Yatay mimariyi medeniyet şemsiyesi çerçevesinde kullanılan bir kavram olarak gördüğünü belirten mimar Prof. Dr. Haluk Pamir ile yeni imar yönetmeliğinin şehirleri nasıl dönüştüreceğini konuştuk. Yatay mimariden kat sayıları en fazla beş ve yediyi geçmeyen konutlar algıladığını söyleyen Pamir, “Alçak ve orta katlı yapılar, iri şehir ağaçlarının yüksekliklerine uyuyor. Böylece ekoloji ile mahalle kültürü bütünleşiyor” diyor.

Prof. Dr. Haluk PAMİR, 1947’de İstanbul’da doğdu. ODTÜ Mimarlık Bölümü mezunu olan Pamir, doktorasını Surrey Üniversitesi’nde (İngiltere) çevre psikolojisi üzerine yaptı. ODTÜ’de (1977-2013) mimarlık ve çevresel psikoloji alanlarında öğretmen, araştırmacı, yönetici ve projeci olarak çalıştı. 2003-2011 yılları arasında mimarlık mesleği ve eğitiminin AB ile uyumu komisyonları başkanlıklarını yapan Pamir, Geleneklerimizi ve Geleceğimizi Araştırma Tasarım ve Tanıtım Derneği’nin (GELard) başkanıdır.

Yatay mimari neden önemli?

Sayın Cumhurbaşkanımız son yıllarda değişik kavramlar kullanarak, içinde olduğumuz topluma, topluluğa, komşuluğa dayanan mahalleye ve semte ağırlık veren ve aynı zamanda medeniyetimizin sembollerinden olan külliyelerimize atıfta bulunan bir şemsiye kavram altında şehirlere dikkat çekiyor. Örneğin, “Şehirlerimizde yapılar üzerinde yabancı isimler kullanmayalım” diyor. “Şahsiyetli yapılar olmalı” diyor. Bunlar önemlidir. Medeniyetimizin birikiminden ve bunun zamanını aşan değerlerinin ve şu anda ileriye dönük sosyal sistemimiz ve kültürümüz açısından bakışımızın hakkını vermeliyiz. “Dikey mimariyi bırakalım, yatay mimariye geçelim” demesini de aynı medeniyet şemsiyemiz altında kullanılmış kavramlar olarak görüyorum. Bu kapsayıcı çerçeveye ‘medeniyet mekânımız’ diyorum. Bu benim araştırma alanımda ise ‘Yerleşimler ve Yapılı Çevreler Mekânımız’ olarak ortaya çıkıyor.

Medeniyet mekânı ile neyi kastediyorsunuz?

Her türlü mekânın zenginliği çok boyutlu kişisel, kültürel ve sosyal sistemlere işaret eder. Medeniyetimiz bu anlamda geçmişi, bugünü ve geleceği ile çok boyutlu kişiliklere, çok boyutlu bir toplumsal sisteme, çok boyutlu kültürel sisteme ve zengin topluluk anlayış potansiyeline sahip. Sorun bu medeniyet mekânı anlayışının hakkını genelde günümüz mekânlarında, özelde ise yerleşimlerde ve yapılı çevrelerde veremeyişimizdedir. Medeniyet aynı zamanda geçmiş ve gelecek bilincini ve tasarım aracılığı ile yeniden kurma iradesini taşımaktır. Toplum sistemimiz, topluluk anlayışımız, insana bakışımız, geçmişimizi yorumlamamız, geleceği tasavvur etmemiz gibi toplumumuzu ve kültürlerini yönlendiren konular bu tasarlama faaliyetinde etkili olmaktadır. İçerdiğimiz konular hakkında kullanıcının ve tasarımcının birikimi ve bilinçli kullanım iradesi, toplumsal eğitimimiz içinde bu konuların yer alması ve alış biçimi yani sosyalleştirme önemlidir. Yerleşim ve yapılı çevre tasarımı ve bunların içinde yer alacak insanların, değerlerinin benimsenecek anlamlı bir çerçevede olması gerek.

Peki bu durumda ne yapılmalı?

Türkiye’nin yerleşimlerini ve yapılı çevrelerini medeniyetimizin yaşayan ve geleceğe dönük süreçleri çerçevesinde kullanıcılarının etkileşimi içinde araştıracak ve tasarım alternatifleri üretecek, aynı zamanda lisansüstü eğitim verecek bir enstitüye ihtiyacı var; Yani ‘Türkiye Yerleşimleri ve Yapılı Çevreleri Enstitüsü’. Türkiye için ilgili konulardaki stratejiler ve standartlar bu enstitünün öncülüğünde hazırlanmalı. Dikey-yatay yapılaşma ve benzeri alt konular, enstitü, bakanlıklar, yerel yönetimler, üniversiteler, araştırma merkezleri ve sivil toplum kuruluşları ile beraber üzerinde çalışılacak başlıklar.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de şehir yerleşimlerinin çeşitli ekonomik, sosyal sorunları, altyapı sorunları var. Bunların yanında yapılı çevrenin oluşturduğu ortamın sosyal yaşama katkısı, kültürü yansıtması ve çevresel psikoloji açısından insanlarda olumlu etki yapacak sarih düşüncelere sahip olmaması da birçok ülke için sorun. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yıkıma uğramış alanların yenilenmesi, refah toplumu olma yolunda atılan adımların yerleşimlerde yapılı çevreler aracılığı ile kimlik arayışları, önemli düşünsel ve sosyal gerilimlere yol açmış. Bunlar üzerinde çözümler, şehir ve yapı pratikleri oluşturulmuştur. Böyle sorunlar tek bir mimarın aklındaki ütopya ile çözülemediği gibi, planlama ekiplerinin oluşturduğu kurulların giriştiği toplum mühendisliği ile de çözülememiştir. Bu durumlarda etkin yerleşim ve yapılı çevre analizleri gerekiyor. Sözünü ettiğim enstitü’nün sürekli görevlerinden biri bu olmalı.

Sayın Cumhurbaşkanımızın açılımlarında bu konuya değişik değerler açısından bakarak farklı eleştiriler getirilmiştir. Bu eleştirileri, medeniyet birikimimizden kopuşlar ve zamanı aşan değerleri olan kadim yapılı çevre anlayışımızda gördüğümüz özel yerleşim dokularımızın ve yer hislerimizin yok edilerek kullanımdan kaldırılması üzerine diye anlıyorum. Şehirlerimizi sevenlerin en çok vurguladığı konulardan biri ise çok yüksek yapılaşmanın tanımı olduğunu düşündüğüm dikey mimariye karşı yatay mimari talebidir.

Dikey mimariden yatay mimariye geçmek mümkün mü?

Bunun için öncelikle yatay mimariden ne anlıyoruz bunu tanımlamamız gerekiyor. Bir katlı mı? Üç katlı mı? Beş katlı mı? Şehirlerimizin dokularını şu anda yapı adaları ve parselleri oluşturuyor. Parsellerin yapılaşması ise emsal denilen bir sayıyla tanımlanıyor. Ancak yapılı çevre ile uğraşanlar bilir ki dünyamızda bunun dışında kullanılan sağlıklı bir düşünce daha var.

Burada, alanın kullanım tipine göre insan (nüfus) yoğunluğu ve yapı yüksekliklerinin belirlenmesi önemli. Örneğin konut alanları için düşük yoğunluk hektar başına en fazla 120 kişi olarak kabul edilebilir. Hektar başına 240 kişiye kadar nüfus yoğunluğu düşük-orta yoğunluk, hektar başına 240-360 kişi arası orta yoğunluk, hektar başına 360-480 kişi orta-üstü ve hektar başına 480 kişi üstü ise yüksek yoğunluk olarak kabul edilebilir. Aynı şekilde yapılaşma da az katlı yani bir ya da üç, orta katlı yani dört ya da altı, orta-üstü katlı yani yedi ya da dokuz, yüksek katlı 10-12 ve çok yüksek katlı yani 12 kat ve üstü olarak ele alınabilir. Bu tür bir dile geçersek ben düşük ve orta yoğunlukta bir nüfus barındıran ve kat sayıları da en fazla beş-yedi katı geçmeyen konut çevrelerinden söz ediyoruz diye düşünüyorum. Bu tür bir yapıda yaşayanların hepsi iyi tasarlanmış bir peyzajda her kattan ağaçlarla, yeşille temas halinde olacaktır. Böylece orta yoğunluk ve orta yükseklikte yapılaşma aynı zamanda yeşil çevre ile beraber çözülmüş olacak.

Yani yeşille iç içe mi olunacak?

Ağaçlandırılmış çevrelerle iç içe olmaları çok kolay. Çünkü alçak ve orta katlı yapılar, iri şehir ağaç yüksekliklerine uyuyor. Böylece doğal ekoloji, yapılı çevre ve sosyal ekolojinin mahalle kültürü ekolojisinin bütünleşmesinde önemli rol oynuyorlar. Yüksek yapılaşmada ortaya çıkan rüzgârın etkisini artıran yönlendirme ve yapı arkası rüzgâr birikimini artırma sorunları da olmayacak. Ama daha önemlisi, medeniyetimizin önemli bir çekirdek kavramı olan sokak ve mahalle hayatıyla daha iç içe olunacak ve bu kavramlar güçlendirilecektir.

Sizin öneriniz nedir?

Türkiye’miz için teklifim, şehirsel dönüşüm modeli olarak ekonomik modeller yanında, sosyal dönüşüm modelini kullanmamızdır. Yani yeniden kurulacak alanlarda veya yenilenecek alanlarda, mahalle, mahalle merkezi dokusu olarak sokak, komşuluk çevresi, semt, semt merkezi olarak külliyeyi kullanarak toplumsal mekânı tasarlamak ve katılımcı olarak yönetmektir.

Yeni yerleşim alanları kurulurken nelere önem verilmeli?

Muhakkak ve öncelikle bir doğal ekoloji planı yapıp doğal ekolojinin yapılı çevresi buna göre yönetilmeli. Yerleşimin nüfus, sosyal, ekonomik ve kültürel kurguları baştan düşünülmeli. Sokakları, mahalleleri, semtleri, semt merkezleri, çalışma yerleri, eğitim alanları hatta mezarlıkları tasarlanmalı. Tasarlanmalı denince bu yalnızca fiziki olarak değil, bir medeniyet ve toplum anlayışı içinde, bir topluluk öngörüsü, ön kabulleri ve kurgusu düşünülmeli. Yani önce şehir mekânının tasarımı ve mimari etkileşimiyle şehir tasarlanmalı ondan sonra çıkan sonucun planı yapılmalı. Çok boyutlu insanlarımız ve yaşantımız düşünülerek, çok boyutlu, çok ara yüzlü ve çok ortamlı yerleşimlerimiz ve mimarimiz olmalı.

Şahsiyetli yapılardan ne anlamalıyız?

Bu kavramlar çok boyutlu bir insan ve çevre ilişkisinden söz ediyor. Yapıların şahsiyeti ve dolayısıyla kimliği, bulundukları sosyal sistemin veya kültürün kimliğinden gelir. İnsan öncelikli yaşanabilir şehir kavramı da yine bir sosyal sistemin üreteceği şehirleri nasıl kültürleyeceği ile ilgili bir kimliktir. Derneğimiz GELard (Geleneklerimizi ve Geleceğimizi Araştırma, Tasarım ve Tanıtma Derneği) bu kimliklerin medeniyet birikiminden ve geleceğe dönük medeniyet tasavvurumuzdan oluştuğunu düşünüyor. İnsan öncelikli yaşanabilir şehirler kavramına uygun olarak yeni yerleşim mekânının tasavvuru ve tasarımı için bazı prensipler öneriyoruz.

Bu prensipler neler?

Sosyal ekolojisi dengeli olmalı. Nüfus ve hizmet karışımları çağdaş, geleneklere saygılı, geleceğe dönük ve dengeli olmalı. Doğal ekolojisi, bitkileriyle, hava akımlarıyla, sularıyla çeşitlendirilmiş olmalı ve alternatif kullanımlara imkân vermeli. Yeşil çevre anlayışı ile mavi yani sağlıklı çevre anlayışını beraberce kullanıyor olmalı. Enerji duyarlı olmalı. Hem pasif enerji bütçesi hem de aktif enerji kazanımları ve üretimi tasarlanmış olmalı.

Engelliler, çocuklar ve yaşlılar gibi özel nüfus grupları için kolaylıkla kullanılabilen çevreler olmalı. Kullanıcıların emniyetini ve güvenliğini sağlayacak tasarımlar yapılmalı. Yerleşimlerde, iletişimi artırmak, gerekli grupların güvenliğini ve katılımı sağlamak için herkese açık geniş bant teknolojisi kullanılmalı. Yapılı çevrelerin hem kurulum hem kullanım maliyetleri satın alınabilir olmalı. Ekonomik olarak daha güçsüz grupların da tasarlanan ortamlardan yararlanması sağlanmalı. Estetik olmalı. Geleneklerimizden gelen birikimimizi ve gelişen teknolojileri yorumlayarak aynı zamanda kavramsal-deneysel bazda gelişerek yeni estetik yorumlarımızı ortaya çıkarmalıyız. Etik olmalı. Yeni yerleşimler ve yapılı çevreler için alınan kararlar ve yapılan işler herkese açık olmalı. Kararlar katılımcı süreçlerle alınmalı. Sürdürülebilir ve dirençli olmalı.

Siluet neden önemlidir?

Şehirlerin estetik kimliklerini değişik şekillerde anlayabiliyoruz. Bunlardan bir tanesi şehir yapılı çevrelerinin açık alan, doğal peyzaj ve yapılaşma dokularının verdiği yer hissi ve şehirsel tektonik (yapma estetiği) deneyimleridir. Bunlar şehirde dolaşarak veya herhangi bir üst noktadan (kule, çatı terası) yakından algılanarak anlaşılır.

Şehir biçiminin ekonomik, toplumsal, topoğrafik bileşenleri kadar bunları barındıran fiziki zarfın uzaktan algılanması da önemli bir şehir estetiği sembolüdür. Şehir yapılaşmasının biçimlerini uzaktan ışığın etkisiyle yüzeylerin girintisi ve çıkıntısı ile okuruz. Bunun görülmesi ve algılanması daha yakından bir izlenme ile olur. Şehirlerin kimlik parçalarının uzaktan algılanması, biçimleriyle değil, kütleleriyle olur.

Tarihî Yarımada silueti uzaktan bir şehir kütlesinin özelliği olarak ortaya çıkar. Kubbelerin ve minarelerin oluşturduğu siluet hem üç boyutlu bir dokunun hem de zemindeki bir kentsel dokunun ipuçlarını verir. Tarihî Yarımada’da ve benzerlerinde dolaşmak ise zemindeki dokuyu yaşatır. İstanbul’un kadim şehir siluetine bilinçsizce saldıranlar ve onlara bu yolda hizmet edenler; dokusuyla, biçimiyle ve siluetiyle oluşmuş çok zengin ve etkili bir dünya şehir sistemini ve onun ruhunu parçalayarak yıkmaktadırlar.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)