CİHAT ZAFER

Kâbe-tül-uşşâk bâşed in mekam / Her ki nakıs amed incâ şod temam.” Bu makam aşıkların Kâbe’si oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır. İçine büyük ayrılıkların bile sığdığı, ayrılıkları bile bağrına basan aşk. Hakikate giden yolların en kısası fakat bir o kadar zorlu bir yol. Aşkın çetin sorularını da cevaplamak için elbet akıl gerekli amma sadece sevmekle bulunan çözüm yollarının kaynağı hep kalp, hep yürek, hep gönül.

Dünyanın dört bir yanından binlerce “akıllı” insan işte bu nedenle Konya’ya geliyor. Mevlânâ Hazretleri “Ne olursan ol, gel” dediği için değil. Gözleri çekik de olsa, mavi de olsa, siyah da olsa, hatta gözleri görmese bile, gözyaşları aynı renk olan insanların gönüllerindeki “vatan” hasreti yüzünden “aşk”ın “ana yurdu”na dönmek isteyen kalplerin yolu Konya’dan geçiyor.

Mevlânâ Hazretlerinin babası Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled Hazretlerine Belh hükümdarı haber göndermişti. “Şeyhimiz kabul ederlerse padişahlık da, ülkeler ve askerler de onun olsun. Çünkü bir ülkede iki padişahın bulunması münasip değildir.”

Sultan Veled cevap gönderdi: “Bu dünyanın fani ülkeleri, askerleri, hazineleri, tahtları padişaha yaraşır. Biz dervişiz. Bize memleket ve saltanat münasip değildir. Biz gönül hoşluğu ile sefer edelim ve sultan kendi uyruğu ve dostlarıyla baş başa kalsın.”

Yola çıktıklarında daha beş yaşındaydı Hz. Celâleddin. Nişabur’da Feridüddin Attar’ı tanıyacaktı. “Esrarname”yi hediye edecekti büyük Attar çocuk Celâleddin’e.

Bağdat’ın kapısında muhafızlara, “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz.” deyince, Halife, Sühreverdi Hazretlerine sordu, “Kim bu?” diye. Hz. Mevlânâ’nın babasıydı O.

Kufe’den Mekke’ye gittiler. Bu babayla birlikte ağır ağır tavaf etti Kâbe’yi Hz. Celâleddin. Sözlerine bu derin, bu uçsuz siyah oradan işledi. Sonra Medine’ye, o derin siyahın gözbebeğini ziyarete, oradan da Kudüs’e gittiler. Şam üzerinden de Anadolu’ya, Konya’ya geldiler.

MEVLÂNÂ TÜRBESİ. KONYA

 

Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, asırlardır olduğu gibi yine “Aşıkların Kâbe’si” olmayı sürdürüyor. Dünyanın dört bir yanından, esmer ve sarışın, genç ve yaşlı binlerce insanı çağırmayı sürdürüyor Hz. Mevlânâ. Farklı ırklardan, dinlerden, kültürlerden başka başka insanlar O’nun çağrısına uyuyor ve Hazretin makamına geliyorlar, koşa koşa.

Cömertlik çağrısı O’nun çağrısı. Şefkat ve merhamet çağrısı. “Kusurları örtmede gece gibi ol”manın… “Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol”manın çağrısı. Tevazu ve alçakgönüllülük çağrısı. Hoşgörürlük çağrısı.

O, “Sevgili”sinin çağrısını yineleyen bir “Aşık-ı sadık” çünkü. Bu nedenle “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyor. Sevgilisi (sav) öyle yaptığı, öyle yaşadığı için.

“Men bende-i Kur’ânem eger cândârem / Men hâk-i rehi Muhammed Muhtârem” diyor. “Yaşadığım sürece Kur’an’ın kölesi, Hazret-i Muhammed’in ayağının tozuyum”

İyi düşünürüm, demiyor. Dünyayı, insanları, ağaçları falan, çiçekleri, yıldızları çok severim, demiyor. Güzel şiir söylerim de demiyor. “Hazreti Muhammed’in (sav) ayağının tozuyum” diyor. “Biri benden bundan başkasını naklederse ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikâyetçiyim.” diyor.

Hazreti Mevlânâ’nın hakikatinin zerresi, Kubbe-i Hadra’sının örttüğü Türbe-i Şerif’indeki azametli sandukasından çok ama çok daha büyüktür. O’nun sadakatinin kuvveti… Fikrinin zarafeti… İlminin heybeti… Aşkının cesameti, zannettiğimizden çok daha büyük.

Çağrısı, kendi yolculuğunun kaçınılmaz bir sonucuydu. Vardığı yerler varabileceğimiz yerler değildir.

Yine de “Gel” diyor. “Gel” değildir aslı, Farsça “Baza” yani “Dön!” Dön, diyor, “Bin kere tövbe etmiş olsan da, tövbeni bin kere bozmuş olsan da, dön!” diyor. Elbette duyabilene bu çağrıyı. İnsanın, tövbe kapısından pişmanlıkla eğilerek girilecek olandan başka bir evi olmadığını, insanın asıl yurdunun, “Neyistan”dan kesilen “ney” gibi, o “Gönül sazlığı” olduğunu söylüyor:

“Gönlüme malik değilim ki, mazur gör. Zerreleri kim sayabilir ki? Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam olursa! Bağdaki yaprakları, keklik ve karganın ötüşlerini sayabilir miyim? Bunlar sayıya gelmez ama ben, sınanmış adamı irşad etmek için sayıyorum. Kâbe her ne kadar onun lütuf ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi. Allah (cc) Kâbe’yi kurdu ama kurdu kuralı ona gitmedi. Halbuki bu eve, benim vücuduma, o ebedi diri olan Allah’tan (cc) başka kimse gelmedi. Beni gördün ya, bil ki O’nu gördün; doğruluk Kâbe’sinin, hakikî Kâbe’nin etrafında tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a (cc) itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakk’ı benden ayrı sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak. Ki insanda Allah (cc) nurunu göresin.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)