını, bölme duvarlarını, su kanallarını, şadırvan kaidesi ile ana gezinti yollarını ortaya çıkardı.

Müteakip yıllarda, mezkür eşhasın çalışmaları; Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Gullit’in plan ve bilgilerinden hareketle bir restitüsyon planı yapılarak rekonstrüksiyon (yeniden inşa) gerçekleştirilmek istenince, yerli malı Bizantist çevre, koro halinde ortalığı ayağa kaldırdı.

1985’te ‘Dünya Mirası Listesi’ne alınmış olan ‘Müze Ayasofya’nın listeden çıkarılacağı tehdidiyle bir vaveyla koparıldı. Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi Türkiye Milli Komitesi (ICOMOS), bu milli hamleyi ‘sahte eski eser inşa etmek’ olarak yaftalıyordu…

Neticede; restitüsyon planları çizilmiş, Anıtlar Yüksek Kurulu’nca onaylanmış; Kültür Bakanlığı tarafından yedi milyon liraya ihalesi de yapılmış proje akamete uğratıldı… Ne yazık ki bahsi geçen Bizans komitacısı komite, genel milli iradeye rağmen tehdidini ikaya kadir olabilmişti…

Kaygı vericiymiş!

Projeyi ve gelişmeleri ‘kaygı verici’ olarak değerlendiren ICOMOS Türkiye Komitesi, yaptığı açıklamada, ‘Ayasofya’nın, mimarlık tarihinin belki en önemli birkaç yapısından biri olduğu düşünülecek olursa, onun hemen bitişiğine yeni bir sahte eski eser inşa etmenin vahameti anlaşılacaktır. ‘Üstün Evrensel Değeri’ olumsuz etkileyeceğine inandığımız yeniden yapım projesinin uygulanmasında ısrar edilmesinin, İstanbul’un Dünya Miras Alanları için ciddi bir risk yaratacağı kanısında olduğumuzu bildiririz” diyerek üstü kapalı tehditler savurmuştu.

Bu suçlamaya karşı harekete geçen Kültür Bakanlığı yetkilileri, “ICOMOS’un projeye karşı çıkmasıyla üniversitelerdeki bağımsız uzmanlardan Çevresel Etki Değerlendirme Raporu hazırlanması istendi. Söz konusu medrese projesinin ihalesini yedi milyon lira bedelle MM Turizm firması kazandı. Uluslararası sözleşmeler gereği ICOMOS’un kararları çok önemli. Müze personelinin çalışma alanları ve depo ihtiyaçları için ek bina ihtiyacı vardı… Dini eğitim söz konusu değil. Ayrıca 1939 yılında yıkılmış bir yapı için ‘sahte’ tanımlaması yapılamaz. Medreseyi İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet yaptırdı. Ayasofya bünyesindeki papaz okulları büyütülüp medreseye çevrildi. Çevre raporunun hazırlatılması Türkiye’nin iyi niyet göstergesidir. ICOMOS, Ayasofya Medrese binasının ihyasını istemiyor” diyerek kamuoyu oluşturmaya çalışırken bu sefer devreye; koruma uzmanı (!) mimar Gülsün Tanyeli giriyor ve vites büyüterek açıkça ilgilileri tehdit ediyordu: “Uluslararası sözleşmeler ortada. Medresede ısrar edilir ve uluslararası kurullar yaptırım öngörürse Ayasofya, Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkartılabilir. Etki değerlendirme raporunun hazırlatılması; ICOMOS’un, UNESCO’nun ilgili birimlerinin projeye mutlaka olur vereceği anlamına gelmez. Raporun nasıl hazırlandığı ve hangi dokümanların yer aldığına bakılacaktır. Bu süreçte projenin uygulanmasına karşı STK ve ilgili odaların davalar açması gündeme gelebilir. Fatih Medresesi diye bilinen tarihi yapının asıl yeri Ayasofya Müzesi’nin avlusu değildir. Medresenin gerçek yeri Caferağa Medresesi’nin dibidir. 15. yüzyıldaki yapının mimari nitelikleri de belirsizdir…” vs. (Mert İnan; ‘Ayasofya’da Medrese Krizi’; Milliyet; 30.09.2014.)

Tabelası yerli, postu İstanbul Teknik Üniversitesi’ne serili ne idüğü belli olmayan (aslında belli) ICOMOS diye bir komite; İstanbul’un, temeli 1453’te atılmış ilk üniversite külliyesini ‘sahte eski eser’ diyerek karalayabiliyordu. Batı’daki Bizantoloji merkezlerinin kafeslediği bu ve benzeri distribütörler bütün cismaniyeti ve ruhaniyetiyle mahza hakikat olan bir yadigâra, sırf bize yani İslam’a, Osmanlı’ya, Türklüğe ait olmaklığı sebebiyle ‘sahtelik’ izafe etme cüretini gösterebilmişlerdi…

Ne diyelim; kafeslenmiş kuş bir müddet sonra uçmayı hastalık zannedermiş…

 Netice…

Aziz Ogan gibileri her devirde oldu ve olmaya devam da edecek, tamam; lakin nesep ve nisbetini 1453’e; Ayasofya Medrese-i Kebiri’ne istinad ettiren koca İstanbul Üniversitesi’nin bu topa hiç girmemiş olmasına ne demeli?

Bugünkü dünya ve bölge konjonktürünün arz ettiği nazik durum sebebiyle aslına rücu ettiremediğimiz Ayasofya Cami-i Kebiri; sahtelik ve sahtekârlığın tam kendisi olan ‘müzelik’ durumuna bir müddet daha katlanacak gibi görünüyor. Ömer Hayyam’ın “Bir elimizde şarap, bir elimizde Kur’an; ne tam gâvur olduk ne tam Müslüman” dediği gibi, aslında bizim halimiz de Ayasofya’nın mevcut haline benzemiyor değil… Sireten Müslüman sureten laik bir dikotemi hali… Neyse…

Asıl mevzuya gelecek olursak; temelleri hâlâ gözümüzün içine bakan, kalbimizi acıtan haliyle öylece vakt-i merhununu bekleyen İstanbul’umuzun bu ilk üniversite(külliye)sini nasıl ve ne zaman ihya edeceğiz ya da edebilecek miyiz?

Ve tarihÎ teklifimiz şu: İstanbul Üniversitesi, derin tarihi prestijini tepe tepe kullandığı ve imajını onun şerefli kimliğinden devşirdiği bu yapıya olan borcunu; tarihi bir mesuliyet ve kadirşinaslık kabul edip harekete geçer mi?

Burada, üniversitenin bir şubesi olarak Molla Akşemseddin’e, Molla Hüsrev’e, Allame Ali Kuşçu’ya yakışır bir ‘Fatih Devri Araştırmaları Merkezi’ kurulsa fena mı olur?

Belki böylece Fatih Sultan Mehmed’in o ağır bedduasını bir nebze hafifletmiş de olabiliriz…

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)