Beril Dedeoğlu

Irak Kürt Bölgesi Yönetimi (IKBY), İran’ın bayramın birinci günü Küçük Zap Suyu’nu tümüyle kestiğini duyurdu. İran bu kesintinin nedenini, yapımı biten Serdeşt Barajı’na su toplanması olarak gösterdi. Suyun kesilmesiyle Kuzey Irak’taki Dokan Barajı’nda su seviyesi düştü; Süleymaniye ve Kerkük başta olmak üzere ciddi sıkıntılar baş gösterdi. Bunun üzerine IKBY, Küçük Zap Suyu’ndan aslında en fazla Irak merkezi hükumetinin yararlandığını, sıkıntının devam etmesi halinde, merkeze giden hattın kesilerek suyun IKBY ihtiyaçları için kullanılmasının kaçınılmaz olacağını açıkladı. Bu açıklama, İran’ın Kürdistan bölgesini ya da Barzani yönetimini cezalandırmak için attığı adımın, sonuçta Bağdat yönetimi ile Tahran’ı karşı karşıya getirme ihtimaline işaret etti.
İran’ın su ile ilgili bir konuyu sorun olarak Erbil’in önüne koyması, IKBY’nin bağımsızlık referandumu için tarih vermesiyle yakından ilgili. Fakat İran’ın su konusunu yeniden sorun olarak bölge dengelerinin gündemine yerleştirmesinin tek nedeni, IKBY’ye yönelik bir yaptırım değil.

Trump’la konumu değişen İran
Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte, ABD’nin ‘öteki’lerinden birisi İran oldu. Henüz doğrudan yaptırımlar söz konusu olmasa da bu ülkenin Irak ve Suriye ile Körfez bölgesi ve Yemen üzerindeki etkisinin daraltılmasına yönelik girişimler başladı. Bu arada ülkede terör eylemleri arttı ve Katar krizi yaşandı. Tam da ‘Batı’ ile ilişkilerin geliştirilmesini savunan Ruhani’nin yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi sonrasında ABD’nin İran’ı geri çekilmeye zorlaması, Tahran yönetimini yeni arayışlara soktu.

Bu gelişmeleri, Irak ve Suriye rejimleri üzerinden Rusya ile ABD’nin zımni anlaşmaları ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. Irak ve Suriye yönetimlerinin bir süre daha iktidarda kalmalarına razı olan ABD’nin bunun karşılığında söz konusu hükumetlerin İran ile aralarına mesafe koymalarını istemiş gibi.

Bu noktadaki hassas mesele, DAEŞ’le mücadele ederken İran’ın alan açmasına izin vermeyecek bir düzen sağlanmasıyla ilgili. Hem ABD hem de Rusya için DAEŞ’in bitirilmesi ortak beklenti. Fakat DAEŞ sonrası üstünlüğün bölgedeki diğer devletlerden herhangi birine geçmemesi konusunda da aralarında bir uzlaşı söz konusu. Bu çerçevede ABD’nin, PKK-YPG yoluyla Türkiye’yi, Ürdün yoluyla da İsrail’i ‘geride tutma’ çabası sergilediğini, Rusya’nın da İran’ı dizginlemeye çalıştığını söylemek mümkün.

Bu arada belirtmek gerekir ki hem bağımsız Kürt devleti kurulması ihtimali hem DAEŞ tehdidi hem de ‘oyunun kenarında tutulma’ baskıları Türkiye ile İran’ın ortak kaygıları. Ancak bu ortak kaygılar iki ülkenin işbirliği yapmalarını sağlayacak koşullar yaratmamış durumda. Tam tersine İran, Türkiye’nin terör ve ABD baskıları altında kalıp geri çekilmesi ve bu alanın kendisi tarafından doldurulması siyasetini güttüğünden, taraflar işbirliği yapamayacak kadar rakip hale geldiler.

Yeni sorun ihraç eden İran
ABD ile Türkiye arasında, Suriye Kürtlerinin silahlandırılması nedeniyle ortaya çıkan anlaşmazlığın, Rusya tarafından son derece başarılı bir şekilde değerlendirildiğini belirtmek gerekiyor. Rusya, Türkiye’nin Suriye sorunsalının dışında kalmaması için uğraşan oyuncu durumunda; ABD’nin Irak’taki gibi Suriye’de de üs gibi kullanabileceği bir Kürdistan bölgesi yaratılmasını istemiyor.
Rusya’nın bölgedeki ABD varlığının çerçevesini belirlemede Türkiye ile olan yakınlaşmasının, İran tarafından pek memnuniyet verici olarak karşılanmadığını söylemek mümkün. Tam da bu nedenle İran, IKBY ile yaşanan su sorununu Türkiye’ye sıçratma eğilimine girmiş olabilir. İran Cumhurbaşkanı, çölleşmeyle ilgili bir uluslararası konferansta Türkiye’nin Dicle ve Fırat üzerine 22 adet baraj yapmakta olduğunu belirterek, bölgedeki ‘su’ sorununun esas sorumlusunun Türkiye olduğuna işaret etti.

Türkiye’nin barajlarının doğrudan İran’ın su sorununa bir katkısı olmadığından, Ruhani bu barajların İran’daki toz fırtınalarına neden olduğunu ifade etti. Ancak aynı konuşmasında, Türkiye ve barajlar konusunun en fazla Irak ve Suriye’yi ilgilendirdiğini ima ederek, geçmişte yaşanan sorunları hatırlattı.

1973’te Fırat üzerine yapılan Keban Barajı, Suriye ile Türkiye arasındaki ‘su sorunu’nun başlangıcını oluşturdu. O günden bugüne kadar Dicle,
Fırat ve Asi nehirleri Suriye ile Türkiye arasında ciddi krizlerin nedenini oluşturdu. Sınır aşan sular konusunda kaynak ülkenin yaptığı düzenlemeler, aşağı havza durumundakilerin tercih edebileceği durumlara da karşılık gelebilir. Kanada’nın yaptığı barajların ABD tarafından desteklenmesi, buna bir örnek durumundadır. Ancak ülkeler arasında dostane ilişkiler yoksa, sınır aşan sular çatışma nedeni olacak kadar önemli sorunlara işaret eder. Üstelik, ilişkileri dostane olmayan ülkeler arasında ‘su sorunu’ tek sorun olarak ele alınmaz; tarihteki örneklerinde olduğu gibi su sorunu, terör sorunu gibi ikinci bir mesele ile birlikte şekillenir.

Türkiye-Suriye arasında savaşa yakın hal noktasına varan gerilimin konusu ‘suya karşı terör’ şeklinde olmuştu; anlaşılan bugün İran’ın yaptığı hatırlatma da yine iki kardeş kavramın yeniden gündeme geleceğini ima ediyor.

Yeniden eski sorunlar dönemi
Soğuk Savaş sonrası dönemin ilk evresinde, ortaya yeni ve küçük devletlerin çıktığı ‘ayrılma’ savaşları yaşanmıştı. Dönemin ikinci evresinde, devletlerin gücü sistemi belirleme kapasitesi açısından erozyona uğramış ve küreselleşme daha etkili olmuştu. Dönemin üçüncü evresinde, terör de küreselleşmiş ve Rusya’nın önce Kırım’ı ilhak edip ardından Suriye’ye müdahalesine kadar da sistemi belirleyen dinamik devletler kadar devlet dışı oyuncular olmuştu.

Bugünse yeniden ‘devlet’lerin güçlenme evresi yaşanmakta ve Soğuk Savaş’ın bazı eğilimleri yeniden güçlenmekte. Bu eğilimler, sınırların güvenliği, kıta sahanlığı, toprakların bütünlüğü gibi jeostratejik kaygıların güçlenmesi, enerji kaynak ve yollarının yeniden denetim altına alınması gibi enerji jeopolitiğinin gündeme gelmesi ile ‘kıt kaynakların paylaşımı’ meselelerinin keskinleşmesi olarak sıralanabilir. Söz konusu konular ile devletin yeniden belirleyici hale gelmesi birleşince, güç kullanma meşruiyetinin de yeniden devlete geçmesi söz konusu olmakta. Terör, iç savaş ya da sivil çatışmalarla halkların halkları tehdit etmesi yerine, devletlerin devletleri tehdit ettiği bir döneme girildiği söylenebilir. Hal böyle olunca da insanlık tarihinin neredeyse başından beri süregelen ‘eski’ sorunların yeniden gündeme gelmesi kaçınılmaz görünmekte.

 

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)