Metin Külünk: Yenikapı Kuvayımilliye Ruhudur

Bu milletin gen yapısı, güçlü liderlik esaslı ve çoğulculuğu tek başlı sistem üzerinden başarmaktır.
Yayın Tarihi: Ara 31, 2016
FavoriteLoadingBeğen 26 mins
Metin Külünk - AK Parti İstanbul Milletvekili

Metin Külünk – AK Parti İstanbul Milletvekili

15 Temmuz’da ne yaşadık? Nasıl bir mücadele veriyoruz?
Türkiye, 15 Temmuz’da açık bir işgal, bölünme ve iç savaş tehdidi yaşadı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük tehdit ve saldırıyı, 15 Temmuz’da milletimiz savuşturdu. Büyük bir milletin kendi kaderine, vatanına, namusuna, demokrasisine, iradesine ve devletine nasıl sahip çıktığını gördük ve hep birlikte omuz omuza yaşadık. 15 Temmuz’dan bu yana Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Başbakanımızın kararlılığı ile tüm devlet kurumlarının içindeki, FETÖ üyeleri, darbeci çete mensupları, suçu tespit edilen hainler ayıklanıyor, yargı, güvenlik ve istihbarat alanında yoğun bir çalışma sürdürülüyor. FETÖ başta olmak üzere, PKK, PYD, DEAŞ, DHKP-C gibi tüm terör örgütleri ile yoğun bir mücadele devam ediyor. Örgütün mali ve insan kaynakları ile yurtiçi ve yurtdışı bağlantılarının tamamına yönelik bir mücadele var.

Coğrafi konumumuz ve konjonktürel yerimiz 15 Temmuz’u yaşamamıza sebep midir?
Türkiye’nin mücadelesi yeni değil. Bu, 150 yıllık bir mücadelenin devamı. Türkiye ilk defa saldırı altında kalmadı. Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti hep bir yaşam mücadelesi verdi. Darbeler ve ihanetlerle karşı karşıya geldi. Milletine düşman bazı işbirlikçileri ve hainleri kullanan kirli odaklar Türkiye’nin gelişmesini, milli birlik ve beraberliğinin sürmesini istemeyenler hep olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Türkiye coğrafyasında devlet ve millet olarak varlığımızı sürdürmek için tarih boyunca savaştık. Ama zulmeden olmadık, insana insan olarak değer verdik, inanç ve ırkına bakmadık, insanı inkâr etmedik.

“1071’den bu yana Anadolu’dayız. Adalet, barış ve vatan için, Hak için, şehitlerimiz, bayrağımız ve bağımsızlığımız için hep mücadele verdik. Ama zulmeden olmadık, insana insan olarak değer verdik.”

Bugün Ortadoğu’da, Asya’da, uzak Asya’da, Afrika’da, güney ve doğu sınırlarımızda, Balkanlar’da acı ve gözyaşı eksik olmuyor. Irak’ta, Suriye’de iç savaş ve terörü devam ettirenler, bu savaşa Türkiye’yi de dahil etmek istiyorlar.

Yenikapı’daki halk siyasilere nasıl bir mesaj verdi?
Yenikapı, bu milletin Kuvayımilliye yani milli bağımsızlık ruhudur. Yenikapı ruhunun var olduğu dinamiklerden birincisi, bağımsızlık. Bu millet tarihi boyunca hiçbir zaman sömürge olmadığı gibi, sömürgeci de olmadı. Hangi gerekçelerle olursa olsun milli bağımsızlığına hem aklen hem fiilen kasteden her kalkışmaya karşı bütünleşebildi. Bağımsızlığın olmadığı yerde özgürlük yoktur, zihinler kontrol altındadır, iradeniz size ait değildir. Bu millet Orta Asya’dan beri olan yürüyüşünde bağımsızlık karakteri esas olmak kaydıyla var oldu. İkincisi, özgürlük. Bu milletin hiç kabullenemeyeceği hal, özgürlüğünün yok edilmesidir. Bu felsefi duruşun temellendiği esaslardan birisi de, tevhid ve şirk sınırları içerisinde aklın özgürlüğüdür. Türk milletinin özgürlükçü karakteri hem akli anlamda hem de yaşamsal anlamda vazgeçilmez duruşudur. Yenikapı ruhunun ikinci temel özelliği, özgürlüğüne sahip çıkmaktır. Üçüncüsü, demokrasi. Aslında biz, bu topraklarda bin yıldır demokrasi temelli bir gücüz. Eğer demokrasi, farklılıkların birliğini ortaya çıkaran irade ise, biz bin yıldır bu topraklarda, farklı din, kültür, dil ve etnik grupların bir arada özgürce ve özgünce yaşadığı bir demokratik toplum inşa etmişiz. Batı’nın 150 yıldır başaramadığını, biz bin yıldır var kılmışız. Arada fetret dönemlerimiz olmakla birlikte, 1299’da Osman Gazi ile beraber 21’inci yüzyılda da insanların beklediği ve arzu ettiği farklılıkların birliği ilkesi temelli bir düzen oluşturmuş milletiz.

Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Dördüncüsü, bayrak. Milleti millet yapan değerdir. Bağımsızlık ve özgürlük kavramlarının kimliğidir. Beşincisi de devlet. Saydığımız bu dört öğenin, bu topraklarda yaşayan bütününün bir araya geldiği ve herkesin kendisini ait hissettiği devlettir. Bu beş esasın vücut bulduğu yerdir Yenikapı ruhu. Bu millet, Yenikapı üzerinden aslında gelecek tasarımını yaptı. Yani Yenikapı, bu milletin 21’inci yüzyıl tasarımıdır. Bu topraklarla ilgili, sosyal ve siyasal anlamda ne düşündüğünün ifadesidir. Yenikapı, bu topraklarda gelecek yüzyılda inşa edilecek, yenilenmiş devlet aklının nasıl olması gerektiği sorusunun cevabının alındığı gündür.

Sivil anayasa ile toplumsal birleşme ve uzlaşmayı nasıl sağlarız?
Türkiye’nin önünde mutlaka vazgeçmemesi gereken bir yeni anayasa süreci var. Yeni Türkiye, yeni anayasa. Türkiye, 1924 Anayasası’yla inşa edilmiş ve bize ait olmayan koordinatlardan çıkarak, bize ait olan koordinatlarla tanımlanmış bir Türkiye’nin adıdır. 1924 Anayasası, o tarihin şartlarında Lozan’ın arkasından inşa edilmişti. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, ardından 1924 Anayasası ile Birinci Meclis aklının ve ruhunun tasfiye edilmesiyle beraber, Lozan sonrası ortaya koyulan fotoğraf, aslında Anadolu’nun tarihsel derinliğini kuşatmıyordu. Tam zıttı, o tarihsel derinliği reddeden, ‘her şey sıfırdan başlıyor’un kilometre taşı olarak, Fransız Devrimi’ni ve pozitivizmini esas alan bir anayasaydı. Bir anlamda Batı’nın kontrolü altında tutmak istediği bir Türkiye fotoğrafına şekil verecek bir Ankara ortaya çıkmıştır. Milletin itirazlarına ve Anadolu’nun kabullenmemesine rağmen… Bunun en somut örneğini Atatürk – İnönü farklılaşmasında görüyoruz. Tarihte, okuduklarımız üzerinden şunu söyleyebiliriz ki, Atatürk bugünkü 15 Temmuz’un arkasındaki akıl tarafından Türkiye’den koparılmıştır. Çankaya’ya tutsak edilerek, İstanbul’a gitmek zorunda bırakılarak, akabinde de tartışmalı bir ölüm ile Türkiye’den koparılıp, İnönü’nün üzerinden 1924 sonrası Türkiye şekillendirilerek…

“Tanzimat’ta başlayan, İnönü dönemiyle devam eden süreçte, Türkiye’yi kontrol eden otoriter bürokrasi ile Anadolu arasında kesintisiz bir mücadele başladı. Bu süreç anayasa üzerinden yönetildi. O günden bu yana Türkiye’nin bir anayasa problemi bulunuyor.”

CHP’liler için çok ağır gelecek belki ama bu durum, Amerikan mandacılığını savunabilecek bir akıl tarafından dizayn edildi ve 1924’ten beri var olan anayasaların hiçbirinde milletin ruhu ve bu toprakların tarihsel derinliği yoktur. Bu anayasalar üzerinden bu millete hazır bir elbise giydirilmeye çalışıldı ve millet bu elbiseye hep itiraz etti. Yani 1931 sonrası süreç, Ankara ile millet arasındaki mücadele ile geçti. Millet, devlet ile kavga etmeden sistemin dönüşümünü savunmuştur hep. Özellikle de çok partili siyasal yaşam ile millet bu iradesini hep sandık üzerinden ifade etti. Aslında derinlerde bir anayasa beklentisi bulunuyor. Milletin siyasal anlamda verdiği bu mücadele hep anayasa tartışmasını üretti. Fakat bir türlü bu tartışmalara pozitif cevap verilemedi. En son 1982 Anayasası ile de aslında yeni anayasa yapabilme kabiliyetimiz zorlaştırıldı. Bunun göstergesi de Meclis’teki 367 şartı. Zamanın ruhu ve aklı değişti, devletin ve herkesin bu dönüşüme ayak uydurması lazım. Ama Türkiye hâlâ 1900’lü yılların ruhunu taşıyan anayasa ile yeni zamanı karşılamak istiyor. Bu mümkün değil. Değişmesi lazım ama karşımıza değişmesi gereken anayasadaki zorunluluklar engel olarak çıkıyor. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır, yapmak zorundayız ve gecikiyoruz. Peki biz ne yapıyoruz? 12 Eylül Anayasası ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ne ilişkin anayasa düzenlemesi ile birlikte, Türkiye’yi çok başlı bir yönetim modeliyle baş başa bırakıyoruz. Aslında bu çok başlı yönetim modelini bu ülkeye elbise olarak biçen 12 Eylül Anayasası’dır. 12 Eylül Anayasası’nın ana dinamiği, milletin iradesini hep zapt altında tutmak olduğundan dolayı yürütme bölüştürülmüştü. Halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı ve yürütmeye ait yetkileri halkın seçtiği bir milletvekilinin başbakan atanmasıyla, yürütmenin yetkileriyle seçilmiş cumhurbaşkanının oluşturduğu modelleme itibarıyla iki başlı bir yapı. Bu iki başlılık, Türk devlet geleneğine uygun değildir. Babür Şah’ın çok güzel bir sözü var: “Bir kilimde 10 derviş uyur ama bir kilimde iki padişah olmaz.” Türk milletinin tarihi derinliklerinde, başarısının altındaki en temel sır, lider merkezli bir toplum olabilmektir. Ne zaman kağanlarımız ve hakanlarımız çok güçlü olmuştur, milletimiz de o liderlerin gücü üzerinden etrafındaki kadroları ile büyük başarılara imza atmıştır. Ne zaman güçsüz liderler ile buluşmuş isek, o zaman da hep gerileme dönemi yaşamışız. Batılı normlarda demokratik bir toplumuz evet, bunu parlamenter sistem üzerinden yapamaz mıyız? Her milletin bir gen yapısı var. Bizim tarihimiz çoğulculuk tarihidir. Maalesef Batı karşısında yenik, yabancılaşmış aydın tiplerimiz, Batı’nın çoğulculuğunu görme noktasında gözlük sahibi ama kendi tarihlerindeki çoğulculuğu görebilecek kadar da yerli değiller. O nedenle biz aslında yönetim modeli olarak tek başlı ve çoğulcu bir yapının sonucuyuz. Bu kadar farklı din ve kültürleri bir arada ancak çoğulculuk ile tutabilirsiniz. Oysa, Batı çoğulcu kimliğinin arkasında tek başlı bir yönetim biçimi ile önce bu geçişi sağlamalı. Akabinde de yeni anayasa gündemden düşmeyecek.

“Bu milletin gen yapısı, güçlü liderlik esaslı ve çoğulculuğu tek başlı sistem üzerinden başarmaktır.”

AK Parti’nin başkanlık sistemi önerisinde, ‘cumhurbaşkanı’ ifadesi kullanılması ne anlama geliyor?
‘Başkan’ ile ‘cumhurbaşkanı’ arasında hiçbir fark yok. Başkanlık sistemi zaten özet olarak, halkın iradesinin hem yasamayı hem yürütmeyi belirlemesidir. Parlamenter sistemde halkın iradesi doğrudan yürütmeyi belirlemez. Yürütmeyi cumhurbaşkanı belirler. Toplum bunu görmeli. Halk sadece yasamayı seçiyor. Yasama içerisinden yürütmeyi belirleme gücü, cumhurbaşkanına ait. Yani siz başbakan seçmiyorsunuz, siz milletvekili seçiyorsunuz. Cumhurbaşkanının anayasada sahip olduğu yetkiler, dilediği parlamentere başbakanlık görevini vermeye izin veriyor. Yeni modelle halk doğrudan hem yasamayı hem de yürütmeyi belirleyecek. Yani başkan da cumhurun başkanı olacak. İsmin değil muhtevamın konuşulması gerek. Ben tam başkanlık sisteminden yana olan biriyim. İkincisi, misakı milli sınırlarının demografik özelliklerini karşılayacak yeni bir anayasadan yanayım. Üçüncüsü de devletin Fransız tipi laisizmin belirlediği bir seküler anlayışla değil, sınırları içerisinde yaşayan ve sınırlarının ötesindeki insanlara da bir model olarak, farklılıkların bir arada yaşayabileceği bir anlayışla devlet – toplum, devlet – birey, devlet – din ilişkilerinin belirlendiği bir modeli esas alan anayasadan bahsediyorum.

Recep Tayyip Erdoğan

Recep Tayyip Erdoğan

AK Parti ile MHP uzlaşma sağladı ancak CHP ile sağlayamadı. Neden?
MHP kendisinin sıkıştırılmak istendiği vesayete boyun bükmedi ve tercihini milletten yana kullandı. 15 Temmuz’u iyi okudu. Çünkü, 15 Temmuz’un arkasındaki aklın MHP’ye yönelik operasyonları bugün başlamadı. MHP’yi teslim alma girişimleri 2011’de başlamıştı. Ama 15 Temmuz öncesinde de MHP’deki operasyon çok daha açık hale getirildi. Kongre sürecini dikkatle izlediğinizde, MHP’de 15 Temmuz fırtınasının aslında geçtiğimiz yıldan bu yana çok sert bir şekilde yaşandığını görüyorsunuz. Devlet Bey’in bütün bunları fark edişi ve milletten yana muhkem duruşuyla MHP kendini milletten yana konumlandırdı. CHP de 70 yıl önceki mandater anlayışlarına geri döndü. Milletten kopuk, bu toprakları anlamayan ve Atatürk’ü anlamayan, milli bağımsızlıkçı refleksleri anlamayan bir çizgide Yenikapı’dan koptu. Şu anda hâlâtı kopmuş bir gemi gibi savrulmakta ve hangi kayalıklara çarpacağını zaman içinde göreceğiz. Yerli ve milli olmayan bir akla teslim olmuş durumda. CHP’nin tabanı bunu fark ediyor, tabanının yerliliğinden ve milliliğinden benim hiç şüphem yok. Herhalde Atatürk kalksaydı ilk yapacağı iş, CHP’nin kendisini anlamayan bu kadrolarını tasfiye etmek, hatta CHP’nin kapısına kilit vurmak olurdu. Çünkü CHP, Mustafa Kemal’in mirasına ihanet eden bir çizgide. Gazi, milli bağımsızlıkçıydı. CHP’nin bugünkü yönetimi 15 Temmuz’un arkasındaki kirli akla, aslında ‘Kandilvanya’ya teslim olmuş durumda. Utanmasalar Kandil’e de gidecekler ama cesaret edemiyorlar. CHP en geç yedi yıl sonra yüzyıllık tarihsel vazifesini bitirir ve tarihin derin sularında kaybolur. Asıl problem şu Türkiye’de iktidar boşluğu yok ama Türkiye’de yeni zamanı anlayacak muhalif kültür boşluğu var. CHP, bu muhalif kültürü üretmekte yetersiz. HDP de Türkiye partisi olma şansını zayi ederek, terörün takım elbiselisi olmaktan herhalde çok memnunlar ki, devlete bir yıldır kabadayılık yapıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin ciddi anlamda bir iktidar problemi yok ama Türkiye’nin ciddi anlamda bir muhalif problemi var. İktidarın siyaset psikolojisi başarısını anlamak isteyenlere bir şey söyleyeyim: AK Parti hareketi kurulduğu günden bu yana hep toplumun dalga boyunun üstünde durdu. Toplumun ihtiyaçlarına cevap verme ve beklentilerini anlama noktasında zamanı doğru anlayan ve karşılık veren bir yerde durduğu için iktidar.

“MHP’yi teslim alma girişimleri 2011’de başladı. MHP sıkıştırılmak istendiği vesayete boyun bükmedi, tercihini milletten yana kullandı.”

CHP mi Atatürk’ün çizgisinde yoksa AK Parti mi?
Eğer muasır medeniyetler seviyesine yükselmek hedefi esas ise evet, 14 yıldır yapılanlar ile Türkiye’nin nereden nereye geldiği bu sorunun cevabıdır. CHP’nin Türkiye’ye yönelik herhangi bir projesi yoktur. Onlar hâlâ İnönü’nün çizgisinde, ülkeyi sosyal modernleşmeye tutsak ederek, Türkiye’nin çağdaşlaşabileceği iddiasında bulunmak gibi garabet bir fikre saplanıp kalmışlar. Toplumda da bunun karşılığı yok. Batı’nın tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Batı açıkçası şaşırtmadı, yani bizim bilmediğimiz; anlamadığımız bir şey değil. Kaldı ki, yeni de değil. Yani PKK ve DHKPC gibi terör örgütlerinin her türlü finans ve siyasi desteği Batı’dan aldıklarını ve Batı’da elini kolunu sallayarak faaliyet gösterdiklerini herkes biliyor. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü adı altında Türkiye’ye karşı bu tür örgütleri bir silah olarak kullanan Batı dünyasının durumu yeni değil. Yeni olan ‘takkenin düşüp kelin görünmesi’, yani malumun ilanı. Eskiden en azından resmi olarak “Biz Türkiye’ye dostuz” derlerdi. Artık alenen, açıkça düşmanlık yapıyorlar. Sonuç pek değişmiyor çünkü bize karşı kullandıkları oyuncaklar, maşalar, ihanet çeteleri, sözde siyasetçi, gazeteci, akademisyen, sivil toplum örgütleri hepsi tek tek deşifre oldu. Ellerinde kaldı. İstedikleri kadar tehdit etsinler, Türkiye eski Türkiye değil ve Avrupa da eski Avrupa değil. Avrupa’nın yapması gereken iki şey var; öncelikle yeni Türkiye’yi anlayacak ve tanıyacak. İkinci olarak da Avrupa fikrini güncelleyecek ve Avrupa Birliği devam edecek mi, etmeyecek mi ona karar verecek. Sonrasında hâlâ bir Avrupa Birliği varsa biz de ne yapacağımıza karar veririz. Biz olmazsak Avrupa Birliği zaten bir adım öteye gidemez. Dolayısıyla Avrupalıların gerek HDP’liler hakkında gerekse basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi konularda söylediklerinin bir anlamı yok.

“AK Parti hareketi kurulduğu günden bu yana toplumun ihtiyaçlarına cevap verme ve beklentilerini anlama noktasında zamanı doğru anlayan ve karşılık veren bir yerde durduğu için iktidar.”

Türkiye dünyanın neresinde duruyor?
Türkiye bize göre dünyanın merkezi ve kavşak noktasıdır. Kendini güç merkezi olarak gören ülkeler dünyayı bulundukları yere göre anlatırlar. Mesela İngilizlerin kullandığı haritada İngilizler, Japonların kullandığında Japonlar merkezdedir. Doğu ya da batıda olup olmadığınız, dünyaya nereden baktığınıza, kendinizi nasıl tanımladığınıza göre değişir. Türkler Orta Asya’dan çıkarak, Viyana’ya kadar varmış bir millet. O dönemde bilinen dünyanın neredeyse en doğusundan en batısına kadar ulaşmışız. Endonezya’dan, Filipinler’den Güney Afrika’ya, Kırım ve Karadeniz’in kuzeyinden Cebelitarık Boğazı’na Bab-ül Mendep Boğazı’na kadar dünyanın en büyük coğrafyasına ulaşmış ve etki etmişiz. Dolayısıyla coğrafi konum ile fikri ve düşünsel konumlanma aynı yere denk düşmeyebilir. Türkiye ve Türkler batı istikametindeki yürüyüşünden vazgeçmedi. Batıya olan istikametimiz denk bir muhataplık ve dönüştürücü bir anlayış ile sürdü. Batı’yı anlama ve dönüştürme iddiamızı terk etmedik. Adil bir anlayışla, insana değer vererek, inanç ve etnik kimliğe saygı duyarak, çokkültürlü ancak barış içinde yaşanabileceğini Batı’ya biz öğrettik. Avrupa Birliği fikri bir Osmanlı kopyasıdır ve açıkçası kötü bir kopyadır, çünkü samimiyet eksiktir.

FavoriteLoadingBeğen