Beril Dedeoğlu

Avrupa’nın savaş sonrası yeniden yapılanması; bir barış, refah ve istikrar bölgesi yaratılması amacına dayanıyordu. Barış, bir daha birbirleriyle savaşmamayı; refah, ekonomik gelişmişliği; istikrar da ABD ile temkinli-SSCB ile mesafeli ilişki kurulmasını ifade ediyordu.

Başlangıçta, barış-refah-istikrar bölgesinin nerede başlayıp nerede bitebileceği fazla düşünülmemiş, hangi devletin bu bölgede yer alabileceği iki değişkene, Sovyet Bloku’nda yer almama ve demokratik rejim kurma kriterine bağlı kılınmıştı. Tam da bu nedenle Birleşik Krallık’ın AB’ye katılımı sorun olmuş, bu ülkenin Avrupalılığı tartışılıp durmuştu. Aynı yıllarda Yunanistan ve Türkiye’nin Avrupalı olup olmadıkları da tartışılmaya başlanmış, ardından Yunanistan’ın Avrupalılığı teyit edilirken, Türkiye konusundaki kararsızlık sürüncemeye bırakılmıştı.

Kim bizden-kim değil arayışları, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle daha da artmıştı. Doğu Avrupa’yı masaya yatıran AB’nin kurucuları, yeni üyelerle genişleme olduğu takdirde işlerini kaybetme endişesine kapılmışlar, genişlemenin savunucusu olan Almanya’yı da eleştirmişlerdi.

Söz konusu dönemde, “Polonyalı muslukçular” diye bir mesele ortaya çıkmıştı. Fransa’daki bazı sendikalar, ülkelerine gelecek Polonyalı muslukçuların Fransız muslukçuları işsiz bırakacaklarını iddia etmiş ve bu tutum metro çıkışlarında “Polonyalı muslukçu istemiyoruz” yazılarının yazılmasına kadar varan bir durum yaratmıştı. Tüm Polonyalıları tesisatçı olarak gören bu ayrımcı bakışın altında yatan gerçeklik, aslında Avrupa’nın ‘refah’ bölgesini, ‘barış’ bölgesine feda etme ihtimalinin ilk işaretleri olmuştu.

Bu dönem, tam da Türkiye ile müzakerelerin başlamasına karar verildiği zamana denk geldi ve ‘farklı’ olan başka yerlerden de tartışılmaya başlandı. ‘Öteki’ konusunun birinci hedefi Romanlar oldu. Bulgaristan ve Romanya yurttaşı olan Romanların tüm Avrupa’da serbest dolaşımı, önce “Çalışmayan insanlar neden bizim olanaklarımızı paylaşıyor?” mealindeki söylemlere konu oldu. Bu durum o kadar tırmandı ki, Fransa, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve daha birçok yerde Romanlar zorla otobüslere doldurulup şehir dışlarına hatta Bulgaristan’a kadar geri sürüldü.

‘Farklı olan’ tartışmalarındaki ikinci hedef ise Türkiye oldu. Dönemin Fransa Cumhurbaşkan, Türkiye’nin Avrupalı olmadığını defalarca dile getirdiği gibi üyelik müzakerelerine de büyük zararı verdi. Yarattığı zemin, Avrupa’nın ‘öteki’ korkularının merkezine “80 milyonluk Müslüman ülke” olarak tanımlanan Türkiye’yi yerleştirdi.

Ekonomik kriz, göçmenler ve içe kapanma

Avrupa’da aşırı sağ eğilimlerin güçlenmesine yol açan söz konusu gelişmelerin ivme kazanması ise, Avro bölgesinde yaşanan ekonomik kriz oldu. Ekonomik kriz, Almanya’yı AB’nin kaptanı yaparken diğer üyelerin Avrupa projesine olan inançlarını sarstı. Brüksel merkezli kararların yeterince demokratik ve şeffaf alınmadığı ama üyelerin bunlara uymak zorunda kalmalarının rahatsız edici olduğu, daha sık dile getirilmeye başlandı.

AB’nin geleceğinin kim Avrupalı-kim değil şeklinde yeniden tartışıldığı ortamda, iki gelişme daha yaşandı ve bunlar aşırı sağ eğilimlerin çok daha güçlenmesine yol açtı. Bunlardan biri Brexit, diğeri de Suriyeli göçmenler konusu oldu.

Brexit, Avrupa’nın barış-refah-istikrar bölgesi olarak çekiciliğinin sorgulanmasına neden oldu; ancak aynı oranda da “zaten bizden olmayanın ayrılması” olarak görüldü. Diğer bir ifadeyle Birleşik Krallık’ın ayrılma kararı, Kara Avrupası’nın birbirine daha fazla kenetlenmesinin ama aynı oranda da daha fazla içe kapanmasının yolunu açtı.

Suriyeli göçmenler konusu ise yıllardır çekim merkezi olarak görülen Avrupa’ya yönelik göç baskısının toplumsal ve siyasi paranoyaya dönmesine yol açtı. Örneğin Macaristan’da 1294 göçmenin ülkeye kabulü için referanduma gidildi.

Avrupa’daki İslam karşıtlığını hortlatan bu olay, giderek daha ayrımcı ve ırkçı bir yöne savruldu; “Ortadoğu görünümlüleri sokaklarımızda görmek istemiyoruz” kampanyaları siyasiler tarafından da son derece kullanışlı bir araca dönüştü. Başkalarını kötüleme, dışlama hatta ülkeyi-bölgeyi onlardan temizleme üzerinden yapılan kolaycı siyaset, çok sayıda insanın duygularına hitap etti ve muhafazakâr- ayrımcı partiler giderek güçlendi.

Göçmen baskısı, bir yandan Avrupa topraklarının ‘öteki’lerden korunması refleksini güçlendirip AB’nin dış sınırlarına duvar örülmesine yol açtı; öte yandan her bir ülkenin de kendi sınır güvenliğini gündeme getirdi. Diğer bir ifadeyle Avrupa kendini inşa ettiği fiziki ve moral duvarların içine hapsederken aynı oranda her bir üyenin de kendi içine kapanmasını tetikledi. Nedeni, bazı üyelerin göçmenlere kapı aralanmasından yana olmaları olarak ifade buldu. Sonuçta, Avrupa’da ülkeler ve toplumlar bir yandan Avrupa dışı her oyuncudan şüphelenirken, öte yandan birbirlerine olan güvensizliklerini de ifşa ettiler.

Gelecek heyecanını ‘yeni’ sanılan eskide arama

Söz konusu eğilimleri güçlendiren bir diğer olgu ise DEAŞ’ın Avrupa’da gerçekleştirdiği terör eylemleri ile DEAŞ’ın Avrupalı katılımcıları oldu. Her eylem, Müslüman ve Ortadoğu kökenli Avrupa yurttaşlarının potansiyel terörist olarak görülmesine yol açtı; istikrar bölgesi olarak görülen Avrupa’ya en büyük zararın da bu kesimden geleceği kanısı yaygınlaştı.

Dolayısıyla ekonomik krizlere ve AB gelecek vizyonsuzluğuna, bir de İslam ile özdeşleştirilen güvenlik konusu eklendi. Hal böyle olunca da toplum söz konusu durumu tersine çevirmenin yolunu ‘kıtayı arındırma’ olarak ifade edilen eğilimlere meyil etmekte buldu.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, aşırı sağın bu denli güçlenmesinin bir nedeni de, aşırı sağın politikalarını zaten sahiplenmiş olan sağ ve merkez sağ eğilimlerin beklentileri karşılayamamış olmasıdır. Ayrımcı ve muhafazakâr eğilimler zaten birçok Avrupa ülkesinde iktidardaydı. Ancak onlar ekonomik krizleri ve özellikle de göç meselesini çözemeyen partiler olarak görüldüler; dolayısıyla umutlar daha ‘sağ’da aranmaya başlandı.

Avrupa’da aşırı sağa oy verenlerin, destekleyenlerin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Birçok genç, destekledikleri partinin ırkçılık yaptığının farkında bile değil, hatta bir zamanların Avrupa solu gibi evrensel bir mücadele söylemini desteklediklerini düşünüyorlar.

Yapılan araştırma sonuçlarından biri, gençlerin hiç ‘büyük acı’ görmedikleri için ırkçılığın nelere yol açabileceğini düşünmediklerini ortaya koyuyor. Bir diğer sonuç ise gençlerin ‘gelecek hayali’ni yitirmiş olmalarıyla ilgili. Bu, dedeleri tarafından kurulan barış-istikrar-refah bölgesinin nimetlerini ‘gelişmişlik lüksü’ olarak normal ve verili kabul etme, dolayısıyla ‘daha fazlasının’ da yine kendiliğinden olmasını bekleme hali olarak açıklanmakta.

Aşırı sağ partilerin kendilerine ‘yeni bir proje’ sunduğunu zannedenler, Avrupa dışı halkları ‘öteki’ kabul edip onlarla mücadeleyi evrensel bir görev olarak görebilirler.

Ancak anlaşılan, yarın birbirlerini de ‘öteki’ olarak göreceklerinden ve barış-refah-istikrar bölgesine en büyük zararı kendilerinin vereceklerinden henüz haberdar değiller.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)