Metin Külünk

Terör, sadece bizim değil, tüm dünyanın en büyük problemidir. Her ne kadar bu söz klasik bir şekilde ifade edilse de üzerinde düşünüldüğünde, ulaşılan boyutların her biri farklı kapılar açmaktadır. Dünya üzerinde gelişen terör olayları incelendiğinde birkaç ise gerçek ortaya çıkmaktadır.

Terörün birinci boyutu, küreselleşmedir. Küresel terör, 1990’ların başından itibaren ortaya çıkan bir olgudur. Bunun en önemli nedeni ise Batılı devletlerin Doğu’ya yönelik yeni işgal hareketleridir. Batı, yaptığı katliamlar karşılığında kendi eliyle bir düşman üretmiştir. Bu düşmanın adı ‘küresel terör’dür. İşgal, yağma ve zulümle birlikte her türlü işkence ve kötü muamelenin ürünü olarak ortaya çıkan küresel terör, aynı zamanda Batı’nın işgal politikalarının gerekçesi olarak konumlandırılmıştır.

Batılı ülkelerin son 25-30 yıllık süreçte bir uluslararası politika olarak geliştirdikleri işgal ve istikrarsızlık politikaları hem terörü üreten hem de üreyen bu terörden nemalanan politikalar olarak karşımıza çıkmıştır. Batı, kendi putunu kendi üretip, acıktığında da kendi yer halde terörizmle mücadele etmektedir. Bugün El-Kaide ya da DAEŞ benzeri unsurların ortaya çıkışı ve kaynaklarının ulaştığı boyutlar incelendiğinde gözlenen tablo şudur: Batı, küresel terörü bizzat kendi eliyle azdırmakta ve kendi amaçları ekseninde bir ‘kontrollü terörizm politikası’ yürütmektedir.

DAEŞ benzeri terör örgütlerini ortaya çıkaran sebepleri üreten de, bu örgütün büyümesini sağlayan da, “DAEŞ en büyük düşmandır” diyerek onunla mücadele ediyor görünüp Ortadoğu üzerinden ameliyat yapan da Batı’dır.

DAEŞ ile mücadelede Türkiye’nin en başından beri ürettiği tezlerin bugün ne denli haklı olduğunu itiraf eden Batılı ülkelerin, gelinen süreçte halen bildiklerini okumaları da terörizme karşı mücadeledeki samimiyetsizliklerinin en net göstergesidir.

Terör: Bir tür ‘yereli kontrol etme aracı’

Öte yandan terörün ikinci boyutu yereldir. Küresel terörizmle yerel terörizm arasındaki farka bakacak olursak karşımıza iki boyut çıkar. Küresel terör, direkt işgal hareketlerine zemin hazırlarken; yerel terör, ülkeleri istikrarsızlaştırma unsuru olarak kullanılmakta ve daha uzun süre devam etmektedir.

Türkiye, maalesef terörün her iki boyutu ile karşı karşıyadır. Yaklaşık yarım yüzyıla yaklaşan süredir PKK terörü ile mücadele eden Türkiye, son birkaç yıldır da küresel terör DAEŞ ile mücadele içindedir. Bunun yanında, devletin içeriden çökertilmesi yoluyla faaliyet yürüten paralel ihanet çetesi ve yine yarım asrı aşkın süredir devam eden Marksist-Leninist yapıların ürettiği yapılanmalar, Türkiye’nin çok boyutlu terörle mücadelesindeki hedef unsurlardır.

Son yıllarda bölgemizdeki terör faaliyetlerine baktığımızda, bir işbirliğinin ortaya çıktığını görüyoruz. Gerek küresel terörü temsil eden DAEŞ, gerekse yerel terörü temsil eden PKK ve unsurları ile FETÖ ve DHKP-C gibi örgütler artık birlikte hareket eder bir nitelik kazanmışlardır. Bunların her biri kendi çaplarında cepheler açmakta ve Türkiye, bu cephelerde terörle mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Hatta bu terör örgütlerinin arkasından da büyük devlet organizasyonlarının çıktığına şahit olunmaktadır.

Türkiye, terörle mücadelesinde insan hakları, demokrasi ve özgürlüklerden ödün vermeden, terörün kökünü ortadan kaldırmak için gece gündüz çalışmaktadır. Bu kadar terörist yapı bir Batılı ülkede olsa, ortada ne özgürlük ne demokrasi ne de insan hakları kalırdı.

Fransa’ya yapılan saldırılar sonrasında Avrupa’nın tamamının düştüğü paniği ve alınan özgürlükleri yok edici kararları kimse unutmamalıdır. Türkiye ise teröre ve terörizme karşı mücadelesini, edinilen tecrübeler ışığında kararlılıkla sürdürmekte ve halkımızın en ufak bir sıkıntıya düşmemesi için sürekli teyakkuz halinde bulunmaktadır.

Bu mücadele mutlaka kazanılacaktır. Milletimizin hiçbir ferdinin bundan şüphe etmemesi ve devletinin yanında dimdik durmaya devam etmesi gerekmektedir.

Suriye’ye bakınca görülen

Türkiye, özellikle Suriye üzerinden uygulanan kışkırtma hamlelerine karşı da uluslararası hukukun kendisine tanıdığı imkânları kullanarak, angajman kuralları çerçevesinde gerekli müdahaleleri yapmaktadır. Bu ülkenin sınırlarını ihlal eden, topraklarına herhangi bir sebeple ateşli silahlarla müdahale eden tüm unsurlar misliyle karşılık bulacaklardır.

Şahsi olarak en başından beridir Suriye’ye askeri müdahale yapılması gerektiğini savunanlardanım. 3 milyon mültecinin sınırlarımızın içine girdiği (hepsi başımızın tacıdır, kardeşlerimizdir), güvenliğimizin tehdide uğradığı bir durumda Türkiye için Suriye’ye her türlü müdahale alanı uluslararası hukuk açısından doğmuştur. Çünkü bir ülke, kendi sınırlarına ulaşan her türlü tehdidi bertaraf etmekle yükümlüdür.

Birileri istiyor ki: “On binlerce kilometre öteden gelip bölgede ameliyat yapalım ama hemen yanı başında, 900 küsur kilometre sınırı olan Türkiye, Suriye’ye dair her alanda pasif kalsın, üstüne bir de her türlü yükü omuzlasın…” Türkiye’nin gücünden çekinmeseler, bizleri sahaya çıkarmadıkları gibi, kurulan masalara da oturtmak istemeyecekler. Terör üzerinden menfaat devşirme heveslisi olan çevreler (kişi, kurum ve devletler) bulunmaktadır. Terörü hem kötüleyip hem de meşrulaştırmaya çalışarak tutarsızlık üreten politika sahiplerinin tek amaçları, bulanık suda balık avlamaktır.

Fakat Türkiye, attığı her adımı uluslararası hukuk çevresinde kararlılıkla atmakta ve bölgede kendisine rağmen oldu-bitti yapılar kurmak isteyenlere izin vermeyeceğini her durum ve şartta göstermektedir. Bu konuda hem haklı hem de kararlıdır. Yedi düvel bir olsa, milletimiz geçmişte olduğu gibi bugün de haklı davasından taviz vermeden yoluna devam edecektir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)