Siyasal bilimci ve demograf Rudolph J. Rummel; sadece 19. ve 20. yüzyıllarda Batı’nın giriştiği soykırımlarda, kaba ve spesifik tekniklerle yok edilen insan sayısının yüz yetmiş milyon civarında olduğunu belirtir. Eğer soykırım tarifinin içine; örgütlü yapıların savunmasız insanlara reva gördüğü her türlü öldürme şenaeti de dahil edilirse bu rakamın üç yüz milyonu bulacağını tespit eder.

Avrupalının (istisnalar hariç); insanlığın yüzünü karaya boyadığı bu tabloda hangi Frenk kavme kaç ceset düştüğünün hesabı da bellidir. Lakin hacmi bu yazının sınırlarını aşacağı ve bağlamının da şimdilik sadet dışı olmaklığı sebebiyle, hedefe matuf bir tahsis yapmak zorundayım.

Bu tahsisi de fırsat addettiği her gelişmeyi kullanarak mürai sesini yükselten ve suret-i haktan görünerek zayıf bellediklerine nizamat verme gayretkeşliğinde ön sırayı kimseye kaptırmamaya çalışan ‘Françe kavmi’ne mahsus kılmayı düşünüyorum. Bakalım ‘Françe Vilayetü’nün kısmetine bu korkunç yekûndan ne düşecek?

Malum; Türkiye’nin ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nı diline dolayan vükelası vüzerası bil cümle hükeması açıklama üstüne açıklama yapmakta; bize ayar vermeye çalışmakta…

Harekât bölgesindeki sivillerin can ve mal güvenliğinden çok endişeli olduklarını beyandan tutun, en son Trump’ın “Suriye’den çekiliyoruz” demesinin ardından ABD’nin oluşturacağı boşluğu doldurmak üzere bölgeye asker göndereceklerini deklareye kadar bir sürü atraksiyon peş peşe sudur etmekte…

Eminim; İngilizler ve Almanlar hafif tertip sırıtmışlardır; Trump’ın attığı zarfa, sömürge iştahı kabararak düşen Fransız ortaklarının cemaziye’l evvelini çok iyi bildikleri için müstehziyane gülmüşlerdir… Tıpkı bizim gibi…

Mesmuata inanacak olursak ‘Turuncu Kafa’, “Haydi dostum; bu kutsal görev (Türklere haddini bildirme) size yakışır” demiş…

İyi ama atalarımız da; “Dinime dahleden bari Müselman olsa…” dememişler miydi?

Öyleyse buyurun…

Françe Vilayetü’nün ‘cemaziye’l evveli’ne yakın plan bir atf-ı nazar eyleyelim; çok eski zamanlarına değil şöyle 60 sene öncesine uzanalım.

Bu cemaziye’l evvel torbasında (deyimin hikâyesi Google’a sorulabilir) işgal var, istila var, işkence var, tehcir var, tecrit var; SOYKIRIM var!

Nasıl mı?

Taşırma ve boşaltma harekâtı…

Fransızlar, Cezayir’i işgal ve istila ettikleri 1830 yılından, elleri kanlı bir şekilde kovuldukları 1962 senesine kadar ne türden insanlık suçu varsa burada uygulamakta en ufak bir beis görmediler.

Cezayir halkını sosyal ve kültürel, yönetimini de tarz olarak Fransızlaştırmak için Cezayir’de ne kadar Berberi, Arap, İslam ve Türk kültür unsuru varsa hepsinin sistemli bir şekilde unutturulmasını hedef olarak seçtiler. İlk giriştikleri şey bu oldu.

Akabinde; geliştirdikleri sömürgeleştirme projesi çerçevesinde bir “Fransız Cezayir’i” oluşturulması için sistemli zihinsel ve kültürel asimilasyon politikasını devreye soktular.

Bunda muvaffak olacaklar ve Cezayirlinin, içini boşalttıkları beynine Fransız kültürünü, dilini ve düşünce tarzını boca edeceklerdi. Öyle umuyorlardı.

Geliştirdikleri politikanın mündericatında ve pratiğinde, ilk adımda Cezayir’de yaşayan herkesin, hayatın her alanında Fransızca konuşması, Fransızca düşünmesi ve Fransızca okuması ve eğitim alması vardı.

Bununla beraber, perişan oldukları 1870-71 savaşında Almanlara kaptırdıkları meşhur Alsace Loraine bölgesindeki yurttaşlarını oradan alıp Cezayir’e taşıdılar. Bu göçmenlerin sayısı yedi yüz elli bin civarındaydı. Yani bir taşırma harekâtını, etkili bir kolonizasyon siyasetini de devreye alıyorlardı.

Göçürme uygulaması müteakip yıllarda da mütemadiyen devam ettirildi. Göçmenlere Cezayir topraklarının kaymağı sunuldu; yerlilere ise tortular kaldı. Bu sayede Fransız göçmenler kısa sürede ülkenin üretim ve pazarlama tekelini ellerine geçirdi. Rekabet etmesi imkânsızlaştırılan Cezayir köylüsü ve tüccarı, kendi üretim ve pazarlama sahalarını terk etmek zorunda bırakıldı.

Peki bunlar ne yapacaklardı? O da planlanmıştı. Fransa’nın köle işçilere şiddetle ihtiyacı vardı. Karın tokluğuna en adi ve ağır işlerde çalışacak Fransız bulmak tabii ki mümkün değildi.

Neyse ki ülkeleri gasp edilen Cezayirliler imdada (!) yetişti ve bunların üç yüz bin kadarı muhtelif bölgelerdeki Fransız fabrikalarında işçi olarak çalıştırılmaya başlandı. Bir taşla iki kuş birden vuruyorlardı.

Vatanında ekmeği aşı gasp edilen Cezayirli, karnını doyurabilmek için Fransa’ya mecbur bırakılıyordu… Cezayir, Fransız göçmenler için Fransız Rivierası’na dönüştürülürken Cezayirliler için Fransa zorunlu çalışma kampı olmuştu.

Artık yeter!

Nihayet yaklaşık bir yüz küsur yıl sonra; II. Dünya Savaşı’nın akabinde Cezayirliler, “Artık yeter!” deme kararı aldılar ve gizlice örgütlendiler. Bir grup köylü, esnaf ve aydın, 1949-50 yılları arasında harekete geçti. Gerek Cezayir’de, gerek Fransa’da mitingler düzenlediler, konferanslar tertip ettiler… Sivil hareketler şeklinde bir istiklal mücadelesini yaymaya başladılar.

Fransız devleti bu kabarmanın yaygınlaşması üzerine derhal bir açıklama yaparak Cezayir bağımsızlığına matuf harekete savaşla karşılık vereceği ültimatomunu patlattı. Ardından, Fransız hükumetinin o tarihteki Sosyalist İçişleri Bakanı François Mitterrand (Ki, Cumhurbaşkanlığı zamanında karısıyla birlikte PKK hamiliği yapmıştı), 5 Kasım 1954’te, Fransız hükumetinin Cezayir’in bağımsızlığını engellemesinin tek yolunun, onlarla ‘ancak savaşta görüşmeyle’ olacağını belirtti. Bu açıklamadan bir hafta sonra Pierre Mendes-France hükumeti;12 Kasım 1954’t Fransız Parlamentosu’nda “Cezayir, Fransa’nın ayrılmaz bir parçasıdır… Cezayir Fransız’dır…” deklarasyonuyla savaşı başlattı. Soykırım için harekete geçilmişti…

Öldürülenler kurtuldu!

1954 yılında Cezayir Bağımsızlık Hareketi’nin (FLN) önderliğinde başlatılan istiklal mücadelesini bastırmak için ilk planda Fransızlar ülkeye elli bin asker gönderdiler. Bu sayı, ilerleyen süreçte 500 bine kadar çıktı. Fransızlar savaştan çok işkence tezgâhlarında sadizme boyut atlatıyorlardı. Sistematik işkence ve tecavüz çok yaygınlaşmış; sağ kalıp da mağdur olmayan Cezayirli neredeyse kalmamıştı. İşkenceden geçirilenlerin çoğu, özel uygulamalar sırasında ölmüş ya da sakat kalmıştı. Delirenler de vardı. Ölenler kurtulmuştu; kalanlar her gün ölüyordu. Şehit edilenler arasında FLN’nin efsane liderlerinden Ben Mehdi de vardı.

1957 yılında, Fransızların öncü paraşüt tümenine kumanda eden General Jacquez Massu ile onun yardımcısı ve Cezayir’deki Fransız istihbaratının patronu Paul Aussaresses, Fransız gazetesi Le Monde’a bir röportaj verdiler. Bu mülakatta, Cezayir soykırımı sırasında kayıtlara kayıp diye geçen üç bin sivil Cezayirlinin esasında idam edildiklerini övüngen bir üslupla ve ballandırarak anlattılar.

1957 yılında zirve yapan işkence ve bu tip ortadan kaldırma olaylarının Fransa’nın savaş politikasının bir parçası olduğunu da belirttiler. Üstelik Aussaresses, bizzat kendi elleriyle ve işkenceyle infaz ettiği yirmi dört FLN üyesine ilişkin ise “Hiçbir pişmanlık duymuyorum…” demişti.

Le Monde’un bu röportajı yayımlamasının ardından içeride ve dışarıda zor duruma düşen Fransız devleti, zevahiri kurtarmak için generaller hakkında, “İnsanlık suçuna övgü” gerekçesiyle dava açtı!

Kovuşturmayı ciddiye almayan General Aussaresses; kendilerini yargılamanın Fransa’yı ve savaşlarda yaptıklarını yargılamak olacağını; mahkeme safahatında torbadan başka pislikler saçılacağını ve böyle bir şeyin Fransız makamları tarafından kadük bırakılacağını biliyordu. Nitekim öyle de olmuştu. Çünkü generallerin ve diğer katillerin işkence tatbikatları Fransız devletinin soykırımcı kararının sahaya yansımasıydı…

Fransa’nın Cezayir’deki soykırım uygulamalarında, günümüz Fransa’sının ırkçı Ulusal Cephe Partisi’nin (Front National) kurucusu Jean Marie Le Pen de başrollerdeydi. Jean Marie Le Pen, Fransa’nın Cezayir’deki acımasız gizli servis subaylarındandı.

O, Cezayirli sivillerin işkenceyle öldürülme seanslarında bizzat yer aldı. Ha; bu arada unutmayalım; Fransa’nın son seçimlerinde, babasının partisinin başında girdiği başkanlık yarışını az bir farkla kaybeden ve yeni seanslara (!) hazırlanan kızı, ölmüş katil babasının kirli mirasını temsil ettiğini göğsünü gererek her platformda haykırıyor…

Le Monde’un, işkence mağdurlarıyla yaptığı bir röportajda, işkenceden sağ kurtulmayı başarmış Muhammed Abdullah, Le Pen’in vücuduna elektriği bizzat verdiğini ve yaralı mahkûmların üzerine oturmaktan; hatta bu vaziyette su vs. içmekten büyük zevk aldığını anlatmıştı.

1955 yılında Wuillaume tarafından hazırlanan, Cezayir’deki sistematik işkence tatbikatları ile ilgili tahkikat raporunda, işkencenin; “en tehlikeli teröristleri en efektif biçimde nötralize etme metodu” olduğu yer alıyordu. Fransız askerler de ailelerine gönderdikleri mektuplarda işkencenin ne boyutlara ulaştığını yazıyorlardı.

Tehcir ve tecrit…

Fransızların Cezayir’in her yöresinde yok ettikleri yerli Müslüman sayısı 1962 yılına gelindiğinde, yani bir on yıl içinde bir milyonu buldu.

Sistemli soykırım sadece insanları değil, coğrafi alanları da yok etti. Bombalayarak, yakarak, yıkarak tam sekiz bin köy haritadan silindi.

Yeni geliştirdikleri dehşetli silahlar için Cezayir bir tatbikat sahası haline getirildi. Neticede Cezayirli köylü nüfusun yarısına yakını, tonlarca napalm bombasının yaktığı evlerini, kavurduğu topraklarını terk etmek zorunda kaldı.

Kadın, erkek çoluk çocuk 2.5 milyon Cezayirli sivil, ülke içindeki ücra bölgelere tehcir edildi. Fransa, buralarda kurduğu toplama kamplarında milyonlarca masumu tecrit ederek aç ve perişan bir hayata mahkûm etti…

Ruanda’dan, Kamerun’dan, Senegal’den, Fildişi Sahilleri’nden, Tunus’tan, Suriye’den, Gaziantep’ten, Kahramanmaraş’tan hiç bahsetmeyelim; amma hakkımız saklı kalsın…

Son olarak; “Eyy Fransa!” sığasını Reis-i Cumhur’a bırakalım lakin kendilerinden bir sesi; Fransa’nın vicdanı Sartre’ın günah çıkarışını; ülkesini sığaya çeken itirafını tekrar hatırlayalım: “Paris’i gören bir sömürge yerlisi, onun ihtişamına kapılmaktan kendini alamaz. Bilmez ki o ihtişam, atalarının teri ve kanıyla oluşturuldu. Bilemez! Çünkü onlara unutturduk, onları uyuşturduk…”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)