Metin Külünk

Diyanet İşleri Başkanlığı, 1920 yılında Şeriye ve Evkaf Vekaleti ismiyle bir bakanlık olarak kurulmuş, daha sonra 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Reisliği adı ile yapılandırılmıştır. Aynı tarihte çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğretimde birliği sağlamak adına din eğitimi de iki ayrı yapı arasında paylaştırılmıştır. Din eğitimi, örgün eğitimde Milli Eğitim Bakanlığı’na, yaygın eğitimde ise Diyanet İşleri Reisliği’ne verilmiştir.
Kuruluş düzenlemesinde olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı, 1983 yılında Dış İlişkiler Dairesi’nin kurulmasına kadar çalışmalarını içe kapanık olarak ülke içerisinde sürdürmüş, lakin yurtdışı faaliyetleri oldukça sınırlı kalmıştır.
Bu tarihten sonra yapılan çalışmalar ise belirli bir plan ve eğitim dahilinde yapılmadığı, dağınık bir sistem olduğu için genelde yurtdışına gönderilen din adamlarının faaliyetlerinin izlenmesi, raporlanması, ortak bir akıl tarafından takip edilmesi, öncekinin sonrakine bu bilgileri miras bırakması ve çalışmaların bir süreklilik içinde sürdürülmesi sağlanamamıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtiçi kadar belki daha fazla yurtdışı faaliyetlerinin de önem taşımasına rağmen, bu faaliyetler son yıllara kadar bir devlet aklının ürünü şeklinde organize edilememiştir.
Milletimizin dini ve manevi hayatına yön veren Diyanet İşleri Başkanlığımız; Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de ifade ettiği gibi: “Sahih İslam’ı, Kur’an’ı mübinin, müstakim ve hidayet yolunu, Hazreti Peygamber Efendimizin sünnetini, siretini ve yolunu, usûl ve erkânını, Selef-i Salihin’in muteber çizgisini temsil eden bir teşkilattır.” Bu sebeple bu teşkilatın hem yıpratılmaması hem de çağın gereklerine göre yapılandırılarak içeride ve küresel ölçekte etkin hale getirilmesi gerekmektedir.
Özellikle Prof. Dr. Mehmet Görmez döneminde bu yönde önemli atılımlar gerçekleştirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı, 113 ülkede hizmet verir hale getirildi. Şimdi yeni gelecek başkanın yapması gereken, 113 ülkede hizmet veren bu teşkilatın bu ülkelerdeki faaliyetlerinin ve çalışma prensiplerinin bir standart üzere yürütülmesi için her ülkenin dinamiklerine uygun çözüm ve pratikleri geliştirip bunları uygulamaya geçirmek olmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışına göndereceği personelleri görev yerlerine ulaşmadan önce en az bir yıllık ayrıntılı bir eğitime tabi tutması, gidecek ülkeyle ilgili ayrıntılı ve özel bilgilerin paylaşılması, yıllar içinde görev yapan din görevlilerinin oluşturdukları raporlar doğrultusunda elde edilecek bilgilerin yeni görevlendirilen din adamı ile paylaşılması gerekmektedir. Yurtdışında hizmet verecek olan din görevlilerinin görev yapacakları ülkeye göre bir dil oluşturmaları büyük önemi haizdir. O ülkenin gelenekleri, görenekleri, şartları bu dilin oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. O sebeple her ülke ve bölgeye gönderilecek din adamlarının görev yapacakları bölgeye göre özel bir eğitime tabi tutulmaları gerekmektedir. Davet, tebliğ, hikmet, irşat eksenli yeni bir din dilinin oluşumuna ihtiyaç bulunmaktadır.
Küresel ölçekte yaşanan büyük değişimler ve gelişmeler, ülkemizi ve milletimizi ümit haline getirmiştir. Gönül coğrafyamızın gözü milletimizin üzerindedir. Türkiye bugün dış yardımlar konusunda oran olarak dünya birincisi, rakam olarak ABD’den sonra dünya ikincisi konuma yükselmiştir. Bu dış yardımların verildiği ülkeler ve insanları, ülkemizin hayır ve iyilik faaliyetlerini takdirle anmakta, bu hal ülkemize karşı büyük bir minnet ve sevgi duygusunun oluşmasını sağlamaktadır. Kanayan yaralara merhem olmanın, uluslararası yardım kuruluşlarımızın el uzattığı insanlara aynı zamanda doğru bir İslam algısı ile ‘Din-i İslam’ı ulaştırmanın merkezi de Diyanet İşleri Başkanlığımız olmalıdır.
Bugün dünyada sürekli yaygınlaşan ve kanıksanan bir algı vardır. Savaşların, dikta rejimlerinin, işgallerin, sömürge yönetimlerinin ortaya çıkarttığı bütün sorunlar, sanki İslam’dan kaynaklı sorunlarmış gibi bir algı çalışması yürütülmektedir. Hatta bu çalışma öyle yaygınlık kazanmıştır ki, Müslümanlar bile İslam ülkelerinin geri kalmışlığının altında yatan sebepleri dinde aramaktadırlar. Bu, aslında Müslümanlar açısından yenilmişlik sendromunun ulaştığı boyutların görülmesi açısından önemli bir donedir. İslam dünyasını bu yenilmişlik sendromundan kurtarmanın yolu, yeni bir din dilinin geliştirilmesi ve İslam’ın tortulardan kurtarılarak açık ve net olarak anlatılmasından geçmektedir.
İslam dinini bu coğrafyada işlenen tüm günahların referansı haline getirmeye çalışan bir teşebbüs bulunmakta ve bunun sonucunda ortaya İslamofobi çıkmaktadır. Tüm bunlara karşı yeni bir din dilinin inşası için mücadele edilebilir. Çağın gereklerine göre bu dili inşa edecek olan ise üniversitelerimiz ve Diyanet İşleri Başkanlığımızdır.
Çağın gereklerine uygun yeni din dilinin inşası ise iyi bir din eğitimi ile mümkün olacaktır. Bu sebepledir ki, din eğitimi konusunun da yeniden yapılanmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Gönül coğrafyamızın ve insanlığın doğru bir İslam anlayışı ile tanışmasının yolu özel hedefli din eğitiminden geçmektedir. Yurtdışına gönderilecek her din adamımızın özel eğitimle yetiştirilmesi bu açıdan büyük önemi haizdir.
İslam açık kaynaklı bir dindir. Lakin bu denli açık kaynaklı bir dini ulaşılamaz, anlaşılamaz ya da yanlış anlaşılır kılan da yine din adamlarımızın kendisidir. Gerek mezhebi, gerek kültürel, gerek geleneksel, gerek coğrafi, gerekse gayri sahih yorumların Kur’an ve sünnet merkezli dinin önüne geçmesi, açık kaynaklı bir dini kapalı ve ulaşılamaz kılmaktadır. Tortular yoğun olunca asıl olan görünmez hale gelmektedir. Dolayısıyla Allah’ın gönderdiği, Allah Resulü’nün öğrettiği din, ölü bir din haline gelmektedir.
İslam âleminin zihinleri sömürgeleşmiş, dağılmış toplumsal yapılar haline gelmesinin en önemli sebebi, zihinlerin sömürgeleşmesidir. 200 yıldır bu sömürgeleşmenin kaynağı hep dışarıda aranmıştır. Oysa zihinsel sömürgeleşmenin bir ayağı da içeride bulunmaktadır. Bir toplum ancak sömürgeleşmeye elverişli olduğu zaman sömürgeleşir. Fiili sömürgecilik görünürdür. Bu sebeple mücadele etme şekli bellidir ve ortadan kaldırılması daha kolaydır. Fikri ve düşünsel sömürgeleşmenin aşılması ise zordur. Bunun için tüm İslam coğrafyasında hem sömürge güçleriyle hem de sömürgeleşmiş zihinlerle mücadele etmek gerekmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, yanında ilahiyat fakültelerimizin, imam hatip lisesi gibi din eğitimi veren kurumlarımızın yapması gereken hem sömürge güçleriyle hem de sömürgeleşmiş zihinler ile mücadele etmek olmalıdır. Yıllardır bu yapılamadığı için FETÖ gibi bir terör örgütü bu ülkede zemin bulup yaygınlaşmış, sömürgecilik faaliyetini rahatlıkla yürütmüştür. İslam dünyasına ve Türk cumhuriyetlerine kadar yaygınlaşabilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığımız, ilahiyat fakültelerimiz, imam hatip liselerimiz bu duruma karşı mücadele edecek yapıları kurmak, din eğitimini, bu sömürgeleştirilmişliği aşmak üzere yeni bir dil ile inşa etmek zorunluluğundadır. Bunun için tüm ilahiyat fakülteleri ile bir ‘uluslararası İslami seferberlik’ başlatılması gerekmektedir. Her ülke için belirlenecek akademisyenler, din âlimleri bu ülkelere gönderilip, Dışişleri Başkanlığı ile irtibatlı olarak ülkeleri din hizmetleri yönüyle çalışmak gerekmektedir.
Diyanet, sadece Türkiye’nin diyaneti değildir. Tüm İslam dünyası, gönül coğrafyamızın gözü Diyanet İşleri Başkanlığımızda ve Türkiye’dedir. Uzakdoğu’dan Avrupa kıtasının bazı sınırlarına, Pasifik’ten Sibirya’ya, Amerika’dan Afrika’nın her karış toprağına kadar İslam’ın sahih ve yeni dilini taşımak mecburiyetimiz bulunmaktadır.
Bu yeni dili oluşturmak için Diyanet İşleri Başkanlığımızın işin içerisinde olacağı bir ‘Uluslararası İslam Üniversitesi’nin kurulması, dünyadan ve Türkiye’den alanlarında ileri seviyelerdeki hocaların bu üniversiteye davet edilerek, din alanındaki her konuda uluslararası düzeyde kadrolar yetiştirecek kürsüler oluşturulması gerekmektedir. Peygamberler şehri Urfa böyle bir üniversitenin kuruluşu için tartışılması gereken merkezlerden birisi olacaktır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)