BERİL DEDEOĞLU

Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerine bir arada bakıldığında, birbiriyle çakışan ve çizgisel (lineer) bir seyir olmadığı gözlenir. 1945’ten günümüze kadar Türkiye’nin hem Avrupa ülkeleriyle hem de ABD ile ilişkileri inişli çıkışlı oldu. ‘İyi’ ile ‘kötü’ arasında gidip gelen bu ilişkilerde ilginç olan ise Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin kısmen daha iyi olduğu dönemlerde, Avrupa ile kötü olması. AB ve ABD ile Türkiye’nin ilişkilerini ‘iyi’, ‘kötü’ ve ‘normal’ olarak sınıflandıran bir grafik yapıldığında, 1958’den günümüze kadarki dizgi, ortaya adeta bir DNA örgü modeli koyuyor.

Söz konusu durum, Türkiye’nin ABD veya AB ile ilişkilerini ele alırken aynı zamanda onların ikili ilişkilerinin de ele alınmasına olan ihtiyacı göstermekte. Bununla birlikte, bazı dönemlerde Türkiye’nin eşzamanlı olarak hem AB hem ABD ile ilişkilerinin bozulduğu da söylenmeli.

1958-1962 darbe dönemi, 1973-1974 Kıbrıs meselesi, 19911993 Birinci Körfez Savaşı ve 2011 sonrası Suriye krizi dönemleri, hem AB hem de ABD ile ilişkilerin bozulduğu dönemler için örnek verilebilir. Bu arada belirtmek gerekir ki, her darbe döneminde Avrupa ile Türkiye’nin ilişkisi olumsuz bir seyir izlemiş; ancak ABD ile ilişkiler bu konuda farklı seyretmiştir. Örneğin 1980 darbesi sırasında ve sonrasında Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri en kötü döneme girerken, ABD ile ilişkilerde en parlak dönem yaşanmıştır.

Buna karşın, Türkiye’nin hem ABD hem de Avrupa ile ilişkilerinin 1960 sonrası eşzamanlı olarak bozulduğu ikinci örnekse 15 Temmuz darbe girişimi dönemi olmuştur.

Esas rekabet

Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerine birlikte bakıldığında görülen tablo, aslında bu iki oyuncu arasındaki stratejik tercih farklılıklarını anlamaya hizmet eder. Soğuk Savaş yıllarında birlikte oldukları varsayılan aynı tarafın oyuncularının, esasen keskin bir rekabet sürdürdükleri söylenebilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD sayesinde kurtulan Batı Avrupa, bir süre sonra bu kurtarılışının pek de hayırlara vesile olmadığını anlamıştı. Zira, Avrupa güvenliğini ABD’ye teslim etmek durumunda kalmış, sömürgelerini kaybetmiş, tek genişleyebileceği Doğu Avrupa’nın da ‘düşman’ saflarında kaldığını görmüştü. Başlangıçta, Batı Avrupa’nın yeniden kalkınmasında büyük rol oynayan ABD, Avrupa’ya yatırdığı sermayeye kendi denetimi dışında başka bir ortağın katılmasını da sürekli engellemiş; Batı Avrupa’yı dar bir alana sıkıştırmıştı.

Soğuk Savaş sonrasında ise AB, ‘bendini yıkma’ girişimlerine hız vermiş ve hızla Doğu’ya açılmayı denemişti. ABD ise bu açılımın ekonomik ve siyasi yükünü AB’ye yükleyip, stratejik yükünü kendisi omuzlamıştı. Bunun en büyük delili, her AB adayı ülkenin önce NATO üyesi olması şeklinde gösterilebilir. Ancak belki daha önemli delil, Balkanlar’da aranabilir. Balkanlar’daki savaşım döneminde ABD uzunca bir süre beklemiş, AB’nin “Benim bölgem, ben hallederim” çıkışının sonuçlarını izlemiş, sonra da Kosova’ya en büyüklerden biri olan NATO üssünün kurulmasını sağlayacak altın vuruşları yapmıştı.

Daha yakın geçmişe bakarsak, Obama ABD’sinin AB’yi ısrarla ‘piyasa ortağı’ haline getirmeye çalıştığı ve ABD-AB Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzalamaya ittiğini görebiliriz. Ayrıca ‘öteki’ ilan edilen Rusya’dan Gürcistan ve Ukrayna’nın koparılması projesine AB dahil edilmiş, ‘özgürlükler vaadi’ sunması sağlanmıştı. Sonuçta Rusya, Ukrayna ve Gürcistan’dan ‘parça’ koparmış, ABD değil ama AB ile adeta hasım haline gelmişti.

AB ve ABD için, farklı gerekçelerle, imdada yetişen ise ‘Arap Baharı’ olmuş, rekabetin Avrupa dışına taşınması için fırsat sunmuştu. Ancak taraflar bu süreçte de işbirliğini geliştirememişler ve ikinci Obama döneminde kazanan Rusya olmuştu. Rusya, hem ABD’nin terk ettiği eski müttefiki devlet ve gruplarla bağlarını güçlendirmiş hem de AB’yi kendisiyle bozulan ilişkileri açısından bir tür teste tabi tutmuştu.

Sonuç itibarıyla AB böyle bir teste girmedi ve hem ABD hem de Rusya’ya net yanıt veremedi. Bunun üzerine Trump ABD’si ile Putin Rusya’sı Avrupa’yı devreden çıkardı.

Kullanılan olmayı reddetmek

Büyük haritadaki bu gelişmeler, bölgesel güçlerin de sınandığı bir ortamı ifade eder. Türkiye’nin söz konusu panoramadaki stratejik değeri düşünüldüğünde, her bir oyuncunun ne talep edebileceği de anlaşılabilir.

AB, aralarında Avrupa’yı dışlama konusunda anlaşmış olan Rusya ve ABD yerine, Türkiye’nin Avrupa’yı Ortadoğu’ya taşımasını istedi. Bu, eşzamanlı olarak hem ABD hem de Rusya ile Türkiye’nin sorun yaşaması demekti; Türkiye reddetti.

Ret gerekçesi gayet netti. Türkiye, ABD ve Rusya’ya rağmen kendisi üzerinden AB’nin Ortadoğu’ya ‘sorunsuz’ açılımını sağlayacak ise o zaman önündeki AB engelinin de kaldırılmasını talep etti. Ne yazık ki AB, “Üyeliğe hayır; ama görevde ortaklık” dedi.

Öte yandan ABD ise Rusya’yı doğrudan karşısına almak yerine, Rusya’nın müttefikleri üzerinden bir güç mücadelesini tercih etti.

İlk önce Almanya’nın Rusya-İran hattını kesti, ardından Türkiye’nin Rusya ile ‘kavgalı’ olmasına çaba gösterdi, sonra yine Türkiye’nin ‘radikalleştiği’ni iddia etti, bu tutumuyla AB ile ortak bir nokta yakalanması hesabı yapıldı. İran ve İslami referanslı her ülke ‘öteki’ ilan edildi ve dövüş sahası da Suriye haline getirildi.

Dövüş sahası Suriye’de mücadelenin iki teması öne çıktı. Biri Kürt meselesi, diğeri ‘dindarlaşma’ oldu; ki 1980’lerden beri stratejik konularda elverişli olan bu iki konu, herkes tarafından kullanıldı. Türkiye’nin bu iki konudaki tutumu ise yurttaşlık meselesini çözemeyeceği öngörüsü ile 17-25 kalkışması, Kobani meselesi ve darbe girişimiyle test edilmeye çalışıldı.

Sonuç itibarıyla gelinen aşamada Türkiye, Kürtler ve radikal dini gruplar konularında tercihini yanlış yapmış ülke durumuna düşürüldü. Konu gerçekten Kürt kimliği ya da radikal eğilimler olsa ve yapıcı işbirlikleri önerilmiş olsa idi, Türkiye’nin bunları reddetmesi söz konusu olmayacaktı. Ancak anlaşılan o ki Türkiye, kullanılabilir oyuncu kılınmak istenmiş ve Türkiye de buna itiraz etmiş.

İtirazdaki ısrarın Türkiye için bir bedeli var; ancak Türkiye toplumu bu bedele razı olduğunu gösterdi. Hal böyle olunca, ABD ‘yeni mekanizma’ kurulmasını önerdi. Bu, ABD’nin Suriye’de gemiyi çevirme siyasetinde Türkiye’ye ‘Zeytin Dalı’ uzatma ihtiyacının göstergesi oldu. Ancak bu durum sürer mi ve AB-Türkiye ilişkilerine de olumlu anlamda sirayet eder mi, emin olmak kolay değil.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)