Sağlıklı bir hayat için: Spor yapın, sekiz saat uyuyun, inançlı olun

Uzun ve dinç bir yaşam sürmek için sağlıklı beslenmek şart. Peki ama hangi gıdaları tüketmeli, nelere dikkat etmeliyiz? Göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta zinde bir hayat için Batı tarzı beslenmeden uzak kalarak günde iki öğün ev yemekleriyle beslenilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 18 mins

Son yıllarda sağlıklı yaşamak, organik gıdalarla beslenmek, ekmek ve şekerden arınmış bir hayat sürmek neredeyse herkesin vazgeçilmezi olmaya başladı. Her geçen gün bir yenisi eklenen dünya çapındaki araştırmalar sebzelerden ekmeğe, baklagillerden meyveye kadar her yiyeceğin bir faydasını ya da zararını ortaya koyuyor. Bu araştırmalar açıklandıkça da herkes kendine göre bir metot bulup hayatına uygulamaya çalışıyor. Kimi spor yapıyor, kimi meyve sebzelerin suyunu sıkıp içerek detoks yapıyor, kimi hazır gıdalardan uzak duruyor, kimi ise sadece şekeri hayatından çıkarıyor. Hal böyle olunca da doğru-yanlış kulaktan dolma pek çok bilgi havada uçuşuyor. Peki ne yapmalı? Hastalıklardan uzak, her daim dinç kalarak uzun bir hayat sürmek nasıl mümkün olabilir? Yıllardır yaptığı araştırmalar, kaleme aldığı kitaplarla adından söz ettiren göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta uzun ve sağlık dolu bir yaşamın sırrının kuvvetli bir sabah kahvaltısından geçtiğini ve günde iki öğün beslenmekte saklı olduğunu söylüyor.

PROF. DR AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA.

PROF. DR AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA.

İşte Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’dan sağlıklı bir hayat sürebilmek için birbirinden farklı tüyolar.

“Soluduğunuz hava temiz olmalı”

Teknolojik aletler, hazır gıdalar, bol şekerli ya da Çin tuzu bulunan atıştırmalıklar sarmışken dört bir yanımızı “Çağın koşullarında sağlıklı yaşamak mümkün mü?” diye bir soru geliyor insanın aklına. ‘Sağlıklı yaşam’ yerine ‘sağlıklı hayat’, ‘doğal yaşam’ yerine ise ‘tabii hayat’ demeyi daha doğru buluyor Küçükusta. Çünkü ‘yaşam’, ‘doğal’ kelimelerinin uydurma olduğunu savunuyor ve sağlıklı hayatı şöyle anlatıyor: “Köylüden şehirliye herkesin asırlardır kullandığı kelimeler varken yerine uydurmalarını kullanmayı manasız olmasının ötesinde kasıtlı buluyorum. Tıpkı binlerce seneden beri alışmış olduğumuz hayat tarzımızı değiştirmemizin manasız olması gibi. Sağlıklı yaşam kısaca, atalarımız gibi yaşamak olarak tarif edilebilir. Elbette çağın nimetlerinden faydalanmak gerekir –tıpkı benim bilgisayar kullandığım gibi- ama bunların asla esiri olunmamalıdır, onlar bizi değil biz onları kullanmalıyız. Teknolojiyi biz yönetirsek mesele yok ama o bizi yönetmeye başladığında işler değişir. Şehir hayatının zararlarından da korunmak lazım. Bu da şehrin esiri olmamanız şartıyla bir yere kadar mümkün ama bazı şeyler de elinizde değil maalesef. Mesela soluduğunuz havanın temiz olması şart ve insanların bunu kendilerinin sağlamaları mümkün değil. Bu, belediyelerin işi. Musluktan akan suyun içilebilir ve bedava olması lazım, bu da belediye ve hükumetlerin işi. Maske takarak kirli havadan korunmak da mümkün değil, pet şişelerden su içerek sağlıklı kalabilmek de. Son senelerde belediyelerimizin parklar, yürüme parkurları açması, çeşitli aletleri halkın kullanımına sunmasını olumlu buluyorum.”

“Tencere yemekleri yemeliyiz”

Sağlıklı beslenmeye son zamanlarda pek çok kişi özen gösterse de ‘sağlıklı besleneceğim’ derken farklı hatalar da yapılabiliyor. Doğru gıdaları seçmek için öncelikle Batı taklitçiliğinden vazgeçilmesi gerektiğine vurgu yapan Küçükusta, bütün dünyada adeta bir salgın gibi yayılan kanserlerin, kalp krizi ve felçlerin, bunamanın, astım ve alerjilerin, tüm hastalıklarının kökeninde Batı tarzı beslenmenin yattığını söylüyor: “İşlenmiş tahıl, işlenmiş şeker, trans yağlar ihtiva eden hazır gıdalardan, ambalaja, pakete girmiş her türlü yiyecek ve içecekten uzak durmamız şart. Dışarıda değil evde, ev yemekleri yani tencere yemekleri yemeliyiz. Günde iki öğün yemeliyiz, sabahları kuvvetli bir Türk kahvaltısı ve olabildiğince erken saatte de akşam yemeği. Beslenme uzmanlarının dayattıkları üç ana, üç ara öğün yeme tavsiyeleri külliyen yanlıştır. Hatta obezite ve diyabetteki artışın başta gelen sebeplerindendir. Doğru dürüst beslenerek kronik hastalıkların tamamını önlemek mümkün. Doğuştan gelen ve genetik hastalıklar dışında tüm hastalıklar beslenmeyle ilgili. Buna depresyon gibi ruhsal hastalıklar da Alzheimer, Parkinson gibi nörolojik hastalıklar da, sedef, egzama gibi cilt hastalıkları da, osteoporoz, kireçlenme gibi kemik hastalıkları da, kalp krizi ve felçler de, kanserler de, astım ve KOAH da, obezite ve diyabet de dahildir. Adam gibi beslenerek bunlar önlenebilir, hastalık ortaya çıkmış olsa bile bunlar ilaçsız tamamen ortadan kaldırılabilir.”

“Ağır sporları doğru bulmuyorum”

Tüm dünyada ve Türkiye’de kişi başına ilaç tüketimi gün geçtikçe artıyor. Kolesterol yüksekliği yaşayan insanlar da en çok ilaç tüketen gruplar arasında yer alıyor. Küçükusta, yıllardır bu durumun yanlışlığıyla ilgili savaş veriyor. “İnsanların sağlığını tek bir laboratuvar bulgusu ile değerlendirmek, kolesterol değerlerine bakarak da bir insanın kalp sağlığı hakkında yorum yapmak ve buna göre bir ilaç tavsiyesi de yanlıştır” diyen Küçükusta şunları anlatıyor: “Kolesterolü yüksek olan birine kolesterol düşürücü bir ilaç vererek onu kalp krizi ve felçlerden koruyamazsınız. Bu hastalıkların asıl sebebi kolesterol yüksekliği değil, yanlış beslenmedir. Yani şekerli, trans yağlı, işlenmiş unlardan yapılan yiyeceklerle, meşrubat, sigara ve alkol kullanmak, hareketsizlik, stres ve uykusuzluk neden olur. Bir düşünün, tüm bu olumsuzlukları bir kolesterol hapıyla ortadan kaldırmak akıl ve mantıkla bağdaşır mı, bağdaşır diyorsanız hapı yutarsınız. Yuttuğunuz hapın birçok yan etkisi olduğunu da unutmayın. Öte yandan sadece kolesterolle değil, günlük hayatta da ilaçsız yaşamak mümkün bence ama bunun için tıp eğitiminin de sağlık sisteminin de yeniden düzenlenmesi şart. Hayranı olduğumuz modern tıp, hastalıkların önlenmesiyle zerre kadar ilgilenmiyor. Modern tıp, tıp endüstrisinin esaretinden kurtulmadan, gereksiz ilaç, aşı, check up, tarama, ameliyat, tahlil ve tetkiklerden de kurtulamayız.” Öyleyse kolesterol yüksekliği nasıl tedavi edilmeli? Kalp hastalıklarını önlemenin yolunun sağlıklı bir hayat tarzını benimsemekten geçtiğini belirten Küçükusta, böyle bir hayatın ipuçlarını sıralıyor: “Öncelikle doğru dürüst besleneceksiniz. Yeteri kadar hareketli olacaksınız ama bu, haftada birkaç gün deli gibi spor yapmak demek değil. Spor salonlarına gitmeyi, ağır sporları doğru bulmuyorum. Hareketlilik günlük hayatın içine yedirilmeli ve fark edilmeden yapılmalıdır. Sigara ve alkolün adı ağza bile alınmamalıdır. Gece sekiz saat uyku şarttır, stresten uzak kalınmalıdır, iyimser ve hepsinden önemlisi de inançlı olunmalıdır.”

“Şeker bağımlılık yapar”

Şimdilerde uzmanlar tarafından zararı en çok dile getirilen yiyeceklerden ilki kuşkusuz şeker. Meyve ve sebzelerin içinde bulunan doğal şekere sağlığımız açısından ihtiyacımız var. Peki ya kimyasal işlemlerle beyazlatılmış, işlenmiş şeker masum mu? Diş hastalıklarından bağırsak düzeninin bozulmasına, kalp ve karaciğer sorunlarına kadar vücuttaki pek çok organa zararı bulunan işlenmiş şekerin kronik hastalıkların da öncüsü olduğu söyleniyor. Şekerin sigara ve alkol kadar zararı bulunduğunu hatta her birinden daha tehlikeli olduğunu belirten Küçükusta, bu yüzden şekerden çocukluk çağından itibaren uzak durulması gerektiğine dikkat çekiyor: “Şeker, bebeklik çağından itibaren hayatımıza giren ve bağımlılık yapan bir maddedir ama aslında vücudumuzun basit şekerlere, tatlılara ihtiyacı yoktur. Şeker bağımlılık yapar. Sebzelerde, meyvelerde, bakliyatta, kuruyemişte yeteri kadar kompleks karbonhidratlar vardır. Şeker bağırsaklardaki bakteri dengesini bozar, sağlıklı mikropları azaltır, bağırsak geçirgenliğini artırır, kronik iltihaba (enflamasyona) yol açar. Kronik iltihap diyabetten kanserlere, obeziteden alerjilere kadar tüm hastalıkların kökeninde yatan asıl mekanizmadır. Çocuklarımızı şekerle tanıştırmamamız şarttır.”

Şekerin zararlarının yanı sıra son günlerde pek çok hazır gıdada kullanılan palm yağıyla ilgili tartışmalar da gündemde. Palm yağının aslında zararlı bir yağ olmadığını söyleyen Küçükusta, “Onu zararlı kılan daha fazla, daha kolay, daha ucuz palm yağı elde etmek için uygulanan endüstriyel işlemlerdir. Bugün en sağlıklı bildiğimiz yağ, zeytinyağıdır ama zeytinyağı da palm yağı elde edilen usullerle üretilmeye kalkıldığında yani çok yüksek sıcaklıklar ve yüksek basınç kullanıldığında, zeytinyağının da palm yağından bir farkı kalmaz” diyor.

“Obezite, Batı tarzı beslenmeden” Obezite, diyabet, kanserler, astım, depresyon, egzama, alerji, astım, osteoporoz, kireçlenme, Parkinson, Alzheimer, Hashimato, otizm, dikkat eksikliği ve hiperaktivite çağın hastalıkları arasında gösteriliyor. Hatta bu hastalıklar adeta bir salgın gibi artıyor. Bunlar arasında özellikle obeziteyi çağın salgını olarak adlandırmanın doğru bir tespit olduğunu belirten Küçükusta, obezitenin altında pek çok sebebin yattığını anlatıyor: “İki etkeni ortadan kaldırırsak obezite de biter.

Biri insanların hareketsizleşmesidir ama asıl önemli olan Batı tarzı beslenmedir. Obezitenin önlenebilmesi için işlenmiş un, şeker, trans yağ, ev katkı maddelerinin yani hazır gıdaların, paketlenmiş ürünlerin ve yiyecek içecek reklamlarının sıfırlanması gerekir. Bunları yapmadan obezite ile mücadele ediyorum demek kendini kandırmaktan başka bir şey değildir.” Obezitenin yanı sıra son yıllarda alerjilere de sık rastlanmaya başlandığını söyleyen Küçükusta “Alerjilerin de diğer hastalıklardan hiçbir farkı yok. Belirtileri ve yerleştikleri organ, dokular çok farklı olsa bile aslında bunların tümünün altında yatan sebep bağırsak bakteri tür ve miktarlarının değişmesi ve vücuttaki kronik iltihaplanmadır. Alerjilerin tetiklenmesinde katkı maddelerinin de önemi büyüktür” diyor.

“Uzun yaşamada genetik önemli” Sağlıklı bir hayat sürmenin yolu kuşkusuz sağlıklı beslenmeden geçiyor. Sağlıklı beslenmenin de ilk kuralı güne sağlam bir kahvaltıyla başlamak. Öyle ki geçen aylarda Amerikan Kalp Derneği’nin yaptığı açıklamaya göre her sabah düzenli olarak kahvaltı yapanlarda ve gece az yiyenlerde kalp krizi, felç gibi kalp damar hastalıklarının daha az görüldüğü bildiriliyor. Aynı araştırmada, kahvaltı yapanların kolesterol ve kan basınçlarının daha düşük olduğuna, kahvaltıyı atlayanlarda obezite, beslenme bozukluğu ve diyabet riskinin arttığına dikkat çekiliyor. Araştırmaya göre kahvaltıyı atlamak kalp krizi riskini yüzde 27, felç riskini ise yüzde 18 artırıyor. Tüm bu araştırma sonuçlarını yıllardır yayınlarında dile getirdiğini söyleyen Küçükusta, kahvaltının gerçekten çok önemli olduğunu ve ‘adam gibi’ kahvaltı etmek gerektiğini vurguluyor: “Yumurta, yeşil ve siyah zeytin, peynir çeşitleri, tereyağı sofrada eksik olmamalı. Maydanoz, biber, domates, tere, roka, mevsim yeşillikleri de ceviz, fındık, badem, fıstık gibi kuruyemişler de yenmelidir. İçecek olarak çay ve işlenmemiş kahve tüketilebilir ancak şekersiz olmak şartıyla. Buna karşılık reçel, marmelat, pekmez, bal, helva zinhar yasak. Uzun yaşamada genetik önemlidir ama bunun için elimizden gelen bir şey yoktur, anamızı, babamızı, dedelerimizi, atalarımızı nasıl değiştirelim? Yapmamız gereken şey, bize verilen emanete iyi bakmamız. Uzun yaşamayı da çok kafaya takmamak lazım, mühim olan yaşadığınız hayatın kalitesidir, ne ürettiğinizdir, kendinize ve etrafınıza ne faydanız olduğudur. Ölüm Allah’ın emri.”

Başta siyasi liderler olmak üzere yoğun ve stresli yaşayanların da tüm bu önerilere dikkat etmesi gerektiğine değinen Küçükusta, “Siyasetçiler de bizim gibi insan, ayrı bireyler değiller. Onlar da sıradan insanlar gibi yaşamalı, sıradan insanlar gibi beslenmelidir. Adama göre, organa göre ayrı beslenme olmaz, sağlıklı yaşamak herkes için aynı unsurları barındırır. Bunun için çeşitli mineral, vitamin, balık yağı, antioksidan gibi birçok gıda takviyeleri kullanılıyor ama bence külliyen yanlış, paralar çöpe gidiyor” diye konuşuyor.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)