Beril Dedeoğlu

Darbeler, tarih boyunca hangi ülkede gerçekleştirilmişse, o ülkenin öncelikle doğal siyasi ve sosyal akışını tahrip ederek istikrarsızlıklarını kronik hale getirmiştir. İstikrarsızlık konuları kronik hale geldikçe de darbeyi gerçekleştirenler iktidarlarının meşruiyetini sağlayabilmişlerdir.

Otoriter ve/veya monarşik sistemlerde darbe, toplum iradesine dayanmayan bir iktidarın, yine toplum iradesine dayanmayan bir başka ele geçmesini ifade eder. Bu tür darbelerde bile son derece çalkantılı dönemler yaşanır. Ancak seçimler gibi barışçıl araçlarla ve seçmen iradesiyle oluşmuş iktidarlara karşı yapılan darbelerin yarattığı sarsıntılar çok daha keskin ve sarsıcı olur.

Hemen her darbede askeri araçlar kullanılır ve yine hemen her darbe bir süreci ifade eder. Süreç, askeri araçlara baş vurmadan önce ya iç karışıklık ya da iç savaş gibi darbe yapılmasını haklı gösterecek koşulların önceden yaratılmasını kapsar. Bunun yanı sıra ya ekonomik çöküntü ortaya çıkarılır ya iktidarın yerinden edilmesini meşru gösterecek itibarsızlaştırmalar yapılır ya da siyasi cinayetler ve suikastlar düzenlenir. Tüm bunlara direnen iktidarlar çıktığında da son aşamada eli silah tutanlar sivil siyasetçileri bertaraf eder.

Yine hemen tüm darbelerin uluslararası destek aldığı bir zemini bulunur. Darbeler ihtilallerden farklı olarak yepyeni bir yapı kurma amacında olmadığından, sadece iktidarın bertaraf edilmesiyle ülkenin bir yoldan diğer bir yola alınması amaçlanır.

Yönü değiştirme baskısı

Soğuk Savaş yıllarında, dünyanın birçok yerinde yaşanmış olan darbelerin nedenlerini açıklamak daha kolay oluyordu. Bir ülkenin ‘Batı’ ya da ‘Doğu’ bloklarının birinden uzaklaşma eğilimi doğuyorsa veya blok liderlerinden birinin ‘çıkarları’na uygun davranmayan bir yönetim varsa, darbe en pratik çözüm olarak görülüyordu.

Soğuk Savaş sonrası küresel sistemde ise durumu bu netlikle açıklayabilecek bir yapı söz konusu değil. Bununla birlikte, darbelerle ülkelerin yerini tayin etme arasındaki bağın hâlâ devam ettiği ileri sürülebilir.

Bu çerçevedeki başlangıç noktasını Arap ayaklanmalarının oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Arap ayaklanmalarının başlangıcında, otoriter rejimlere karşı toplumun demokratik talepleri olarak görülen eylemler, bir süre sonra ‘istenmeyen eğilimler’ olarak görülmeye başlanmıştı. Başta Batılı ülkeler olmak üzere sistemde etki yaratan hemen tüm büyük güçlerin ortak değerlendirmesi, bu ayaklanmalar sonucunda ortaya çıkacak iktidar yapılarının ne olacağına yoğunlaşmıştı. Sonuç olarak ise İslami referanslı eğilimlerin iktidara geleceği öngörüsüyle önce NATO yoluyla Libya’ya, ardından da darbe yoluyla Mısır’a müdahale edilmişti.

İslam toplumlarının tarihsel deneyimler nedeniyle, iktidarlarının aksine ‘Batı’ya olan güvensizlikleri yüksek olduğundan, olası yeni yönetimlerin ‘Batı karşıtı’ olacağı düşünüldü ve müdahaleler yapılarak bu ülkeler yeniden ‘Batı’nın stratejik müttefiki haline getiriliverdi. Ayaklanmaların Suriye ayağında ise yönetimde bir değişim gerçekleşemediği için, darbe yapılmasını gerektirecek bir durum yaşanmadan var olan iktidarın desteklenmesi tercih edilmişti.

Türkiye’yi söz konusu ülkelerle aynı kefeye koymak mümkün olmasa da Akdeniz’deki stratejik mücadelede Arap halklarının taleplerini dillendiren ve bir bakıma benzer kaygıları taşıdıkları için iktidara gelebilmiş bir partinin liderliğindeki ülke olarak ‘oyun bozucu’ olarak görülmüştü.

Baskıya direnme süreci

Türkiye’deki darbeler, siyasi tarihinde epeyce yer tutmakla birlikte, 15 Temmuz’a uzanan sürecin öncekilerden bir dizi farklılıkları olduğunun belirtilmesi gerekir. Hemen her darbenin bir süreç olduğu hatırlanırsa, Türkiye’de 15 Temmuz sürecinin daha önceden yaşananlarda olduğu gibi öncelikle ‘terör’ ile başladığını söylemek mümkün. Ancak bu kez terörün iki farklı yerden geldiği ve Türkiye’yi adeta iki ateş arasında bıraktığı belirtilmeli. Bir yandan PKK, diğer yandan DAEŞ terörü, Türkiye’nin iki açıdan sınanmasına ancak tek bir yol izlemesine neden olacak bir yolu zorladı. PKK, Türkiye’yi Irak ve Suriye’ye müdahaleye teşvik ederken, DAEŞ bu müdahalenin ‘Batılılar’ yanında yer almamasına yönelik davette bulundu. DAEŞ’le mücadele adeta Türkiye’deki iktidarın ne kadar dini referanslı siyaset ürettiğini test etmeye yönelik bir sınava dönüşürken, PKK da ‘Batı’ ile ilişkilerinin bir diğer göstergesi haline geldi.

Türkiye, uzunca bir süre bu iki örgüt yoluyla tutulduğu baskıya direndi. Diğer bir ifadeyle ‘terör’ aracılığıyla sevk edildiği yola girmekten imtina etti. Bu direncinin sonunda ise iktidar, iç karışıklık, hukuksal yaptırımlar, ekonomik baskılar gibi bir dizi olayla karşı karşıya getirildi; sonunda da darbe girişimi gerçekleştirildi.

Daha önceki darbelerden farklı olarak Türkiye’de ilk kez devletin tüm kurum ve kuruluşlarında darbe gününe hazırlanmış kesimlerin siyasi iktidarı devirme sürecine tanıklık edildi. Yine daha öncekilerden farklı olarak, askeri unsurların tümü bu sürece dahil olmadılar. Yaşamsal farklılık ise her kesimden insanın sokaklara çıkarak bedenlerini silahlara siper etmeleri oldu. İlk kez, Türkiye askeri, Türkiye yurttaşlarına ateş etti; bu da darbenin bir girişim olarak kalmasını sağlayacak en güçlü tepkiyi harekete geçirdi.

15 Temmuz girişiminin önceki darbelerden bir diğer farkı ise hedefiyle ilgili oldu. Söz konusu gece olanlar hatırlanırsa, darbecilerin tüm ülkedeki kurumları zapturapt altına almak gibi amacı olmadığı, hedefin sadece Cumhurbaşkanı’nı derdest etmek olduğu düşünülebilir. Tıpkı Mısır’daki gibi cumhurbaşkanının yakalanması, kamuoyuna açık uzun yargılamalardan geçirerek itibarsızlaştırılması ve böylece darbenin ne kadar gerekli olduğu yolunda geniş toplumsal kesimlerde meşruiyet sağlanması amaçlanmış gibi.

Geniş kesimlerde meşruiyet aranmasının nedeni ise darbe yapanların yeniden oy isteyecekleri kesimin, derdest ettikleri iktidarın oy aldığı kesim olmasından kaynaklandığı ileri sürülebilir.

Darbe girişiminin önlenmiş olması, ‘içeride’ yapısal önlemler alınması gereğini unutturmaya yetmiyor. Ancak darbenin önlenmiş olması, dış dünyanın Türkiye’ye bu yolla yön verilemeyeceğini göstermesi bakımından son derece önemli; silah yerine diyalog tercihi, muhakkak ki başkaları açısından da daha düşük maliyetli.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)