METİN KÜLÜNK

Eğitim-öğretim felsefesi, eğitim programları (müfredat), öğretmenlerin niteliği, eğitim alt yapısı, ders kitapları, sınavlar gibi önemli parametrelerin niteliğinin artırılması ve 21. yüzyıl becerilerinin kazandırılması gerekmektedir.

Yine Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi; eğitim sisteminin kadim değerleri merkeze alan bir anlayışla, ilim, irfan, hikmet esasları üzerine inşa edilmesi ve böylece yetişecek çocuklarımızın ilerleyen yıllara damgalarını vurmaları esas hedefimiz olmalıdır.

“Dünyayı sil baştan keşfetmeye, Avrupalının Bloom’u, Freud’u, Dewey’i” ile meşgul olmaya gerek yoktur. Yani eğitimle ilgili görüşlerde çağdaş gelişmeleri bilen milli ve yerel bir bakış açısı yeterli olacaktır. Buna göre, eğitimin amacı; çocuğu içinde yaşayacağı toplumun dini, ahlaki, felsefi ve benzeri değerlerine sahip bir şekilde yetiştirmek olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, “geleneğe dayanmayan eğitim millî olamaz.” Gelenekten kopan kültür, vicdanını kaybeder. O nedenle, eğitimde ana unsur çocuğa ulusun vicdanını kazandırmaktır.

Eğitim sisteminde benimsenen eğitim felsefesi, öğretim uygulamalarından öğretmen davranışlarına, öğrencilerde oluşacak kazanımlardan ölçme ve değerlendirme anlayışına kadar birçok alanı doğrudan etkilemektedir. Bu bir mekanizmadır. Örneğin araca yön veren direksiyondur. Bu noktada direksiyon eğitim felsefesidir. Çünkü ona yön ve- ren anlam kazandıran şey benimsenen eğitim felsefesidir. Eğitimin felsefesi milli olmalıdır.

Tanzimat’tan beri bu topraklarda eğitim modelleri ve anlayışları hep yabancı ve özellikle Batılı sistemler bağlamında dizayn edilmiştir. Öğrencilerin gelişim özellikleri, öğrenme stilleri, öğretmenlerin kullandıkları öğretim strateji, yön- tem ve teknikleri sürekli yabancı bilim adamlarının kendi toplumsal gerçeklerinde ürettikleri sistemlere dayalıdır. Eğitim sistemleri toplumun kendi gerçekliği dışında uygu- lamalar ile oluşturulursa ne yazık ki ülkemizde olduğu gibi başarısızlık ile karşılaşılmaktadır. Bakınız her ülkenin kendine göre bir eğitim yapısı vardır. Kültür, aile, çevre gibi faktörler okul adı verilen örgütlenmenin dışında değildir. Bu yüzden bizler elbette evrensel gerçekleri, kuram ve modelleri bileceğiz ama kendi topraklarımızın değer, anlayış ve özellikleri ile donanmış bir eğitim sistemi kuracağız.

Son PISA sonuçları bunu bizlere göstermektedir. Artık eğitimde model ülke Finlandiya değildir. Singapur, Estonya, Slovakya ve Vietnam gibi Doğu Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri ön sıralardadır. Başarılarının sırrı ise yerel özelliklerini evrensel özellikler ile sentezlemeleridir. Bu sentezlemede kendi milli ve yerli özeliklerini küçümseyen, hakir gören değil aksine itici motivasyon gücü olarak görmeleri temel teşkil etmektedir.

Bunun bir örneği bizde de mevcut- tur. Harran dünya tarihinde çok önemli bir kültür ve medeniyet kentidir. M.S. VIII-IX. yüzyıllarda Batı dünyası bilim adına daha yolun çok başında iken Sabit İbn-i Kurra, el- Battani gibi bütün zamanlar için önem taşıyan bazı ünlü bilim adamlarının, matematikçilerin, gök bilginlerinin, felsefecilerin yaşam alanı olmuş hatta İslam felsefesinin mimarı kabul edilen Farabi’nin ziyaretten geri duramadığı bir yerdir “Harran Okulu”…

Bir başka deyişle dünya bilimine yön veren bir yerdir. Yapı amaç ve işleyiş olarak bu okul günümüz eğitim reformlarına esin kaynağı olmalıdır. İslam dünyasının büyük Kitabı Kuran-ı Kerim de emredildiği “İkra” eylemini gerçek anlamı ile yerine getiren ve ürettikleri bilimsel, sanatsal bilgiyi kadim Anadolu coğrafyasından tüm dünya kültürüne, bilimine, sanatına aktaran çok ama çok önemli bir yerden bahsediyoruz.

Günümüzde Doğu dünyasının, İs- lam coğrafyasının bilim ve teknolojide geriliği bir kompleks şeklinde ele alınmakta ne yazık ki. Aslında var olan bir tarihsel güç ve birikimi görememe, göstermeme ve engelle- me sürecinin bir sonucu bu.

Ayrıca şunu kesin olarak söyleme imkânına sahibiz ki, medeniyete oldukça kıymetli katkılar sağlayan İslam uygarlığının sözünü ettiğimiz dönemindeki büyük başarısını açıklayan şey onun başka kültürlere, başka dinlere, başka inanç ve düşüncelere açık olması, onlarla canlı bir diyalogu kabul etme konusundaki istekliliği olmuştur. İslam uygarlığına gerek üzerinde durduğumuz, gerekse daha sonraki döneminde büyüklüğünü veren en kıymetli değer, kendisinden önce gelenler gibi çağdaşlarının da eserlerinde gerçek değere sahip olan unsurlara karşı gösterdiği kendine güvenli dışa açık olma tutumudur. Ama dışa açık olmak demek bir- birinden kıymetli insanlarımızın Türkiye’yle bağını koparması demek değildir. Dolayısıyla önemli bir konu da beyin göçüdür. Beyin göçü, nitelikli insanların bu güzel yurdu terk etmeleri, milletin yetiştirdiği insanların başka milletlere hizmet etmeleri toprak kaybetmek kadar tehlikelidir.

Bildiğiniz gibi Türkiye’de beyin göçü süreci 1960’ların başından itibaren başlamıştır. Bu süreç 1970’lerde önem- li sayıda göçmenin Batı Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine göç etmesiyle devam etmiştir.

Türkiye’de beyin göçü özellikle eğitim amacıyla yurt dışına giden ve daha sonra geri dönmeyen öğrenciler yoluyla gerçekleşmektedir. Yurtdışında eğitim görmeye giden öğrencilerin geri dönüsünü zorlaştıran etkenler arasında özellikle politik ve ekonomik istikrarsızlık gibi unsurlar yer alırken, yurtdışında kalmak istemelerinde ise sosyal ve kültürel ortam, meslekte yükselme imkânı, sosyal güvence ve ailevi nedenler gibi sebeplerin bulunduğu tespit edilmiştir. Ancak yurda dönmeyenlerde en büyük eksiklik; milli ve yerlilik bilincinin yerleşmemesidir. Bu garip Anadolu’nun vergileriyle dünyanın en gelişmiş ülkelerine gidenlerin şunu bilmesi gereklidir ki, sizler geri gelmek bu büyük millete hizmet etmek için gönderildiniz. Bireysel refahınız veya konforunuz için değil…

Son yıllarda, ülkemizde, beyin göçünü tersine çevirmeye yönelik çalışmaların önemi giderek daha çok benim- sendi ve bu konuda çeşitli girişimlerde bulunuluyor. Örnek vermek gerekirse, yabancıların Türkiye’de çalışma izni alma süreçleri son yıllarda büyük ölçüde kolaylaştırılmıştır. Uzun yıllardır süreci zorlaştıran bürokratik işlemler internetten işlem yapılabilmesi yolu ile büyük ölçüde çözülmüş ve geçmişte 90 güne kadar varabilen bekleme süreleri, bir ya da iki haftaya kadar indirilebilmiştir. Bunun yanı sıra, Türkiye’de özellikle son yıllarda Türk üniversitelerinde eğitim gören yetenekli yabancı beyinleri ülkede tutmaya yönelik birtakım çalışmalar başlatılmıştır.

İfade ettiğim gibi bu milletin sevdalısı gençlerin yasal yükümlülükler ile değil hissiyatları ve duyarlıkları ile vatana geri dönmeleri, gittikleri ülkelerden aldıkları bilgi, beceri ve donanımlarını ülkelerine aktaracak milli bilinci öncelikle aşılamalıyız.

Sözümüzü tamamlarken bir not: Çok değerli yerli ve milli bilim insanları ile Kasım ayı sonunda Milli Pedagoji Hareketini İstanbul’da Yeni Yüzyıl Üniversitesi’nin değerli rektörü dostum Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu beyefendinin destekleri ile bilimsel tartışmaya açacağız.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)