Yerli ve milli liderlik doğdu

Türkiye, 16 Nisan referandumu ile yeni bir yönetim sistemine geçti. Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne tam geçiş için 2019 yılında yapılacak seçimlerin bekleneceği söylense de bu değişikliğin getirdiği sonuçlar bugünden Türkiye’yi ve dünyayı etkilemeye başlayacak. Yeni sistemle birlikte ortaya çıkan yeni Türkiye’nin ne ifade ettiğini, Türkiye’nin yeni liderlik yapısının ne anlama geldiğini, SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmalar yapan, akademisyen Ali Aslan ile konuştuk. Aslan aynı zamanda 2014 yılında yayımlanan ‘Kurucu Cumhurbaşkanlığı’ adlı çalışmanın da yazarlarından biri.
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 17 mins

İdari yapısıyla ilgili ciddi bir karar veren Türk halkının dünyadaki yeni konumu nedir?

Dünya 1980’lerden itibaren siyasi olarak liberal- demokratik değerler, ekonomik açıdan serbest piyasa ekonomisi ve kültürel olarak çokkültürlülük tarafından şekillendi. Fakat 11 Eylül olaylarından sonra dünya, peyderpey siyaseten muhafazakâr- milliyetçi değerler, ekonomik açıdan daha korumacı ve milliyetçi bir iktisadi sistem, kültürel olarak daha kültürcü-milliyetçi bir söylemin oluşturduğu yapı tarafından biçimlenmeye başladı. Böylece dünya, güvenliğin ve güç mücadelesinin çok daha baskın hale geldiği bir yer haline geldi.

Türk toplumu da bu değişimlerden nasibini aldı. Küresel düzlemde artan İslamofobik söylem ve çevreye yönelik Batı müdahaleleri, bölgesel düzeyde parçalanan devlet yapıları ve artan terör olayları, ulusal düzeyde yaşanan toplumsal-ideolojik kutuplaşmalar ve siyaset dışı aktörlerin demokrasiye müdahaleleri, toplumda bir beka sorunu algısı yarattı. Daha önce Avrupa’ya ve Batı’ya entegre olmaya çalışan toplum, bu sefer bizzat Batı tarafından tehdit edildiğini düşünmeye başladı.

Türk halkının bugün tehdit algısı nedir?

Bugün Türk halkının başat tehdit algısı, Batı ve Batı güdümlü terör örgütleri tarafından şekillenmektedir. Bu algı, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi, PKK terörü, DEAŞ terörü, Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta Kürt devleti oluşumlarıyla şekillenmekte ve daha da güçlenmektedir.

Referandumla esas olarak ne değişti?

Siyasi aktörlerin iki sermayesi var, biri materyal güç, diğeri ise psikolojik özgüven. Türk halkı içeride seçkinci bürokratik oligarşi karşısında, dışarıda ise Batı’nın muazzam materyal gücü karşısında bir özgüven sorunu yaşadı. Ama içten içe de tipik bir sömürge toplumu olmadığı, tarihte ‘özne’ olmuş bir toplum olduğu bilinci de yerleşikti. Bu iki durumun yarattığı ‘statü çelişkisi’ sorunu önemli bir mesele olageldi.

AK Parti ile birlikte toplumun içeride bürokratik oligarşiye karşı sürekli mevzi kazanması, uluslararası siyasette ise göreceli olarak daha otonom bir politika takip etmeye başlaması bu özgüveni hem fiiliyata döktü hem de daha ileri bir boyuta taşıdı. Bu durum, 15 Temmuz darbe girişimine verilen tepkide somutlaştı. Verilen istiklal mücadelesinin başarılı olması bu özgüveni daha ileri bir boyuta taşıdı. Geldiğimiz noktada, Türk toplumu artık yönetilen değil, yöneten bir toplum olmayı arzulama noktasına ulaşmış durumda. Bundan sonraki süreç, bu algıyı fiiliyata dökecek maddi araçlara sahip olmaya çalışmak olacaktır. ‘2023 Hedefleri’ olarak adlandırılan bu arzu, ülkenin şu anki hâkim politik çizgisini temsil ediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi liderliği Türk toplumunun hangi arayışının sonucu?

Türkiye bir Cumhuriyet olarak kuruldu. Kurucusu da Mustafa Kemal Atatürk idi. Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına geliyordu. Fakat Cumhuriyet ideali kâğıt üzerinde kaldı. Halk, dar bir bürokratik azınlık tarafından yönetilen konumuna indirgendi.

 


1923’ten itibaren halkın temel motivasyonu kendi kendini yöneten konumuna gelmek oldu. Bunun için toplumsal çevreyi organize edecek ve siyasetin merkezine taşıyacak bir lider veya siyasi hareket arayışı oldu. Halkın kendi kendine organize olması, pratik-siyasi sebeplerle pek mümkün değildi. Ayrıca bürokratik oligarşi ve sosyolojik uzantıları karşısında halk, hem kültürel hem de ekonomik açıdan zayıftı.

Bu süreçte iki kilit gelişme oldu. Öncelikle halk, sürekli olarak hem kültürel hem de ekonomik olarak güçlendi. Sürekli olarak taşradan şehre bir akış, aynı zamanda da şehirde varoşlardan şehir merkezlerine doğru bir hareket söz konusu oldu. İkinci olarak, bu gücün 1950’den itibaren bürokratik merkeze karşı taşınabileceği bir siyasi yapılanmaya, çok partili hayata geçildi. 1950’lerde Adnan Menderes, 1980’lerde Turgut Özal, 1990’larda Necmettin Erbakan ve 2000’lerde ise Recep Tayyip Erdoğan bu sosyolojik gücü, siyaseti dönüştürmek için harekete geçirdi. Bu haliyle, 1950’lerden günümüze devam eden reformist ve demokratik bir siyasi çizginin olduğunu söylemeliyiz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu çizginin günümüzdeki temsilcisidir. Ayrıca kendisinden önceki siyasi liderlerden farklı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, bürokratik oligarşinin belini kırma ve siyaseti halkın lehine dönüştürme konusunda başarılı olmuş yegâne liderdir.

ALİ ASLAN. SETA DIŞ POLİTİKA DİREKTÖRLÜĞÜ.

ALİ ASLAN. SETA DIŞ POLİTİKA DİREKTÖRLÜĞÜ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ortaya çıkan güçlü siyasi liderlik anlayışı Türk siyasetinde neleri değiştirecek?

Bu, siyasetin demokratikleşmesi anlamını taşıyor. Yani halkın artık kendi kendini yönettiği, 1920’lerin Cumhuriyet idealinin fiiliyata dökülmesi demek. Belki de burada iki Cumhuriyet’ten bahsetmek gerek: 2000’li yıllara kadar ‘Oligarşik Cumhuriyet’, günümüzde ise ‘Demokratik Cumhuriyet’. 16 Nisan’dan sonra ülkeyi yönetmek isteyen tüm siyasi hareketler toplumun merkezine seslenmek ve yeni sosyolojiyi ikna etmek zorunda. Halkın desteğini almadan, halka rağmen iktidar olma yolu kapanmış oldu. Bundan sonra, ülkede iktidarı belirleyen, siyaset dışı odaklar değil, bizzat halk olacaktır.

Bu, demokratik bir kurumsallaşmanın tesis edilme aşamasında olduğu anlamını taşıyor. Ortaya çıkana kadar bu demokratik kurumsallaşmanın ya da kurumsal yapının güçlü siyasi liderlik ile mezcedilmesi gerekli. Kurumlar istikrar ve düzen sunarken, güçlü siyasi liderlik ise kurumlara enerji ve canlılık katar.

Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ilk kez dünyada yüksek sesle konuşuyor. Bu neyin göstergesi?

Bunun en temel nedeni, yaşanan sosyolojik dönüşümdür. Kültürel ve ekonomik olarak güçlenen, özgüveni artan halk artık kendi kaderini kendi çizmek istiyor. Bu, tepkiselliğin değil, pozitif şartların ortaya çıkardığı bir durumdur. Bu, ülkede yaşanan siyasi dönüşümün yapısal dayanağıdır. Bu sebeple, artık bu süreci geri döndürmek pek kolay değildir. Tam da bu sebeple, toplumun enerjisini tüketmek için Batılı aktörler ülkede kutuplaşma ve iç savaş şartları oluşturmanın peşine düşmüş durumdalar.

Türkiye, Ortadoğu’ya bugün ne ifade ediyor?

‘Model ülke’, Türkiye’nin İslam ile demokrasi arasında iyi bir denge kurduğu ve bunun bölgedeki diğer toplumlara transferinin mümkün olduğu inancına dayanıyordu. Ancak burada kilit unsur, ortaya çıkan bu siyasi durumun Batı çıkarlarına ters olmaması, yani Türkiye’nin küresel sisteme entegre olmasıydı. Türkiye şu an İslam ile demokrasi arasında iyi bir denge kurmuş durumda ve arayışı da hâlâ sürüyor. Fakat Batı’nın beklentilerinin aksine, bu durum uluslararası alanda bir otonomlaşma iştiyakı da doğurmuş oldu. Batı ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gerilmesinin temel nedeni bu. Modern dünyanın teröre karşı böyle bir tavrı olduğu kuşkulu. Batı dünyası teröre seçmeci bir şekilde yaklaşıyor. Bunu PKK ve PYD-YPG örneklerinde görmek mümkün. Ve terörü, özellikle İslam dünyasında, güçlenen toplumların enerjisini boşaltmak için araçsallaştırıyor. Terör örgütlerine destek ve kontrollü istikrarsızlık gibi politikalarla bölge toplumlarına toplumsal çölleştirme yaşatmak şu an Batı dünyasının İslam dünyasına karşı temel stratejisi haline gelmiş durumda.

Türkiye bir Batı ülkesi mi, yoksa Asya mı?

Türkiye’nin genel hatlarıyla bölgedeki rolü Batı’nın çıkarlarını savunmak şeklinde oldu. Bunun için kendisinin bir aktör olmaması, bağımsız bir politika takip etmemesi gerektiriyordu. Türkiye, AK Parti döneminde bölgedeki ve uluslararası sistemdeki rolünü yeniden tanımladı. Bölgede kültürel derinliğini ve siyasi-ekonomik nüfuz alanını genişletme yoluna gitti. Buradan elde ettiği güçle de uluslararası alanda eşit bir ilişki peşine düştü. “Medeniyetler ittifakı” ve “Dünya 5’ten büyüktür” söylemlerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Mevcut sosyolojik şartlar göz önüne alındığında, Türkiye’nin bölgesinde nüfuz alanını artırması ve uluslararası alanda eşit bir ilişkiyi mümkün kılması gerekir. Fakat bunun için materyal kapasitesini artırması lazım, aksi takdirde bu, sadece söylem bazında kalır. Uluslararası alanda bu dönüşüm gerçekleştirilemezse, ülke içindeki demokratik dönüşüm, yani halkın iktidarı da tıkanır ve başarısız olur. Özetle, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve otonomlaşması, organik bir şekilde birbirine bağlıdır.

Türkiye kendi başına bir siyasi-kültürel bütündür. Yani ne Avrupalı, ne Asyalıdır. “Türkiye, Avrupalı” demek, Avrupa’nın peşine takılması; “Türkiye, Asyalı” demek Asyalı güçlerin peşine takılması anlamına gelir. Türkiye’nin bu ikilemden çıkıp kendisinin ayrı ve otonom bir siyasi eksen oluşturması gerekiyor. Türkiye’nin siyasi vizyonu bu hedef üzerine kurulmalıdır.

“Daha önce Avrupa’ya ve Batı’ya entegre olmaya çalışan Türk toplumu, bu sefer bizzat Batı
tarafından tehdit edildiğini düşünmeye başladı.”


“Türkiye, Batı’dan kopuyor” yorumlarına ne diyorsunuz?

Türkiye uzunca bir süre İslami kimliğini reddederek Batı ile bir bütünlük arayışında oldu. 1990’lardan itibaren bu, liberal-demokrat ideoloji zemininde bir arayışa dönüştü. Burada İslam yeniden devreye girdi. Fakat İslam sadece liberal-demokratik zeminde ikincil bir unsur işlevi görmekteydi.

Bir başka arayış ise eşit medeniyetler arası bir birliktelik şeklinde gerçekleşti. ‘Medeniyetler ittifakı’ projesi bunun somutlaşmış haliydi. Ancak hem liberal- demokratik zemin hem de eşit medeniyetler arası ilişkiler zemini şu an çökmüş durumda. Bunda hem Batı’nın hem de Türkiye’nin rolü var.

Batı son yıllarda liberal-demokratik değerlerden koparak kültürcü-milliyetçi, içe kapanmacı bir ideolojiye savruldu. Ayrıca, İslamofobi üzerinden de Müslümanları canavarlaştıran bir söylemi devreye sokuldu. Türkiye’de ise İslam ve yerel değerlerin belirleyiciliği son dönemde arttı. Bundan sonra Türkiye ile Batı arasında ortak bir zemin ancak negatif bir şekilde, çıkarlar üzerinden sağlanabilir. Bu da ortak bir düşmanın var olmasına bağlıdır. Şu an ortak bir düşman ihtimali görünmemektedir. Doğal olarak Batı ile Türkiye arasındaki mesafe korunacaktır ve ilişkiler çatışma şeklinde cereyan edecektir. Buradaki kritik mesele, bu çatışma ortamının sürdürülebilir ve kontrollü olmasının sağlanmasıdır.

Batı’da sosyal devletin, siyasi liberalizmin sonu mu geliyor?

Batı’da merkez partiler çökerken aşırı sağcı partilerin yükselişine şahit oluyoruz. Bunda, yaşanan ekonomik daralmanın etkisi olduğu gibi, Rusya ve Çin gibi ülkelerin yükselişinin doğurduğu güvenlik sorunları da önemli rol oynuyor. Aynı zamanda İslam dünyasındaki uyanış da bu duruma katkıda bulunuyor. Bu gelişmeler de Batı liberal-demokrasinin yerine daha güvenlikçi, merkeziyetçi ve milliyetçi ideolojilerin norm haline gelmesine yol açıyor. Liberal- demokrasi sürekli olarak zayıflıyor ve yerini iki dünya savaşı arası döneme benzer şekilde faşist ideolojilere bırakıyor.

Mülteci sorunu Batı’da totaliter eğilimleri mi öne çıkarıyor?

Mülteci sorunu zaten potansiyel olarak var olan faşist ve totaliter eğilimleri beslemekten öte bir işlev görmüyor. Yani, mülteci meselesi kendi başına bir faktör değil, sadece zaten gelişmekte olan bir siyasi durumu daha da güçlendirmek, somutlaştırmak dışında bir rolü yok.

Türkiye’nin güçlü liderliğe bağlanması, dünyadaki bu gelişmelere karşı verilen bir cevap mı?

Dünyada güç siyasetinin ve güvenliğin ön plana çıkması, devletin de buna göre yeniden pozisyon almasını doğurdu. Türkiye’de şu an AK Parti, MHP’nin bir kanadı, bürokrasi ve ordudaki bazı aktörlerin ittifakıyla yeni bir siyaset –‘yerli ve milli’ siyaset- doğuyor. Bu siyasetin güçlü bir liderlik etrafında ve güç siyasetini merkeze alır nitelikte şekillendiğini söylemek mümkün.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)