MEHMED FATİH CAN

Beş ya da altı yıl önceydi. Çiçeği burnunda bir edebiyat dergisinin tanıtım toplantısında, hayli çarpıcı bir diyaloğa şahit olmuştum.  Mecmuanın banisi olan zat -ki aynı zamanda iktidar partisinin önde gelen Türkçe sevdalısı vekillerinden birisiydi- dilimize reva görülen muameleden dert yanarken, bu babda bir hatırasını nakletti. Yakın bir arkadaşının TOKİ konutlarından aldığı evi tebriklemeye gittiğinde bina dahilindeki uyarı levhalarının İngilizce olduğunu görünce fevkalade üzüldüğünü; hemen ilgili bakanı arayıp durumu ilettiğini, sayın bakanın da hassasiyet gösterip icabı için ilgili bürokratlara derhal talimat vereceğini kendisine ifade ettiğini memnuniyetle anlatıyorken, hemen yanında oturan ve maruf yazarlarımızdan olan abimiz; “Keşke binaları da Türkçe yapmalarını rica etseydiniz…” deyiverdi.

Bu fevkalade ince, zekice ve gayet hoş dokundurma, sohbetin seyrini dilden, edebiyattan tabiatıyla şehirciliğimize, mimari anlayışımıza kaydırmıştı.

Yeni tower-plaza dili!

Lisan ve mimari arasındaki ilişkiye dair bugüne kadar herhangi bir çalışma yapıldı mı bilmiyorum lakin artık elimizde buna dair semiyolojik bir veri var…

Buyurun:

“Bu part’ı marketing’den birine assign edelim, bunu en iyi onlar handle ederler.”

“Artık bir action planı yapmalıyız, timing’imizle ilgili concern’larım var.”

“Acayip overload oldum, ben break’teyim 1,5 saatliğine.”

Tercümesiyle vakit kaybetmeyelim de ne olduğunu hemen söyleyelim. Hürriyet’in özel haberiyle mülaki (!) olduğumuz bu garip sesler ‘yeni tower-plaza dili’ imiş…

Sözlüğü bile hazırlanmış…

“Hocam bir Arapça konuşuver” diyen cemaate hoca merhumun; “Kömür gözlüm cevr eyleme / li ennehu âlem bilir” sallaması bu gurultunun yanında hayli haysiyetli kalır.

Âcizane kanaatim; mimari metamorfoz dili de bozuyor.

“Lisanı bozuk olanın düzgün işi olmaz” diyen büyüklerimiz de haklıdır belki.

Arap dilinin kalıplarını vaz’ eden temel gramer kitabının adı da ‘Bina’ olunca fiziki bina ile lisani bina beyninde etimolojik ve semantik bir akrabalık olması kaçınılmaz görünüyor. Anlaşılan o ki binayı düzeltmeden dili kurtaramayacağız… Belki de lisanı düzeltmekle işe başlamak gerekecek. Mukaddime’sinde İbn-i Haldun; evlerin, binaların, kıyafetlerin, yeme içme alışkanlıklarının insan şahsiyetinin menfi ya da müspet şekillenmesinde oynadığı rolden bahseder ki, fevkalade isabetli tahliller ve tespitlerdir. Kudemanın “ilmü’n nefs” dediği psikoloji, fıtrat gereği böyle bir şeydir. İnsan etkilenen ve etkileyen bir varlıktır; fertlerden mürekkep toplum da biaynihi böyledir. İnsan ve cemiyet; iklim, çevre, şehir, mahalle, ev, kamu-sivil mekânlar gibi faktörlerin kuşatması altındadır. Bu müessirlerin kalitesi neyse insan da toplum da ona göre nitelik kazanır.

Türk şehri

Şehirler de kendilerine özgünlük kazandıran renklerini, kokularını; hücrelerine hayat taşıyan yolların konumu ve onlar üzerinde yer alan her çeşit yerleşim biriminin formlarından alırlar. Yeryüzü ve gökyüzüyle; toprak ve havayla hem sistem hem ruh olarak sonsuz bir bütünlük yakalamış kadim Türk şehri, harcında hayrat duygusu ve pratiği bulunan, tamamen fıtrata uygun bir açık mekân planlamasıdır. Vakıf imaret külliyelerinin birbirlerine ölçülüp biçilmiş bir tenasüple yakınlaşıp uzaklaştığı ahenkli form, Osmanlı şehrinin hem cismani yapısını hem siluetini ortaya çıkarır. Külliyelerin kubbe, minare ve alemleri uzaktan yekpare ve şahane bir manzara arz eder. Bu açıdan Osmanlı şehirlerinin hele İstanbul’un silueti mimarlık âleminde bir efsanedir. İstanbul’a denizinden dahil olan seyyahlar şehrin iklim ve havaya göre binbir çeşit fotoğraf veren efsunlu yüzüne binbir övgü dizmişlerdir. Zaten şehrin pey der pey oluşumunda bu husus özellikle dikkate alınmış, planlar ona göre yapılmıştır.

Aynı çağlarda Batı’da ise “…Özellikle Rönesans ve sonrası ütopistler, şehir tasavvurlarında iri, gösterişli ama değişmeyen unsurlardan oluşan bir âlemi amaç olarak alıyorlardı.” (Turgut Cansever; Kubbeyi Yere Koymamak; Timaş; İstanbul.)

Müslüman evi

Osmanlı şehrinde merkezde yer alan büyük külliyelerin arka fonunu oluşturarak şehri tamamlayan sivil yapılar ahenkli, dengeli bir terkip manzumesidir. Topografyaya, şehrin siluetine ve doğal çevreye en yakışan iskân ve mimari ölçü dikkate alınarak tabii bir inşa süreci takip eden Osmanlı evi ve mahallesi, hususen insan tabiatını dikkate alan standartları da tespit etmiştir. Merkezi semte ve mahalleye bağlayan yol sistemi de dik ve birbirini kesen caddeler şeklinde değil; dar, kıvrımlı, sürprizlere açık bir şekil sunmaktadır. Binalar, mahallenin sosyal ilişkileri ve İslam’ın mahremiyet prensipleri dikkate alınarak konumlandırılmaktadır.

“…Osmanlı binaları ve sokak biçimleri İslam hukukunun kural ve düzenlemelerine sıkı sıkıya bağlıdır. …Bir komşunun yüksekten bakıldığında evinin iç kısmının görülmemesi gerekir.” (Halil İnalcık; İslam Tetkikleri Dergisi; ‘İstanbul: Bir İslam Şehri’ c.IX; Edebiyat Fak.b.; İstanbul 1995.)

İnalcık Hoca’nın da vurguladığı şekilde iskân ve imarın suret ve mahiyetini belirleyen özel kurallar sebebiyle evler, birbirlerine ne çok yakın ne çok uzak; yekdiğerinin güneşine, havasına, özeline mani olmayacak şekilde tasarlanmaktadır.

Osmanlı evinin ruhu vardır. Evler sade ve dingindir. Tek başına duruşuyla bağımsız ama çevresiyle arz ettiği perspektifte sosyalite, uyum ve bütünlük göze çarpar. Sokağa akseden veçhesiyle vakur, içine dönük tarafıyla huzurludur. Osmanlı evi, kampını sessiz fakat güçlü temsil eden özel bir ifadeye sahiptir. Yabancı hatırat ve seyahatnamelerde İstanbul’un kozmopolit yapısına rağmen daha ilk bakışta bir evin Türk evi mi, değil mi hemen anlaşılabildiği; altı çizilerek aktarılan bir müşahededir.

Âdetten ziyade olmaya

III. Selim’in bir Hattı Hümayun’unda Kaymakam Paşa’ya verdiği emir, calib-i dikkattir: “Şimdiden sonra bina olunan evler; tenbih edesin, gâvurlarınki gibi siyah lacivert boyamasunlar. Hem pek yüksek yapıyorlar ve âdetten ziyade yapmasunlar. Müslüman evi siyah olmasun. Gâvur ve Yahudi evleri siyah olsun. Gâvur ve Müslüman belli olsun. Mimar ağalarını çağırup tenbih edesin.” (Enver Ziya Karal; Selim III’ün Hattı Hümayunları / Nizam-ı Cedid; TTK. Yay; Ankara.)

“Yaptığı yüksek bina ile komşusunun evini karanlıkta bırakan kimse, verdiği zararı karşılamak zorundadır…” fetvasını veren Şeyhülislam Samanizade Ömer Hulusi Efendi (1728-1812) ise bu meseleye son noktayı koymaktadır.

Komşulardan izin…

Yapımına başlanacak bir binanın ihtiyaçları, tarzı, hacmi belirlendikten sonra komşu binaların konumlarına bakılarak ve onların tek tek muvafakatleri alınarak bina projelendirilmekte ve kısa sürede tamamlanmaktadır. Bu yüksek insani kıymet tutkusunun arka planında yeryüzünü imar ile abat ve tahsin etme itikadının doğurduğu mesuliyet şuuru bulunmaktadır. Bu işler yapılırken “Allah güzeldir. Helal ve güzel olanı sever” sözü kalfa (mimar) ve bina sahibince eşe dosta karşı sıkça terennüm edilir.

Standartlar bozulunca

“1886’da bütün Avrupa mimarisini çok etkilemiş ünlü Amerikalı mimar Frank Lyodright, ‘standartlar geliştirmeliyiz’ diye özetlenebilecek bir yazı yazdı. …Ben o sıralarda talebeydim. Hocalarımız ‘aruz vezni yok edilmeli, herkes her şeyi serbestçe kendi gözüyle bakıp görmeli, keşfetmeli’ derken aslında standartları yok etmeliyiz diyorlardı. Tabii herkes kendi gözüyle bir şey görmeye çalışırsa bugün karşı karşıya kaldığımız anarşi oluşur.”(T. Cansever; a.g.e.)

Merhum Cansever üstadımızın naklettiği hatıra, dil ve mimari arasında kurmaya çalıştığımız ilişkiyi adeta tahkim etmektedir. Divan edebiyatı dili ve aruz vezni tozlu kapaklar arasına kıstırılınca mimari veznin de bozulduğu; buradan zihniyet tahribatına kadar giden bir sürecin yolunun açıldığı gayet net anlaşılıyor.

Görgüsüz yükseltiler

Osmanlı şehrinin fiziki yapısı gökyüzündeki sistemin yeryüzündeki simetriği gibi ‘galaktik’ bir özellik arz etmektedir. Devri Cumhuriyet’te modernleşiyoruz yanılgısıyla şehrin bu nevi şahsına münhasır orijinal yapısı bozulmuştur. Tarihi şehirlerimiz dik, düz, dev ve birbirini kesen caddelerle parçalanmıştır. Ortaya anlamsız, sevimsiz devasa kavşaklar; amacı belli olmayan türedi meydanlar çıkmıştır. Bu cadde, bulvar, meydan sevdasına tarihi doku pay mal edilmiş; şehrin kuşatıcı, insanı içine çeken davetkâr sıcaklığı yerini, otomobillerin ezdiği yollarla kenarında dizilmiş görgüsüz yükseltilere bırakmıştır Tarihin doğurduğu ve yoğurduğu şahsiyetli kimlik olan şehir; derin kompleksler, gündelik zaruretler ve rant hesabına harcanmıştır.

Dahası; çarpık, plansız sanayileşme hareketleri çevreden merkeze kontrolsüz göçleri teşvik etmiştir. Zaten mevcudu bile kaldıramayan altyapılar berhava olmuş; şehri kenardan kuşatan, tehdit eden gettolar, gecekondu mahalleleri ve daha sonra dikine yükselen arsız ve azgın çirkinlik abideleri ortaya çıkmıştır. Üstelik yeni sosyoloji, şehrin insan profilini de değiştirmiştir. Bu yoğunlaşma zaman içerisinde ‘rant’ diye bir kavramı ekonomik hayatımıza sokarak ahlaki dejenerasyonun fitilini de ateşlemiştir. Yüksek nüfuslu megakentler; “teferruattan, komşuluk ilişkilerinden, şehrin içindeki mikro kozmosun realitesinden bihaber olan teknokrat, bürokrat” taifesi tarafından; kaçınılmazlık hatta modernleşme, asrileşme, gelişme olarak algılanacak ve savunulacaktır. Halbuki megakent gerçeği, ‘az gelişmiş ülke hastalığı’ndan başka bir şey değildir.

Bombay sendromu

Günümüz şehircilik ıstılahına ‘Bombay sendromu’ diye bir kavramsallaştırma daha girmiş bulunmaktadır. 30 milyonu aşan nüfusuyla artık yönetilemez olan bir kenttir Bombay. Kendi kaosunun içinden ürettiği bir kozmos sayesinde yuvarlanıp gitmektedir. Bu sendrom; önlem alınmazsa havayla bulaşan bir virüs gibi maazallah İstanbul’umuzu da tehdit edecektir.

“Yüksek yüksek binalar yapılıyor her gün ve küçük küçük kıyametler kopuyor her an. Dikey mimarinin mucidi azgınlaşan insan egosu…

Uzaktan bakın göreceksiniz; göğü delmeye azmetmiş bütün bu yapılar, aslında karanlık bir çağın ürkütücü mezar taşları…” diye feryat eden İstanbullu yazarlarımıza kulak verilmelidir. Zira gökdelen dikliğinin kara gölgesi; Sinan’ın katibi Sai Mustafa Çelebi’nin “Çarh-ı azam/en büyük gezegen” dediği kubbelerin, ‘Nur-ı Muhammedi’nin simgesi olarak tarif ettiği alemlerine çökmüşse medeniyetimizin gök kubbesi çatırdıyor demektir.

“Menar-ı çar guya çar-yar-ı Fahr-i âlemdir / O günbedde âlem nur-ı Nebi’ye olunur ima. Hemana kubbe-i alisi anun çarh-ı a’zamdur / Nümune anlar anı nuh felekten dide-i bina.” (Sözlük lütfen.) Hakikatte bu şeddadi çıkıntılar ego ve ihtirasın alemleri; güç ve kibir teşhirinin vitrinidirler… Peygamber Efendimiz (s.a.v.), komşusunun güneşini, havasını kesecek şekilde konumlanan veya yükseltilen evleri hoş karşılamamıştır. Abdurrahman b. Avf’ın (r.a.) evinin üstüne ilave ettiği ikinci katı onaylamamış ve yıkmasını emretmiştir.

 Apart(u)man!

Bizdeki ilk örnekleri; Tanzimatçıların açtığı gedikten girerek bir müddet sonra Şişli gibi gayrimüslim nüfus ağırlıklı yerleşimlerde ortaya çıkan mütevazı ‘apartman’lar bile, İslam şehrinin sakinleri tarafından ‘Yahudihane’ olarak adlandırılacaktır. İstanbullular, sefer tası gibi birbirinin üstüne oturan bu acaibü’l garaip yapıyı görmek için buraya adeta turistik sefer düzenler ve tuhaf duygularla geri dönerlermiş.

Fıtrata, aile mahremiyetine, her türlü kadim ihtiyaç ve zevke ters bu binalar zaman içinde görgüsüz, saygısız gövdesini yükselte yükselte ve her yere taşıyarak şehri teslim alacak; haremlik selamlık örfünü, komşuluk adap ve samimiyetini, toprağa yakın medeniyetin çocuklarının tarzını, tavrını, duruşunu kısa sürede yamultacaktır. Toprakla, tabiatla, hayvanla, çiçekle, böcekle barışık, dostça bir yaşama sanatı geliştirmiş İslam toplumu bu teslimle bütün bunlara elveda demek durumunda kalacaktır.

Kaosa kaçış…

‘Şehir’den ‘kent’e, şehirlilikten kentliliğe kaymalar Tanzimat’la birlikte hızlanmıştır. Şehrin yerli ‘muhafazakâr’ ahalisi için bile gözde mekânlar artık apart(u)manlı, teshinli, asansörlü, kapıcılı, caddeli, bulvarlı, butikli, kafeli alafranga muhitlerdir. Boğaziçi’nin yalıları bile taşradan ithal yeni sınıf müteahhit esnafına terk edilmiş; Şişli’de, Nişantaşı’nda bir apartman dairesine tav olunmuştur. Sahipleri değişen yalılar da kısa sürede apartmana dönüştürülmüştür. Göztepe, Erenköy, Bostancı köşkleri, bahçesindeki fıstık çamlarına kadar sökülüp atılmış; bahçeden arsaya tebdil edilen yerlere üçüncü sınıf siteler kondurulmuştur. İstanbullu da site garabetiyle bu semtler üzerinden tanışmıştır. İnsan dejenere olunca çevre de toplum da şehir de hızla bozulacaktır. Bu kültürel altüst oluşta ve kimlik yarılmasında şehir efendisi tipi, geleneksel aile formu ve mahalle, muhit ne varsa kendi içinde derin bir paralanma yaşamış ve savrulmuştur…

Şikâyetimiz var!

Yeri gelmişken ünlemeliyim! Üzerimdeki vebali belki bir miktar hafifletmiş olurum. Ayasofya’nın, yüzlerce hotel, hostel, pansiyon, bar, pub ve meyhanenin kuşatması altında olduğunu söylemeliyim! Bu sarmal sürdüğü müddetçe Ayasofya’nın, duvağını kimseye açtırmayacağından emin olduğumu da ifade etmeliyim!

Tarih ve medeniyetimizin nabzının en güçlü attığı mübarek Sultanahmet -ki bağrında mukaddes emanetleri de barındıran, hemen her sokağında bir medrese, dergâh, türbe, han, hamam, imaret bulunan- Osmanlı İmparatorluğu’nun idari merkezi; ulema, üdeba ve muharririn yatağı mübarek semtin yukarıda tadat ettiğim ve 600 yıl hürmet görmüş asil mekânlarının duvar diplerine ve kapı önlerine meyhane, keyfhane masalarının atıldığını haykırmalıyım!

Fikrin ve zikrin merkeziyken devrilen şişelerle kırılan kadehlerle ve sarhoş naralarıyla en bayağısından bir turizm eğlence sefahatine terk edilmiş ‘Sultanahmet’ artık bu adı hak etmiyor! Kaldırımlarında insanların, yollarında vasıtaların ilerleyemediği bir işgal ve keşmekeşe maruz kalmışlığını en yüce makama şikâyet etmekten başka bir çare kalmış mıdır acaba?

Osmanlı camileri ve külliyeleri; bir zamanlar hemen çevresinde uydular gibi saf tutan mazbut mahalleler yerine artık zevkhanelere arka fon oluşturuyorsa burada söz bitmiş, kalem kırılmıştır…

Peki ne yapmalı?

İstanbul’un, ne göklerini ne yerlerini kirleten nevzuhur yapılara tahammülü kalmamıştır. Altyapı yatırımları dünya çapında olan, haddizatında altı üstünden sağlam bu mübarek şehrin üst yapısının, maruz kaldığı sakil vaziyetten ve yoz işgallerden acilen halası gerekmektedir. Şehrin kaderi sadece pragmatist belediye ricalinin tasarruflarına bırakılmamalıdır. Siyasi iradenin en güçlü temsiliyetle sahici bir denetim ve takip mekanizması (ki buraya şehrin aksakalları da dahil edilmelidir) kurması elzemdir.

Budapeşte, Viyana, Floransa benzeri tarihi şehirlerdeki uygulamalar gibi, tarihi alanlar, otantik yerleşim sahaları, sur içleri acilen korumaya alınmalıdır. İstanbul’da ve diğer tarihi şehirlerimizde başta sur içleri (intra muros) olmak üzere diğer tarihi yerleşimler olduğu gibi restorasyona hazırlanmalıdır. Şehrin siluetini bozan girinti ve çıkıntılar bir an önce tıraşlanmalı ve peyzaja uygun hale getirilmelidir. İtalya, Fransa, Almanya, Macaristan vd. gibi ülkelerin tarihi şehirlerinde belediye, vatandaşın penceresindeki çiçeğe bile karışır. “Kimse canı öyle istedi diye evini istediği renge boyayamaz.” Bırakın kaçak kat atmayı falan plastik doğrama ve alüminyum vitrin dahi taktıramaz…

Teklif ettiğimiz şey

Hazır bu istikamette hem ciddi fikirler hem toplumda ve siyasada bir irade ve kararlılık güçlü bir şekilde oluşmuşken kollar sıvanmalıdır.

Michelangelo’ya ustalığının sırrını sormuşlar; mermerdeki fazlalığı yontuyorum demiş…

Teklif ettiğimiz şey tam da budur:

Şehrin zarafetini kalınlaştıran, kabalaştıran unsurları yontmak…

Ve medeniyetimizin geçerli ürünlerini çağın imkân ve teknolojisiyle yeniden üretmek.

Çünkü evler ve şehirler kültürün çocuğudur.

Her şehir ya da ev, az ya da çok sahiplerinin medeni birikiminin, vizyonunun bir yansımasıdır.

O halde dava şu ki; binalarımız, şehirlerimiz acilen Türkçeleşmelidir…

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)