1897 yılında Washington’daki Osmanlı Başkonsolosumuz Münci Bey, II. Abdülhamid Han’a gönderdiği bir raporunda; “Amerika’da halkın çoğunun gözleri kapalıdır, kendileri göremez. Nazar ve dikkatlerini, parlak nutukların etkisiyle belirlerler. Özellikle muhakemeden mahrumdurlar, kıyas yapamazlar. Bu sebeple, gerçek hikâyesine vakıf olamadıkları hadiseler hakkında; güzel vaatler ile kötü icraatlar arasındaki tenakuzun farkına varamadıkları için, dini de kullanarak yapılan propaganda ile Amerikalılar harekete geçer. Bu da Hz. İsa’nın temsilciliği yerine, İblis’in vekilliği görevini ifa eden hatiplerin bekledikleri neticeyi sağlar ve sonuçta Amerikan hükumeti gözünü kestirdiği yerleri ilhak etmek üzere harekâta başlar…” demektedir ki sadeleştirerek aktardığımız bu tespitleriyle, daha o tarihte Anglo-Amerikan cibilliyetinin ne olduğunu çarpıcı bir surette ortaya koymaktadır…

Wasp dediğimiz Amerikan DNA’sı, son yüzyıl içerisinde Siyonizm’in sosyal genetik mühendisliğine de maruz kalarak formatlanmıştır. Ve çıkar alanları üzerinde bulunan ne kadar kavim kabile, devlet millet varsa, saygısız iri gövdesiyle bunları ezip geçmekte hiçbir insani, ahlaki mahzur görmemektedir.

ABD sivil kurumları da açık veya örtülü istilaların meşruiyetini üreten, hem iç kamuoyunda hem hedef ülkelerde psiko-sosyal manipülasyonları organize eden yapılarıyla insanlık haysiyeti için ciddi bir sorun teşkil etmektedir.

Yeni Moğol istilası…

Şüphesiz ABD bir süper güçtür; lakin büyük devlet değildir. Güce tapan ve sadece ondan anlayan zihniyetiyle insanlık âlemi için bir tehdittir. İddia ettikleri gibi üçüncü Roma değil ancak yeni bir Moğol İmparatorluğu’dur. Fark şudur ki; ABD, tevarüs ettiği Anglosakson cibilliyetin hile ve desise tarafını ‘büyük diplomasi sanatı’ şeklinde takdim etmekte; dünyanın geri kalanının; zulmüne felah gözüyle bakmasını beklemektedir. (Irak, Afganistan vs.)

Burada, sadece son yarım asır içerisinde toprağa gömdüğü canların, çökerttiği yuvaların, dışarıdan ve içeriden teslim alıp başına bela sardığı ülkelerin bilançosunu vermeye, bana ayrılan sayfaların takati yetmez; ama nereye kadar?

Şair Eşref’in dediği gibi:

“Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi;

Git gide zulmetmeye elde ahali kalmıyor…

Muzır bir maksat…

Wasp-Siyonist ittifakın ana menfaat güzergâhı üzerinde hatta merkezinde Osmanlı bakiyesi ülkecikler ve imame konumundaki Türkiye bulunmaktadır.

Selefi Britanya İmparatorluğu’nun; ‘Pitt Siyaseti’ni terk edip yağmadan aslan payını alma siyasetini devreye soktuğu 1878’den 1945’e kadar yaptığını üstüne katarak devam ettiren ABD için, hedef ülke Türkiye’deki en kullanışlı zemin, şüphesiz etnik ve mezhebi fay hatları olmuştur. Bu babda çok sayıda numarayı devreye soktuğunu ama istediği sonucu alamadığını biliyoruz. Lakin dostluğunun(!) esrarını deşifre mahiyetinde yakın plan iki numarasını hatırlatmakta bir mahzur olmasa gerektir. Ki şu günlerde sahaya inmemizi gerektiren problemin köklerine dair ibretlik iki hadise hafızalarda canlanmış olsun.

Emekli Korgeneral Faruk Güventürk’ün 1960’lı yıllarda görev bölgesi Diyarbakır’da şahit olduğu ve raporladığı olaylar çok ilginçtir.

Tarih ve Medeniyet dergisinin 51. sayısında Gazanfer Şahin imzasıyla neşredilen rapordan ilgili kısmı nakledelim:

“1965 senesi Ağustos’unda Diyarbakır Pirinçlik’teki Amerikalıların radar üs komutanlığına gittim. Amerikalı komutanın odasında gördüğüm manzara şu idi:

Komutanın arkasında ABD Başkanı Johnson’ın resmi ve masanın yanında da Amerikan Bayrağı olduğu gibi, duvarda da üzerinde büyük harflerle Kürdistan/Ermenistan yazılı büyük bir harita asılmıştı. Derhal radar komutanı albaya şöyle dedim:

‘Burası Türkiye Cumhuriyeti’dir. Madem müttefikiz, bizim cumhurbaşkanı ve kurucumuz olan Atatürk’ün de resminin asılması, Amerikan Bayrağı’nın yanına bir de Türk Bayrağı’nın konulması gerekir. Bundan başka Türkiye’de ne Kürdistan ne de Ermenistan yoktur. Kürtler tamamen öz vatandaşlarımızdır. Bu sebeplerden dolayı muzır bir maksat için asılmış olan bu haritayı tasvip etmediğimden, size yapmak istediğim ziyareti iptal ediyorum…”

Raporu devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a arz eden Güventürk Paşa, aynı görev bölgesinde çok daha ilginç faaliyetleri tespit etmiştir:

“7. Kolordu Komutanlığı’na yeni geldiğim sırada, 2. Ordu emrinde iki saat kaldıktan sonra kolordu emrine giren bir İngiliz tuğgeneralin komutasında olan karışık bir tugay Diyarbakır bölgesine geldi. Bu tugayın içinde bulunan Amerikan subay ve personelini, ayrıca kolordu bölgesine yayılmış bulunan gönüllü Amerikan hemşirelerini gizlice incelettim. Bunların hepsinin, tamamen görevleri haricinde olmak üzere halkla ilişki kurduklarını ve onlara Türkleri sevip sevmediklerini, durumlarından memnun olup olmadıklarını sorduklarını tespit ettim.

Bunlardan başka, balık ve dağ keçisi avı bahanesiyle çeşitli rütbelerde Amerikan generallerinin de o bölgeye geldiklerini, halkla konuştuklarını, hangi madenlerin bulunduğuna dair araştırma yaptıklarını; gezdikleri yerlerden numune toprak aldıklarını; Türk birliklerinin nerelere yerleştirildiklerini tahkik ettiklerini tespit ettim. Sayın Cumhurbaşkanım, edindiğim kanaat odur ki müttefikimiz olan Amerika bize kendi çıkarlarının dışında hiçbir zaman dost değildir. Hiçbir zaman tatminkâr olmayan maddi yardımları ile bizi oyalamakta, fakat günün birinde sanayileşmiş, nüfusu artmış bir Türkiye’nin ister istemez Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin dışına çıkıp petrol sahalarında ve Ortadoğu bölgesinde bir hâkimiyet kuracağından endişe ettikleri için Güneydoğu bölgesinde tampon olacak ve her zaman kolaylıkla sömürecekleri bir Kürt Devleti’nin kurulmasını arzu etmektedirler…”

Metalib-i milliyemiz şudur!

Güventürk Paşa’nın raporunu yazdığı tarihten bir 45 sene öncesine gittiğimizde de gördüğümüz şudur:

ABD resmi temsilcileri Kürt önde gelenleriyle, kurduracakları Diyarbakır merkezli Kürt Devleti’nin mahiyeti üzerine görüşme yapmışlardır. Detayları Kürt Mecmuası’nda neşredilen görüşmeyi kısmen sadeleştirerek paylaşıyorum:

“4 Ağustos 1919 Pazartesi günü Amerikan araştırma heyetine başkanlık eden Dr. Kraine cenapları tarafından, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin seçtiği görüşme heyetinden eski polis müdürü Halil, Doktor Şükrü Mehmed Sekban, Babanzade Şükrü (Ord. Prof. Dr. Şükrü Baban, iktisatçı) beyefendiler saat onda Amerikan sefarethanesine davet olundu.

Dört zattan müteşekkil olan heyet, temsilcilerimizi kabullerinde tercümana hacet olup olmadığını sordular. Cevaben Fransızca görüşmek mümkün ise ihtiyaç olmadığının söylenmesi üzerine tercümansız olarak 40 dakika süren karşılıklı görüşme başladı.

Görüşmenin başlıca noktaları; bütün arkadaşlarımız, kulüplerimiz tarafından anlaşılmak üzere aynen şöyle gerçekleşti:

Amerikalıların; ‘Metalib-i milliyeniz (milli istekleriniz) nedir?’ sualine; 25 Mart 1919 tarihi ile heyet-i murahhasamız reis-i muhteremi Şerif Paşa vasıtasıyla Paris Sulh Konferansı’na ve burada bulunan çeşitli devletlerin komisyonlarına verilmiş olan muhtıralarımızdaki esaslar çerçevesinde, yani Wilson prensipleri dairesinde Kürt millet-i necibesinin de kendi kaderine bizzat hâkim olmak ve atalarından miras olan Kürdistan kıt’asında hiçbir gün baskıya maruz kalmamak emelinde olduğu; denilerek cevap verildi.

O halde Şerif Paşa’nın müdafaa ettiği metalib-i milliyeyi müdafaa ediyorsunuz?

Evet. Fakat Paşa’nın muhtırası ile bizim muhtıramız esas itibari ile bir ise de Paşa’nın muhtırasındaki metin ile haritası arasındaki farkı nazar-ı dikkatinize arz ederiz. Burada belirtilen Kürdistan’ın kuzey hududu, milli emellerimizi tatmin edecek derecede ise de haritadaki değişikliğin bizim muhtıramızdaki doğu hudutları dikkate alınarak düzeltilmesini rica etmiştik.

(Bu esnada Amerikalılar, kuzey sınırımızın arzumuz dahilinde tashih edilmesini kaydetti.)

Diğer hudutlar konusunda sizinle aynı görüşteyiz; denildi.

Karadeniz’le münasebet-i ticariyeniz olmayacağı cihetle Irak coğrafyasıyla münasebette bulunacaksınız? sualine;

Her ne kadar Dicle ve Fırat nehirleri vasıtasıyla Irak ve Hind deniziyle münasebette bulunmak mümkün ise de bu; ihtiyacımıza kifayet etmeyeceği gibi Avrupa ile münasebetimiz ve iktisadi gücümüzün gelişmesi için behemehal Bahr-ı Sefid (Akdeniz) de bir liman sahibi olmaklığımızı konferansta talep etmiştik, denildi.

Nereyi istiyorsunuz? sualine;

İskenderun körfezinde Yumurtalık Limanı (Burası da ayrıca komisyon tarafından kayd ve tespit edildi) ve denildi ki her ne kadar Birecik ile İskenderun arasında birçok Kürt köyü mevcut ise de buralarda çoğunluğu oluşturamadığımız için bu yerler Kürdistan’a dahil edilmemiştir. Çünkü Kürdistan hududunu Wilson prensiplerine harfiyen riayet ederek yeniledik.

Merkez idaresi olarak nereyi ittihaz edeceksiniz? sualine;

Diyarbekir; dedik.

Diyarbekir pek kenarda kalmaz mı? sualine;

Diyarbekir şehri merkez olmak için lazım gelen bilcümle vasıflara ve şartlara sahip olduğu için orasını tespit ediyoruz. Bununla birlikte bu mesele gelecekte yeniden ele alınacaktır, denildi.

Kürdistan’ın ahvali iktisadiyesi (ekonomik durumu) nedir? sualine;

Başlıca ziraattır. Ufak tefek sanayi erbabı da vardır. Yolları ve nakliye vasıtaları bulunmadığı için pek acınacak bir vaziyettedir, denildi.

Bu sene mahsulat ne haldedir? sualine;

Arazi mümbit ve mahsuldar; ziraat edilen yerlerde mahsulatın şayan-ı memnuniyet olduğu mütalaası dermeyan edildi.

Musul’un Kürdistan’a dahil olup olmadığı? sualine;

Nefs-i Musul (Suriçi Musul) şehrinde Araplar da sakin ise de etrafı çoğunlukla Kürt olduğundan Kürdistan’dan sayılması lazım gelir, denildi.

Biraz da Süleymaniye’de teşekkül eden Kürt hükumetinden bahsettikten sonra İran’daki Kürtlerden, toplam nüfusun miktarından sual edildi.

Memalik-i Osmaniye’de dört beş milyon ve İran’da üç dört milyondan ziyade Kürt olduğu söylendi.

Ermenistan’da (Erivan) kalacak Kürt azınlık ne olacak? sualine; Ermenistan’daki Kürtlerin Kürdistan’a, Kürdistan’daki Ermenilerin de; arzularıyla Ermenistan’a naklinin mümkün olacağı cevabı verilmiş ve bunu müteakip görüşme sona ermiştir ve Amerikalılarla gerçekleşen bu görüşme temsilcilerimiz üzerinde güven uyandırmıştır.

Hangi hükümetin mandasını istediğimiz bizden sual edilmedi.” (Kürdistan Mecmuası; 29 Teşrin-i evvel 1335 / 29. 10. 1919; Sayı 15; Sf.190-192)

Dostluğu daha kötü…

Bu görüşmeden yaklaşık dört sene sonra Lord Curzon’un Lozan görüşmelerinde, Kürdistan taslağı üzerindeki çalışmalar esnasında; “Hiçbir Kürt kendi aşiretinden ötesini temsil edemez!” sözü şüphesiz ki aşiretten (feodal yapı) ulusa geçmenin imkânsızlığına bir vurgu ve Kürtlere; önce siz şu aşiret meselenizi bir halledin, sonra bakarız; şeklinde bir sinyalden başka bir şey değildir…

Kürdistan’ın patronu; Şerif Paşa ve ait olduğu aşiret mi, Dr. Şükrü Sekban mı, Barzani mi, Talabani mi ya da diğer hangi aşiret olacaktır?

Nitekim 1970’li yıllarda kurdurulan PKK’nın; kısa bir zaman sonra bölgedeki Kürt aşiretleri ayrım gözetmeksizin hedef alması, bu vadide değerlendirilmelidir.

Mesele şudur: Bizim için ABD’nin dostluğu, düşmanlığından daha ürkütücüdür. Türkiye bu sahte paradigmayı redakte etmelidir.

Samuel Huntington, çağın en çok tartışılan kitabında enteresan şeyler söylemekte; redaksiyonu adeta bizim adımıza yapmaktadır:

“Türkiye, İslam’ın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey gelişmişliğe, milli birliğe, askeri yetenek ve geleneğe sahiptir. Gelgelelim; M. Kemal’in Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türk Cumhuriyeti’nin bu rolü Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralmasını önlemiştir…

Bununla birlikte; Türkiye kendini yeniden tanımladığı takdirde ne olur? Türkiye bir noktada Batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batı’nın temel İslami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihi rolü yeniden üstlenmeye hazır hale gelebilir.” (Samuel Huntington; Medeniyetler Çatışması; sf. 263; yayımlanma tarihi: 1996; Türkçe baskısı: 2012; Okuyanus Yay. İst.)

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)