BERİL DEDEOĞLU

Trump’ın dış politikasının ana hatlarını anlamak zor sayılmaz. Birkaç cümleyle ifade etmek gerekirse Trump’ın yaklaşımı; Rusya ile işbirliği, Çin ile keskin rekabet zeminini esas alıyor. Buna göre; Avrupa’nın ABD’ye muhtaç hale getirilmesi, İran’ın ötekileştirilmesi, İslami referanslı ya da İslam dayanaklı iktidarların değiştirilmesi-dönüştürülmesi öncelikli görülüyor. Söz konusu önceliklerin çatışma ve denetlenebilir savaşlarla yaşama geçirilmesi de son derece önemseniyor; zira dış politikanın dayandığı sektör, savunma sanayii.

Buraya kadar ilan edilen politikalar, anlaşılabilir ve tutarlı bulunabilir. Ancak fiili gelişmeler, ilan edilen politikalarla uyumlu değil. Örneğin İslam referanslı hükumetlerin değiştirilmesi-dönüştürülesi söz konusu ise Suudi Arabistan ile ABD’nin giderek yakınlaşan ilişkilerini açıklamak kolay olmuyor.

Prens Selman’ın kadınların otomobil kullanmalarına, çarşaf giymemelerine ya da maça gitmelerine izin vermesi gibi konuların Suudi Arabistan rejiminin dönüşme sinyali olarak kabul edilmesi, 1930’lardaki modernleşme karinelerine benziyor. Bu tür küçük adımlar Trump’ı ikna etmeye yeterken, Türkiye’deki iktidar katiyen ABD’yi ikna edemiyor. Hal böyle olunca, Trump’ın İslam’la ilgili yaklaşımının aslında stratejik bazı tercihlerin popülist ifadelerle dile getirilmesi olduğu anlaşılıyor.

Trump’ın kurmak istediği oyun

Başkan Trump’ın İran’ı ötekileştirme arayışının en önemli gerekçesini İsrail’in oluşturduğuna şüphe bulunmuyor. Suudi Arabistan ve hatta Mısır’la olan samimi ilişkilerin de İsrail’in güvenliği ile ilgili olduğu açık.

Fakat İsrail, sadece Suudi Arabistan ve Mısır’ın ABD ile ittifakı güçlenince güvende olmuyor. Ayrıca Lübnan, Suriye gibi başka yerlerin akıbeti de İsrail açısından yaşamsal. Bu noktada ise muhtemelen İsrail’in bile çözemediği bir ABD politikası söz konusu.

Trump, Suriye’de Kürtler üzerinden bir siyaset kurarak, tıpkı Irak’taki gibi parçalı bir yapı öngörmüş olmalı. Irak ve Suriye’deki parçaların birleştirilmesiyle de muhtemelen İran’ın bu iki ülkedeki etkisinin kırılması, ABD ve İsrail’e rahatça hareket edebilecekleri bir alan oluşturulması düşünülmüştü. Üstelik bu çerçevede dünya kamuoyunun ağzını açmasına da neden olmayacaktı; zira aynı modeli uygulayan, yani Irak ve Suriye’de başka devlet kurmak isteyen bir DAEŞ vardı. Gerçi DAEŞ de İran karşıtıydı; ama ABD, tercihini doğal olarak radikal İslami bir terör örgütünden yana kullanamazdı. Tercih,

hem İran’a mesafeli durma sözü alınabilecek hem de DAEŞ’le mücadele edip onların modelini kendisine uyarlayabilecek Kürt siyasi hareketinden yana oldu.

Ancak bu politikanın hayata geçmesini engelleyecek iki oyuncu söz konusuydu ve ABD bu iki oyuncu nedeniyle yönetim krizleriyle de karşı karşıya gelecek biçimde kararsız kaldı.

Oyunculardan birisi olan Türkiye için bazı seçenekler olduğu düşünülmüş olmalı. Ya, Türkiye ciddi itirazlarda bulunacak ama bir şey yapamayacak, ya yine ciddi itirazda bulunacak ama olumlu tekliflerle ikna edilecek, ya itiraz edecek ama tehdit ve baskılarla caydırılacak ya da ABD ile birlikte davranmaya ikna edilecek diye düşünüldü. Hazır darbe gibi bir tehdit varken ve Rusya ile de uçak krizi yaşanmışken, Türkiye’nin başka müttefik de bulamayarak ABD’ye razı olacağı hesaplanmış olabilir.

Türkiye’nin bunlardan hiçbirisine razı olmayan politikası, ABD’nin kısa vadeli taktiklerini bozdu ve iki ülke arasındaki krizler de bu noktadan sonra arttı. Ancak ABD yönetiminin hesaplayamadığı sadece Türkiye’nin alacağı kararlar olmadı; esas mesele Rusya yanılgısı oldu.

Devreye giren başka oyun

ABD’nin Suriye politikasının önüne çıkan ikinci oyuncu durumundaki Rusya, aynı zamanda ABD yönetiminin de kaderi haline geldi. Diğer bir ifadeyle Rusya, Suriye’deki üstünlüğünü korumak adına Trump’ın koltuğunu adeta rehin aldı. Bu konu, Trump’ın başkan olarak seçilmesinde Rusya’nın yaptığı manipülasyonlar meselesi. Ancak bundan fazlası söz konusu. Rusya’nın aynı oranda ABD’nin Avrupalı müttefiklerini korkutması, siber saldırılarda adının anılması, çok özel silahlar geliştirmesi, Ukrayna’yı rahat bırakmaması gibi bir dizi gelişmeye rağmen, Avrupa ABD’ye razı olmadı.

Rusya’nın, ABD’nin Avrupa politikasını hayata geçirmesine katkı sağlayamaması ve Suriye’yi belirler hale gelmesi, bir de üstüne üstlük Türkiye ile İran’ı da yanına alması, ABD’nin Rusya ile zımni uzlaşı politikasını geçersiz hale getirdi. Gayet tabii bu durum, ‘Çin karşıtlığı’nın da keskinleşmesine yol açamadı. Üstüne üstlük, Çin karşıtlığı Kuzey Kore üzerinden denendiği halde Kuzey Kore’nin Güney Kore açılımı yaparak bu girişimi etkisiz kılması, daha da etkisiz bir Çin politikası oluşmasına yol açtı.

Dolayısıyla Başkan Trump, öncelikle Çin-ABD keskin rekabetini devreye sokamadı, bu süreçte Rusya-ABD zımni işbirliği de büyük tehlikeye girdi. Suriye’de üzerine oynadığı siyasi Kürt hareketi, ABD’nin belirsizlikleri karşısında bir elini de Rusya’ya uzattı, bu da

Rusya’nın ABD ile işbirliği sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Öte yandan, en çok korumak istediği İsrail ise bölgedeki üstünlüğün Rusya’ya geçtiğini görerek bu ülkeyle de ilişkilerini geliştirme yoluna girdi. İşte tam bu nedenle Trump, Kudüs çıkışı yaptı ve İsrail’in kendisinden uzaklaşmasına izin vermeyeceğini ima etti.

Başlangıç hatlarından giderek uzaklaşan ABD, bu arada Türkiye gibi bir müttefikini de karşısına aldı.

Söz konusu harita, Trump’ın öngördüğü politikaların zaten uygulanamaz olmasından dolayı mı ortaya çıktı, yoksa ‘derin Amerika’nın zaten başından beri bu politikalara karşı olmasından mı kaynaklandı, orasını zaman gösterecek. Ancak görünen o ki, bugün artık Trump’ın başlangıçta öngördüğü politikaların uygulanma zemini bulunmuyor. Sürekli değişip duran yakın çevresindeki karar alıcıların son hali, ABD’yi Pentagon’un yönettiğini düşündürüyor. Çin’in ‘cunta’ olarak adlandırdığı bu yönetim, Trump koltuğunda kalsın ya da kalmasın, bundan sonra çok daha sert; ama tanımlanabilir politikalar uygulayacak gibi görünüyor.

Bundan sonraki aşamada ABD’nin Rusya ile zımni işbirliğinin bozulacağı ve tam da Putin’in istediği gibi bir tür neo-gevşek iki kutuplu sistem arayışı olacağı öngörülebilir. Bu sistemde Çin, dengenin dengeleyici rolünü üstlenecek, ABD Avrupa’yı izole etmek yerine Avrupa’nın Almanya’yı izole etmesine çabalayıp AB-ABD yakınlaşmasını zorlayacak ve başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkeyi de radikal tercihler yapmaya itecek.

Türkiye’nin bu ihtimali hesaplamadığı düşünülemez. Suriye’deki ilerleyişin bir nedeni de ‘tercih’ koşulları görüşülürken pazarlık alanı bırakılması ve masada avantajlı olunmasıyla ilgili.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)