Metin Külünk - AK Parti Milletvekili

Metin Külünk – AK Parti Milletvekili

BATI BU ANLAMDA 1000 YILDIR YENİKTİR. 13 tane haçlı seferi, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı, Sakarya, Afyon, İzmir, Antep, Maraş ve Anadolu’nun birçok köklü şehri bu yüzden işgal edilmeye çalışılmıştır. Batının Anadolu saldırılarının altında 1000 yıllık bir YENİLGİ PSİKOLOJİSİ VARDIR. 1071’deki Alparslan’ın Yenilenen Devlet Aklı ve gözünü karartıp Hıristiyan dünyasının egemenliğindeki Anadolu topraklarına gelmesinin arkasındaki AKIL DEVRİMİNİ anlamalıyız. 1071 tarihi öyle sıradan bir tarih değildir. 1071, bu Milletin BİRİNCİ AKIL DEVRİMİNİ GERÇEKLEŞTİRDİĞİ VE BU DEVRİMDEN SELÇUKLU VE OSMANLI ADINDA İKİ BÜYÜK DEVLET ÇIKARMASIDIR. Anadolu’ya geçiş sürecinde Birinci Beylikler Dönemi olarak adlandırdığımız bir süreç yaşandı. Bu süreçte ileri gelen komutanlar beylikleri meydana getirmiş ve Anadolu’nun Türkleşme süreci başlamıştır. Ardından İkinci Beylikler Dönemi başlamış ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin 1243’te yaşanan Moğol faciasının ardından çöküntüye uğramasıyla birlikte beylikler daha bağımsız halde hareket etme kabiliyeti kazanmışlar ve yeni bir dönem başlamıştır. Ancak batıdan gelen Hıristiyan dünyası ile doğudan gelen Moğol saldırıları Türk milletini Anadolu’dan çıkarmaya yetmemiştir. Bizi Orta Asya’ya geri göndermek isteyen Batı ile büyük devletler kurmamızı kendilerine tehdit gören Moğollar arasında sıkışmış bir millet, beyliklerin bir bayrak altında toplanmasıyla adına Osmanlı denecek olan 700 yıllık koca bir imparatorluk doğurmuştur. İşte Devlet aklı budur. Varlığınızı, bekanızı tehdit eden unsurlar karşısında bölünerek saklanmak değil, birleşerek devleşmektir.

Osmanlı: Beylikten devlete
Bu süreçten itibaren Osmanlı Devleti’nin önlenemez yükselişi ve uç beyliği konumunda olması hasebiyle Bizans’a karşı yürüttüğü gaza ve cihat politikası kısa zamanda diğer beyliklerin de Osmanlı tâbiyetine girmesini sağlamış ve devlet İslam dünyası nezdinde birçok taraftar kazanmıştır. Osmanlı devlet politikası birlik esasına dayanıyordu. Yani ne kadar birlik sağlanırsa o denli güçlü olunur ve Batı’ya karşı düzenlenen politika o denli başarıya ulaşırdı. İşte bu sistem içerisinde kısa zamanda Balkanlar üzerinde hâkimiyet tesis edilmişti ki nitekim İstanbul’un fethi de bu politikanın başarısının mühim bir ölçütüdür. Bakınız bir devlet mekanizmasının en zorlu dönemlerde nasıl işlediği ve nelerin neler üzerinde yalnızca yaptıklarınızı kaydetmez, aynı zamanda yaptıklarınızı değerlendirir, size bir ömür biçer ve geleceğiniz üzerinde planlar yapılırken sizi hafızasında korur. Eğer tarih sizi hafızasında koruyorsa inanın ki bu konuda oldukça inançlıyım, bizler ve devletimiz hafıza saraylarının tahtlarında oturuyoruz. Bu Osmanlı Devleti için ve Türkiye Cumhuriyeti için geçerli bir durumdur. Çünkü burada bir karakter tesis edilmiştir. Bu karakter Metehan ile başlar, Tuğrul ve Selçuk Beyler, Alparslanlar, Fatihler ve Yavuzlar ile devam eder. Gazi de bu silsilenin içerisindedir. Çünkü bu karakterler Anadolu aklını iyi analiz etmiş ve bu aklın nelere kadir olabileceğini kavramış ve aynı zaman bu aklı nasıl harekete geçireceklerini bilmişlerdir. Tıpkı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi “Milletimi meydanlara davet ediyorum” deyişindeki akıl gibi ve milletimizin ve Anadolu’nun kodlarını çözmüş liderler bu milletin dinamiklerini harekete geçirmede hızlı ve çevik davranmışlardır. 15 Temmuz gecesi Anadolu’ya karşı yaşanan son işgal girişimidir. 1000 yıldır bu millete karşı girişilen işgal, sindirme, savaş ve Cumhuriyet’le birlikte darbeler, iktisadi kölelik her ne varsa hepsinin sonucunda bu millet, yeni bir akıl üretmiş, devlet geleneğinde tıkanmış veya işlevsiz kalan damarları keserek, yenilenmeyi bilmiştir. Zamanın ve koşulların ruhuna uygun kimi dönemler beylikler halinde yaşarken, kirli ittifaklar karşısında birleşerek dev imparatorluklar kurmuştur. Bu AKLI İYİ OKUMAMIZ LAZIM.

Devlet mekanizmasının işlerliğini yitirmesi
17. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı Devleti kısmi gerilemeler yaşasa da yine ayakta duran ve aynı zamanda geniş sınırlara sahip bir imparatorluktu. Ancak bu dönemden itibaren köklü mekanizmada belirgin sıkıntılar baş gösterdi. Neydi bu sıkıntılar. Ordu içerisindeki nizamsızlıktı. Ulema kesiminde baş gösteren eğitimsizlikti. İlim alanında geri kalmışlıktı. Bu ana hatlarda çıkan sıkıntılar toplumun tamamını derinden etkiledi. Özellikle ekonomide dışa bağımlılık baş gösterdi ve üretim noktasında sıfır derecesinde ilerleme kaydedilirken Avrupa coğrafi keşifler, sanayi inkılabı ve sömürgecilik faaliyetlerine girişerek bu yıpranmayı daha da hızlandırdı. Bu noktadan genel bir bakış sergilediğimiz zaman görüyoruz ki net bir sarsılma söz konusu. İşte bu noktada bizim tavrımız veya bu meydana gelmiş olayları yorumlama tarzımız ne olacaktır. Suçu diğerine atıp kendimize toz kondurmayacak mıyız? Yoksa pozitif bir bakış açısıyla değerlendirmeler yaparak olayları geniş ve ayrıntılı bir perspektifle ele mi alacağız? Açıkçası ikinci seçenek en makul olanıdır. Zira kendilerini eleştiremeyen toplumlar ilerleme kaydedemezler. Aynı zamanda kendilerini eleştiremeyen devletler ve devlet mekanizmaları da ilerleme kaydedemezler. İşte bizim bugün yaptığımız şey kendimizi eleştirmektir. Kendimizi eleştirerek yeni dünyaya nasıl ayak uyduracağımızı ve bu rota değişikliğini nasıl gerçekleştireceğimizi belirlemeliyiz. Devlet yaşayan bir organizmadır. Dolayısıyla her yaşayan organizmanın yaşadığı gibi devlet de bazı dönemler hastalıklar yaşar, ağır depresyonlar geçirir, bunalımlar meydana gelir. Önemli olan bu bunalım dönemlerini iyi kavramak ve meydana gelen veya gelebilecek hasarı iyi analiz etmektir. Yaşanan son hadiseler de bize 1071 aklını güncellememizi emrediyor. O dönemin Hıristiyan ve Moğol tehdidi karşısında nasıl birleşerek Osmanlı İmparatorluğu doğmuşsa, bugün de yaşadığımız tüm tehditler bizi ZİHNİ bir yenilenmeye, yeni bir akıl devrimine ve devlet sisteminde zafiyet unsuru olan teknik sorunları gidermeye mecbur etmektedir. Sistem değişikliği ve yeni anayasa bu açıdan bir lüks değil, kişisel bir hırs hiç değil, tamamen bir zorunluluktur. Bizi bu topraklarda rahat yaşatmamak için varını yoğunu veren kirli ittifaklara karşı alacağımız bir tavırdır. Bunu bildikleri için bugün sistem değişikliği üzerinden Erdoğan’a saldırıyorlar. Çünkü şunu iyi biliyorlar, bu millet 1071 Alparslan Aklı ile buluşursa 1000 yıl daha bu toprakları terk etmezler. Rahat olsunlar, bu millet kıyamete kadar bu topraklarda BİR ve BÜTÜN yaşayacak AKLA DA GÜCE DE sahiptir.

Madalyonun diğer yüzü
Bir de dünyanın diğer yüzüne bakalım. Bakınız Ortaçağ olarak adlandırılan karanlık dönem aslında Avrupa’nın isimlendirmesidir. Zira Avrupa’da bu dönemde mezhep savaşları meydana gelmiştir. İnsanlar güvensizlik, yoksulluk içerisinde kalmış ve skolastik düşünce ekseninde kilisenin kararlarını sorgulayamaz hale getirilmiş, öte yandan uhrevi bir mahiyeti olduğu ileri sürülen kilise şurası giderek daha da dünyevileşmiştir. Bu durum bize gösteriyor ki içerideki çatışma durumu mevcut yönetimi veya toplumu gereksiz meseleler içerisinde sürüncemeye bırakmaktadır. Ki Avrupa’nın temel niyetlerinden bir tanesinin ne olduğunu da bu örnek bağlamından hareket ederek daha net görebiliriz. Öyle ki Ortaçağ Avrupa’sı nasıl mezhep savaşları vardıysa bugün de ülkemiz içerisinde aynı güruh aynı tip bir savaş çıkarmaya çalışmaktadır. Öte yandan toplumsal kargaşa meydana getirilerek toplumun üretme katsayısı düşürülmeye çalışılmaktadır. İsteniyor ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları çalışmasın, ilerlemesin, teknoloji üretmesi ve yeni dünyaya ayak uyduramamış birer birey olmaktan yoksun bir vaziyete düşsünler. Ortaçağ’da kendilerine yaptıkları yobazlığı şimdi bizim üzerimizde bir anlayış geliştirerek yapmaya çalışıyorlar. Gizli bir hakikat olmaktan ziyade bahsetmiş olduğumuz konular ve gerçekleştirilmiş söylemler aslında apaçık ortadadır. Bugün Ortadoğu coğrafyasının neden hâlâ idare edilemediği gerçeğini anlamanız için Yavuz Sultan Selim dönemine bakmanız gerekmektedir. Bu döneme bakıldığında göreceksiniz ki Ortadoğu’yu idare etmek, yönetmek öyle basit bir meselenin hallinden daha fazla çetrefillidir. Çünkü kimyasına, doğasına ve tabiatına yabancı olduğunuz bir coğrafyayı idare etmeniz mümkün değildir. Osmanlı Devleti bunu nasıl başardı diye soracak olursanız işte burada bizim devlet aklı ve geleneğimiz yatmaktadır. Eğer dersek ki Ortadoğu coğrafyası Osmanlı Devleti’ne çok yabancı değildi, buyurun Balkanlara bakalım orada da aynı düzen ve nizamı ve toplumsal huzuru göreceksiniz. Çünkü bizim devlet geleneğimiz hiçbir kültüre yabancı olmamak üzerine kurulmuş, ileri medeniyet karakterini taşıyan bir elmas gibidir.

“Sömürgecilik ırkçılığa, ırk ayrımcılığına, yabancı
düşmanlığına ve bunlarla bağlantılı olan hoşgörüsüzlüğe
yol açmıştır… Sömürgeciliğin mağdurları
olan Afrikalılar ve Afrika kökenli insanlar, Asya
kökenli insanlar ve yerli halklar, bugün de sömürgeciliğin
sonuçlarından dolayı mağdur durumdalar…
Irkçılığa, ırk ayrımcılığına yabancı düşmanlığına
ve bunlarla bağlantılı hoşgörüsüzlüğe karşı
dünya konferansı…”
Durban Bildirgesi 2001

Portekizlilerin Güney Amerika’da giriştikleri katliam hareketleri, Fransızların Cezayir’de giriştikleri katliam hareketleri, İngilizlerin Amerika kıtasındaki yerlileri katledişi ve daha bir sürü örneğe bakınız. Göreceksiniz ki zorla güzellik olmuyor. Zorla yapılan her şeyin ardından veya altından bir problem doğuyor. Üstelik bu problem kalıtsal bir hastalığa dönüştüğünde daha geri dönülemez bir hal alıyor. Bu noktada yeni bir sayfa açacak olursak. Orta Asya denkleminde bir değerlendirme yapalım. Orta Asya bugün dünyanın doğalgaz ve birçok yeraltı kaynağı bakımında deposu niteliğindedir. Tabii bu yeraltı kaynakları günümüzde kullanılmaya başlanan ve son iki yüzyıl içerisinde ciddi manada tüketilen kaynaklar haline geldiler. Pekâlâ, bu süreçten önce henüz 1600’lerde Hollandalıların ve İngilizlerin Hindistan’da ne işleri vardı sorusunu sormak açıkça bir merak uyandırıyor. Zira ipekli kumaşlardan tutun da çay, kahve gibi o döneme ait oldukça yüksek gelirli ürünlerin pazarlanması noktasında ve geçmişten bugüne ipek, baharat gibi ticari güzergâhların havzası konumunda olan bir coğrafyada hüküm sürme çabaları neden oluşmuştur. Tabii bu eksendeki çalışmalar Orta Asya ve benzeri konumda sömürgeleştirilen Afrika’daki halkları geri dönülemez uçurumlara itmiştir. Bu sırada dünyanın jandarmalığını üstlenen ve üç kıtaya hâkim bir devlet konumunda bulunan Osmanlı Devleti, sancağını götürdüğü her yere adaletiyle tebessüm etmiştir. Elini uzatabildiği her muhtaca yardımını esirgememiştir. Ki yıkılma sürecine girdiği halde Hıristiyan Macarlarını bünyesine kabul eden ve sahip çıkan Osmanlı’ya o gün Avrupa basını da dahil bütün milletler takdirlerini sunmuş ve hayranlıklarını gizleyememişlerdir.2071 Vizyonu

2071 Vizyonu
Bu süreç içerisinde yukarıda bahsettiklerim genel manada 1048’de başlayan yolculuk ve bu eksende meydana gelen sosyal ve siyasal gelişmelerdi. Öte yandan Osmanlı Devlet geleneğinin ne manaya geldiği ve devletin yükselişinin ve çöküşünün altında yatan temel nedenlerine değindik. Pek tabii görmezlikten gelemeyeceğimiz Avrupa’ya ve Avrupa’nın sömürgecilik faaliyetlerine genel bir bakış attık. Şimdi geçmiş değerlendirmesinin ardından günümüzü yorumlayabiliriz. Bakınız geçmişte Avrupa’nın yaşadığı bunalımın aynısı yaşatılmaya çalışılıyor. İçeride ve dışarıda bir sürü kirli ittifak dikkatlerini bu ülkenin toprakları ve vatandaşları üzerine odaklamış durumdalar. Bizi mezhep çatışmasıyla vurmaya çalışıyorlar. Bizi etnik köken çatışmasıyla vurmaya çalışıyorlar. Toplumda buhran ve ümitsizlik duygusunu uyandırarak devletimize ve millet kavramına olan inancımıza gem vurmaya çabalıyorlar. Bir devleti ayaktan tutan şey milli birlik ve beraberlik duygusuysa eğer, işte bu kilidin anahtarını bulmaya çalışıyorlar. Kurtuluş Savaşı’nın henüz sonlanmadığını ve Cumhuriyetimizi inşa ederken ayağımıza takılan prangaları unutmadık. Bizler bu topraklarda hüküm sürmek ve milletimizin istikbalini güvence altına almak adına nice şehitler verdik ve üzüntüyle ifade ederim ki veriyoruz. Neden 2071 diyoruz peki? Çünkü fikirler zaman ve mekânla sınırlanamaz. Bizim bir fikrimiz var. O da gelecek dünya içerisinde başat bir rol oynayacak Türkiye Cumhuriyeti. Zira biz bir kere dünyanın jandarması olduk ve o sıralar gidebildiğimiz her yere huzur götürdük. İşte şimdi aynısı neden olmasın diye düşünmek açıkçası pek de uzak bir hayal değil. Bakın Osmanlı emperyal gücünden sonra dünyanın jandarması olduğu iddiasında bulunan Amerika, İngiltere, Avrupa Birliği, NATO, BM bu küresel örgüt ve ülkelerin hangisi dünyadaki savaşlara son verebildi? Hangisi Afrika’nın kara kaderine merhem olabildi? Hangisi dünyadan zulmü ve eşitsizliği kaldırmak için mücadele etti? Hiçbirisi etmedi ve hatta hepsinin sorumlusu kendileri. İşte sömürge tarihi, Avrupa’nın tarihidir. İşte böl-parçala-yönet taktiği, İngiltere politikasıdır. İşte demokrasi adı altında enerji kaynakları istilası, Amerikan stratejisi. Buradan bir şey çıkıyor; dünyanın ve bölgenin bugünün şartlarına uyumlu, zamanın gereklerini karşılayan, teknik, stratejik ve hızlı hareket eden bir AKIL FIRTINASINA İHTİYACI VAR. Dünyanın bir Alparslan’a ihtiyacı var. Cumhuriyet’in temelini atan Gazi Mustafa Kemal bize durağanlığı değil mümkün mertebe her ne şartta olursa olsun yenilik duygusunun hiçbir biçimde yitirilmemesini tavsiye etmiştir. İşte bu bakımdan biz de gelecek nesillere yeni bir vizyon kazandırmak adına bugün bir şeylerin temelini atmaya ve yüzyıllardır süregelen Batı hegemonyasına karşı dün Osmanlı’dan doğan ışık gibi bir güneş olmaya mecburuz. Bunun ilk adımı yenilenen devlet aklı olacaktır. Bizi askeri, ekonomik ve siyasi alanda uyuşturan parlamenter sistemden bir an önce kurtulmak ve sözde değil özde demokrasinin daha da kökleşeceği YENİ BİR ÇAĞA başlamak için gereken AKIL bu milletin genlerinde vardır. Bugün sistem değişikliğinden bahsediyorsak bu hamasi söylemler değil aksine gerçekçi hedefler doğrultusundan kaynaklanmaktadır. Zira hem İslam devlet felsefesi hem de Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet felsefesinin genlerin yatan birlik teması, bugün ancak bu sistem çerçevesinde koruma altına alınabilir. Elbette dışarıdan ve içeriden gerek söylemler gerekse medya yoluyla karalama kampanyaları ve olumsuz söylemler geliştirilecektir. Ancak burada bizi ilgilendiren nokta, bizim ne istediğimiz yani aziz milletin arzusudur. Bu millet neyi ne zaman nasıl isteyeceğine ancak ve ancak kendi karar verir. Çünkü damarlarındaki asil kanda yatan bağımsızlık mührü, bu milletin hiçbir boyunduruk altında kalmayacağının nişanıdır. Önemli olan çıktığımız bu yolda dimdik ve kararlı bir şekilde vakur bir ifadeyle emin adımlarla yürümemizdir. 21. YÜZYIL, ANADOLU’NUN YENİDEN DİRİLİŞ ÇAĞI OLACAKTIR. KUTLU OLSUN!

FavoriteLoadingBeğen