Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

Günümüz dünyası, hiçbir oyuncunun uzun vadeli stratejiler geliştirmesine izin verir nitelikte değildir. Bunun en önemli nedeni uluslararası ekonomik ve siyasi sistemini tek başı na belirleme kapasitesine sahip hiçbir oyuncu ol madığı gibi, bu kapasiteye sahip oyuncular arasın daki işbirliklerinin de sürdürülebilir olmamasıyla ilgilidir. Söz konusu koşullara rağmen her oyuncu, geleceğe dair bir dizi strateji oluşturmak ve genel Beril Dedeoğlu bir vizyon çerçevesinde davranış olasılıkları hazırlamak durumundadır. Diğer bir ifadeyle, öngörü zayıfladıkça, olasılıklar artmakta ve devletler de bu olasılıklara göre en az maliyetli, en çok kazançlı davranış ihtimallerini, günü gelince kullanmak için hazır etmektedir. Bu arada belirtmek gerekir ki, her oyuncu kendisi için en elverişli olasılığın gerçekleşmesi için bugünden taşları dizmekte ve daha şimdiden orta ve uzun vadede diğer oyuncuların da bu dizilen taşlara razı olmasına uğraşmaktadır. Devletlerin bugünden yarının ihtimallerini hazırlama ve o gün geldiğinde de çalışılmış olasılıkları devreye sokma faaliyetleri, genel vizyonu ile doğrudan bağlantılıdır. Devletlerin genel vizyonu, ülkenin bulunduğu coğrafya, sosyolojik doku ve tarihsel var olma biçimleriyle şekillenmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki 50 yıl içinde örneğin küresel ısınma nedeniyle denizler yükselip İzlanda’yı yok etmez veya Sırbistan’ı bir sayfiye ülkesine çevirmezse, İzlanda ada devleti, Sırbistan da bir kara devleti olarak strateji üretmeye devam edecek demektir. Benzer biçimde, Türkiye Akdeniz-Karadeniz havzasında kalmayı, Portekiz Atlantik Okyanusu komşuluğunu ve Kıbrıs ‘uçak gemisi’ özelliğini sürdürecek ve politikalar da bu konumlarla bağlantılı şekilde üretilecektir.

Stratejik düzlem
Türkiye’nin tarihsel vizyonunun Akdeniz-Karadeniz büyük rekabet havzasında güçler dengesinin dengeleyicisi olmak biçiminde ifade edilmesi mümkündür. Bu çerçevede ister adı Çarlık Rusya’sı, ister SSCB, ister Rusya Federasyonu olsun, Türkiye’nin gücünü yakından takip etmesi gereken birincil oyuncu Rusya olmaktadır. Rusya’nın değil 50 yıl, 100 yıl sonra bile ‘sıcak denizlere inme’ siyasetinden vazgeçmeyeceği öngörülebilir. Bu kapsamda, Rusya’nın Avrupa ülkeleri de dahil tüm yakın coğrafyasında hangi ülkelerle ittifak kurduğu/ kuracağı ile hangileriyle çatışma siyaseti uygulayacağı önemli olur. Zira Rusya’nın yakınlaşıp uzaklaşacağı hemen her oyuncu, aynı zamanda Türkiye’nin de yakın coğrafyasına işaret etmekte ve Türkiye’nin hem ikili hem de çok taraflı ilişkilerini belirleyecek özellikler taşımaktadır. NATO üyesi olması hasebiyle, Rusya’nın NATO ve özellikle de ABD ile ilişkileri de Türkiye’nin politika olasılıkları geliştirmesinde etkilidir ve bundan sonra da olacak gibidir. Yakın bir gelecek öngörüsü yapmak gerekirse, ABD’deki Trump yönetimi Rusya ile geçici bir ittifak kurarak öncelikle Ortadoğu’daki ‘vekalet savaşları’nı sonlandırarak devletlerin güçlendirilmesi yolunu deneyecektir. Ancak, Kuzey Afrika ülkeleri, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan ve hatta Yemen’e kadar olan hatta merkezi yönetimlerin güçlendirilmesini takiben bu devletler, bir tür ayrıcalıklı ilişkiler kurmaları anlamında taraf seçimine zorlanacaklardır. Diğer bir ifadeyle, hangi devletin ABD hangi devletin Rusya’dan yana ağırlık koyacağı yolunda bir süreç yaşanacak gibidir. Devletlerin tercihe zorlandığı düzlem stratejik düzlem olacak, bu ekonomik anlamda iki ayrı dünya anlamına gelmeyecek, ancak ekonomik ve ticari ilişkiler bu tercihlerden doğrudan etkilenmeseler bile birer tehdit unsuru olarak kullanıma açık hale gelecek gibidir. Eğer söz konusu koşullar gerçekleşecek ise, Türkiye’nin şimdiden ‘tercih’e zorlanmayacak politikalar üretmesi ve bu bağlamda da ‘çok taraflılığı’ esas alması beklenir. Çok taraflılık, bir anlamda ‘komşularla sıfır sorun’ anlamına gelmekte, ancak bunun bir adım ötesine geçmeyi ima etmektedir. Zira, Türkiye’nin komşuları zaten tercihe zorlanacak olan ülkeler olacaktır. Komşular ne tür tercih yaparlarsa yapsınlar Türkiye’nin ikili ilişkilerini sürdürme iradesi göstermek ve bu politikasındaki ısrarına destek olacak başka bağlar da tesis etmesi gerekir. Başka bağlardan kasıt, ABD ile Rusya’nın denetlenebilir rekabet ilişkisini Avrupa’da dengeleyen ülkelerle kurulacak bağlardır. Zira Türkiye’nin bu güçleri dengeleyici işlevi Doğu Akdeniz-Karadeniz-Hazar havzasını kapsamaktadır. Muhtemelen bu sürecin Avrupa ayağında da dengenin dengeleyici devlet ya da devletler olacaktır ve Türkiye’nin bunlarla ikili ve/veya çok taraflı ilişkileri yaşamsal önemde olacak gibidir. Stratejik düzlemde Türkiye’nin bölgesinde ‘oyun kurucu’ özelliğini öne çıkarması, bunu yaparken ABD ve Rusya’yı eşzamanlı olarak karşısına almaması ve kurulan oyunun teminatının da bazı Avrupa ülkelerinden sağlanması beklenebilir. Söz konusu stratejik vizyonun gerçekleşme olasılığını artıran üç temel unsur bulunmaktadır, ki bunlara da bugünden yatırım yapılması gerekir. Unsurlardan birisi askeri kapasitesinin caydırıcı ve özerk nitelikler kazanmasıdır. İkinci unsur, ekonomik anlamda çekim merkezi olmayı başarmaktır. Üçüncüsü ise evrensel değerlerin referansı olabilmektir.

İnsani düzlem
geliştireceği davranış seçeneklerinin hem komşularıyla olan hem de ikili ve/veya çok taraflı yürüyen işbirliklerini teşvik edecek değerler politikası, uygulamalarının meşruiyeti açısından yaşamsal önem arz edecektir. Bu konu, hemen her devlet için bundan böyle daha önemli bir değişken halini alacak ve devletler arasındaki güven ilişkisinin temelini oluşturacaktır. Bugün AB’nin insan hak ve özgürlükleri konusundaki değerlerler Avrupa’sıyla hiç de uyumlu bir dış politika uygulamıyor olması, mülteciler sınavındaki başarısızlığı ve toplumsal-insani düşmanlık siyasetinin bu bölgede oy almaya başlaması, AB’nin güvenirlilik referansına zarar vermektedir. Benzer biçimde, ABD’nin dünyanın birçok yerine ‘özgürlük’ götürme biçiminin yarattığı toplumsal ve siyasal sorunlar, bu ülkenin özgürlükler ülkesi referansını da oldukça zayıflatmaktadır. Önümüzdeki yıllarda, insani evrensel değerleri, içeride uyguladığı gibi dışarıda da savunabilen devletlerin istikrar ve güven referansı olması muhtemeldir. Bu, bir yandan ekonomik çekim merkezi olmanın koşulu, öte yandan öngörülebilirlik anlamına gelecektir. İnsani evrensel değerlerin dış politikanın genel vizyonunu oluşturan ayaklardan birisi olması, sadece Türkiye’nin bu vizyonu ilan etmesiyle geçerlilik kazanmayacaktır. Dolayısıyla söz konusu politikanın uygulama karineleri üzerinden, bugüne kadar pek de başarılı olunduğu söylenemeyecek kamu diplomasisinin geliştirilmesine gerek olacaktır. Kamu diplomasisi, gerçek olumlu uygulamaların sivil toplum tarafından başka ülkelerdeki sivil topluma aktarılarak karşılıklı güven tesisinin sağlanması sürecidir. Önyargıların, yanlı ya da yanlış değerlendirmelerin önünü kesmek ve gayet tabii olandan daha fazlasını ima eden olumlu atmosfer sağlamaktır. İnsanları ve toplumları kazanmak, hem bölgesel düzeyde oyun kurucu olmayı olanaklı kılacak hem de küresel düzlemde Türkiye’nin saygınlığına katkı sağlayacaktır. Umalım ki, uluslararası sistem söz konusu genel vizyonun iki ayağını da eş zamanlı uygulamaya izin verecek bir öngörüde işlesin. Ve yine umalım ki, Türkiye önüne çıkan ve çıkacak ihtimallerin en verimli olanlarını seçme kapasitesini yitirmesin ve riskleri en aza indirecek çalışmaları kesintisiz sürdürsün.

FavoriteLoadingBeğen