NURŞİN ATEŞOĞLU GÜNEY

ABD’yle olan yoğun diplomaside masada neler konuşuluyor?

ABD ile olan ilişkilerimiz tarihsel olarak en kötü zamanlarından birini yaşıyor. Johnson mektubu dönemi kadar kötü bir süreçten geçiyoruz. İlişkiler kırılgan bir noktadaydı. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson gelmeden önce Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, “İlişkiler ya düzelecek ya da tamamen bozulacak” dedi. Bu diplomatik ziyaretlerin birkaç anlamı var. Öncelikle Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarının etkileyici olduğunu düşünüyorum. Yani Tillerson’ın, ondan öncesinde de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Herbert Raymond McMaster’ın bir hafta içinde arka arkaya Türkiye’yi ziyaret etmesi bunu gösteriyor.

Sahada kararlı bir Türkiye olunca, artık Ankara’yı fazla oyalayamayacaklarını anladılar; en azından diplomatik anlamda bir diyalog kanalını açık bırakma ihtiyacı duydular. O anlamda Türkiye, sadece Suriye konusunda değil, birçok konuda ABD ile sorunlar yaşıyor. Mesela diplomasi alanında Türkiye, Suriye üzerinde çok boyutlu bir dengeleme politikası sürdürüyor. Bir yandan da aktif bir savunma politikası izliyor. Bunun bir gereği olarak da Astana ve Soçi’de kurduğu güçlü mekanizmaya karşılık, ABD ile de bir anlamda mümkünse ilişkilerini normalleştirme yönünde bir adım atılmasını olumlu buldu Türkiye.

Tillerson ile görüşmede, ABD ile ‘ortak mekanizma’ kararı çıktı. Bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı, şu ana kadar kopma noktasına gelen ilişkileri taraflar arasında mutabakatla normalleştirme yönünde bir adım atıldı. Şimdi buradan nereye gidilecek bilemiyoruz. İlişkiler çok kötüydü, şu anda o ilişkiler düzelmiş değil ama tamamen Sayın Dışişleri Bakanı’nın ifadesiyle de bozulmuş değil. Bunu bir kriz yönetimi olarak düşünüyorum. Bu kriz yönetiminde başarıya ulaşılacak mı, ulaşılamayacak mı? Bunu göreceğiz. Mart ortasında bir toplantı var. Türkiye özellikle Suriye meselesinde yol aldı. Dolayısıyla Türkiye bu toplantıda ABD’ye, artık karar vermesi yönünde bir soru soracaktır. Bu yüzden bu toplantı önemli.

Ama şu da var, ABD yönetiminde bir siyasi bölünme yaşanıyor. Kimin ne söylediği belli değil. Söz konusu Suriye politikası olduğu için sahada Pentagon’un etkili olduğunu ve ABD Başkanı’nın etkili olmadığını görüyoruz. Zaman zaman ABD’nin de bunu kullandığını düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye’nin kiminle temas edeceği, kimin sözüne güveneceği konusunda bir itimadı kalmadı. İki taraf arasında müthiş bir güvensizlik var. Türkiye artık ABD tarafından gelen sözlere güven duymuyor. O nedenle artık sonuç odaklı olması isteniyor. Bunun arkasında da birikmiş pek çok konu var. FETÖ meselesi, Hakan Atilla davası gibi… Öncelikli olarak Suriye’den başlanıldı. Farklı konularda belirli mekanizmalar kurulacağı söyleniyor.

Gelinen nokta normalleşme yolunda bir karar. Bunu da somut ve sonuç odaklı olarak, sahada ABD’nin, Suriye’de ortaya koyacağı şeyler belirleyecek. Çünkü Türkiye aslında yapabileceklerinin pek çoğunu yaptı. Bir anlamda da bu mekanizmanın kurulmuş olması Türkiye’nin siyasi, çok taraflı dengeleme politikası içinde iyi bir şey. Tamamen bütün ilişkilerinizi Rusya odaklı işbirliğine dayarsanız, o zaman tabii eliniz daha zayıf olabilir. Ama tabii stratejik seviyede büyük güçlerle diyalog kapınızın açık olması, onlarla olan ilişkileriniz zorlaştığında, birbirine karşı dengelemeye yarayacak. Bu bağlamda olumlu. Ama geleceğe yönelik çok somut olarak bir şey söylemek mümkün değil.

Bir konu da NATO meselesi. Rusya’nın Astana ve Soçi’ye önem vermesinin bir nedeni de NATO meselesi. Büyük bir NATO ülkesini, büyük bir orduya sahip olan Ankara’yı yanına çekmiş olmak Rusya’nın en çok arzu ettiği ve en çok memnun olduğu husus. Bu da aynı zamanda ABD’yi rahatsız eden bir konu. Bunu unutmamak lazım.

ABD’nin Suriye politikasıyla Türkiye hangi konularda çatışıyor?

En temel sorun Suriye’nin geleceğinin nasıl belirleneceği. Bu konuda Türkiye’nin beklentileri net. Burada en önemli sorun, PYD meselesi. Yani PYD’nin, PKK’nın bir devamı olduğu, PYD’ye yapılan desteğin daha da ilerisinde onu meşrulaştırma isteği. Şimdi Menbiç gündemde. Menbiç meselesi daha kolay çözülür gibi duruyor ama Afrin’in doğusunda nasıl bir yapılanma olacağı ve PYD’nin silahlandırılması Türkiye’yi çok rahatsız eden bir mesele. Çünkü Türkiye’nin geçmişten tecrübeleri de var.

“ABD’nin, Türkiye nezdinde yarattığı güvensizliği telafi etmesi gerekiyor.

Bunun için de bir şey yapması gerekiyor.”

Türkiye, PKK meselesinde çok ciddi olarak kendisine yönelen tehdidi bertaraf etmek zorunda. Sınır güvenliğini bir şekilde güvence altına almak zorunda. Suriye özelinde de burada, PYD’yi nasıl bir sonuca vardıracağı konusunda ABD’den bir beklentisi var. En temel sorun da şu anda bu aslında Suriye’nin geleceğinin nasıl kotarılacağında, Amerika’nın ne düşündüğü ve bunun içerisinde de aşırı silahlandırdığı PYD’yi ne yapacağı meselesi en ciddi sorun.

Amerika’nın bu konuda ne yapacağına ilişkin sizin öngörünüz nedir?

Amerika’nın ne yapacağını bilmiyoruz. Amerika’nın buradan geri gitmeyeceğini biliyoruz. Bu mesele içerisinde sadece PYD, Türkiye, ABD yok. Bu, büyük resmin bir parçası. Bunun ötesinde Amerika’nın oradaki varlığının, Rusya’nın varlığıyla da ilintisi var. Yani PYD meselesi şu anda Amerika’nın kanatları altına girmiş gibi duruyor ama esasta Rusya’nın da bu aparattan vazgeçmiş olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla büyük güçlerin, Suriye üzerinden Ortadoğu’nun genelinde sürdürdüğü rekabette nasıl bir uzlaşıya varacaklarının da önü açık. Bütün bunlar aslında Suriye’nin kuzeyinde PYD oluşumunu daha çok destekleyen, meşrulaştırmak isteyen ABD olarak görüldüğü için biz oraya odaklanıyoruz ama Rusya’nın da PYD’den vazgeçmiş olmadığını söyleyebiliriz. Mesela PYD bürosunun Moskova’da açık olduğunu biliyoruz. Rusya, siyasi geçiş döneminde, anayasa çalışmalarında PYD’ye de bir özerklik vermiştir. Onun derdi başka. Rusya’nın, Suriye meselesinde PYD’nin rejime biat etmesini güvence altına alarak onlara kısıtlı bir özerklik verme durumu olabilir. Ama ABD daha otonom bir şey düşünüyor. Aşırı silahlanmış Suriye PKK’sının, Türkiye için bir güvenlik sorunu olmasının ötesinde, Türkiye’yle Suriye arasında oluşturulacak, şu anda bir şekilde yarılmış olan kuşağın, bir anlamda ileride Türkiye’nin bölgeyle olan irtibatını da kesmesi söz konusu. Bu irtibattan kastımız tabii insanların oralarda akrabaları var, kültürel yakınlıklar var. Onun dışında ticari anlamda beklentiler var. Dolayısıyla bütün bunlar önemli. O anlamda PYD meselesinin nasıl çözüleceği ortada.

Türkiye’nin isteği ne?

Türkiye, PYD’nin tamamen silahsızlandırılmasını ve buradan çıkarılmasını istiyor. Şu anda nüfusun yüzde 10’una kadar PYD ağırlıklı Kürt nüfusunun Suriye’nin yüzde 30’unu işgal etmesi söz konusu. Türkiye’nin istediği Cerablus’ta olduğu gibi bir güvenli bölge oluşturmak ve oraya esas sahiplerini yerleştirmek. Çünkü PYD şehirleri yaktı, yıktı, insanların yerinden, yurdundan gitmesine sebep oldu. Demografik bir yeniden inşaya da gidildi. Dolayısıyla bütün bunların bertaraf edilmesi beklentisi var. Bu, uzun bir süreç ama Çekya’da Salih Müslim’in davasının nasıl neticelendiğini ve siyasallaştığını gördük. Dolayısıyla Türkiye’nin büyük güçlerle diyalog kanallarını açık bırakması, işbirliği yapması ama hiçbir güce de güvenmemesi lazım.  O nedenle Türkiye, bu güvenlik paradigması içerisinde oluşan tehdide cevap vermek üzere aktif savunma politikasını gerçekleştiriyor. PYD’yi bir şekilde yok ettikten, püskürttükten sonra bu sahadaki kazanımları sonrası elini masada kuvvetlendirecek. Esas temel şey bu.

Afrin Operasyonu’nda Esed güçlerinin YPG’ye destek olmasını nasıl okumalıyız?

Çok şaşırmıyorum; çünkü zaman zaman belirli alanları savaşmadan PYD’ye bırakan Esad’ın kendisi. Dolayısıyla şu an bir defa PYD çok sıkıştı. Bir pazarlık var ama anlaşma metinlerinde sorunlar çıktığı söyleniyor. PYD çok sıkıştığı için rejimin buraya gelmesini istedi. Rejimi çok istediğinden değil; çünkü rejim farklı şartlar sunuyor, silahsızlanmasını ve kendisine biat etmesini istiyor. Zaten bu hususlar üzerinden anlaşamadıklarını düşünüyorum. PYD’nin bunu yapmak istemesinin tek nedeni, Türkiye’nin Afrin Harekâtı’nda ilerlemesini durdurmak, en azından yavaşlatmaktı. Ama bu işe yaramadı. Bunun gerisinde sadece rejim yok. Rejim dediğimiz zaman düşünmemiz gereken İran ve Rusya.

Sahada Rusya ve İran da dahil olmak üzere hiç kimse Türkiye’nin belirli bir alanda çok ilerlemesini ve başarılı olmasını istemiyor. Bu bir gerçek. Ne rejim istiyor ne İran istiyor ne de Rusya istiyor. Zaten bir yandan da Türkiye’yi denediler diye düşünüyorum. PYD’ninki bir açmaz. Son mertebede bunu da bir denedi. Rejim ise sadece burada değil, pek çok yerde kaybettiği alanı geri almaya çalışıyor. Masada Türkiye ve ılımlı muhalefetin etkili olmasını istemiyor. Rejimin istediği, Doğu Guta’da, İdlip’te ve Suriye’nin güneyinde de belirli alanlardaki etkisini genişletmek.

Herkes aslında sahada sahip olduğu ve olabileceği kadar alanı kendi tarafına çekmeye çalışıyor. Çünkü ileride masa kurulursa onun üzerinden pazarlık yapılacak. Dolayısıyla Türkiye aslında bu tür bir oyuna gelmedi. Karşılık vereceğini İran’a ve Rusya’ya bildirdi. Diplomasi kanalları hemen çalıştı. Nitekim obüs atışlarıyla rejimi destekleyen Şii milislerin geri çekildiğini biliyoruz. Başka bir yerde de PYD ile rejim çatışabiliyor, böyle bir saha var. Ama rejim de Türkiye’nin ilerlemesini istemediği için işbirliği yapabiliyor. Onun gerisinde İran’ın beklentileri var. Çünkü İran, 2003’ten beri Ortadoğu’nun genelinde, hem Irak’ta hem Suriye’de hem Lübnan’da hem Yemen’de etki alanını artırdı. Suriye’de de en başta Türkiye’nin ilerlemesi söz konusuydu, sonra bu geriye döndü. İran belli bir alanda hâkimiyetini artırdı, şimdi de Türkiye’nin ilerlemesini istemiyor. Çok ilginçtir, sahada hep vekiller üzerinden mücadele sürerken, şu an vekillerin yanı sıra asiller de sahada görünür olmaya başladı. Mesela İran İHA’sının düşürülmesi, İran ile İsrail’i karşı karşıya getirdi. Yani aşağıda da başka bir hikâye devam ediyor. Dolayısıyla zaman zaman vekillerin yanı sıra asiller de sahada görünür olabiliyorlar. Bu da çatışma riskini çok artırıyor.

Menbiç konusunda ABD ile nasıl bir süreç yaşanabilir?

Türkiye aslında askerî anlamda bir sorun yaşamıyor. Operasyonun üç ay öncesinden çok ciddi olarak hazırlık yapıldığını biliyoruz. Bu yüzden Türkiye’nin, Menbiç Operasyonu’nda askerî anlamda bir zorluk yaşayacağını zannetmiyorum. Amerika’nın da Türkiye’yle çatışmak istediğini zannetmiyorum. Ama böyle bir ihtimal ortaya çıkarsa, Türkiye gerektiğinde çatışmaktan vazgeçmeyeceğini açıkladı. “Dikkat edin, Amerika’nın oradaki varlığını biliyoruz. PYD’lileri vururken onları da vurmak istemeyiz ama siz yine de tedbirinizi alın” denildi.

Bir şekilde koordinasyon anlamında iki taraf için bir iletişimin olduğunu düşünüyorum. Ama Menbiç önemli; çünkü ABD’nin buradan PYD’yi geri çekmesi konusunda önceden verilmiş sözü var. Bu, askerî bir mevzu olmaktan ziyade, mart ayındaki toplantıda masada tarafların karşı karşıya gelip ne koyacağına bağlı.

Türkiye askerî hareketliliğini ilerlettiği sürece aslında belki diplomatik alanda da açılımlar olabilir. Al ver olabilir. ABD, Türkiye’yi tamamen kaybetmek istemiyorsa, kafasındaki Suriye’deki varlığını nasıl neticelendirecek? Fırat’ın doğusunda 13 tane askerî üssü var, orada PYD’ye ne yapacak? Bunların önü açık. Bunlara bağlı olarak

ABD’nin Rusya’yla da olan bir stratejik rekabeti var. Dolayısıyla bütün bunlara bağlı olarak martta Amerikalılarla toplantı var, daha sonra da Astana toplantısı var. Bütün bu diplomatik masaların birbirini etkileyeceğini, masaların da sahaları etkileyeceğini düşünüyorum. Karşılıklı olarak birbirini etkileyen bir süreç. Çoklu bir diplomasi trafiği söz konusu. Bunun neticesinde, sahadaki operasyonun nasıl gelişeceği belirsiz. Savaşarak mı, yoksa anlaşarak mı? Her türlü opsiyon geçerli. ABD’nin Türkiye nezdinde yarattığı o güvensizliği telafi etmesi gerekiyor. Bunun için de bir şey yapması gerekiyor. Tabii bu Türkiye’yi tatmin edecek mi, etmeyecek mi, o da başka bir büyük sorun.

Türkiye’nin başarılı diplomasisinin arkasında ne yatıyor?

Sahada belirli gereklilikler, Türkiye’yi askerî ve diplomasi alanında eşzamanlı hareket ettirmeye zorladı. Suriye iç savaşının en başından bu yana saha da çok değişti. Önce rejimle karşı karşıyaydınız. Sonra devlet dışı aktörler çıktı. Sonra yıpratma savaşları çıktı. Şu anda asiller de sahaya döndü. 2015’ten sonra, Rusya’nın oradaki varlığı ortaya çıktıktan sonra ABD’nin de politikaları değişti. Sınırlarımızın ötesinde biz DAEŞ’le mücadele ettikten sonra YPG ile karşı karşıya kaldık. Güney sınırımızda YPG’yi destekleyen en büyük güçlerden birisi ABD. Türkiye bunu diplomasi aracılığıyla çözmeye çalıştı. En sonunda Cerablus Operasyonu’yla bu terör kuşağını yarmaya çalıştı. En başta bir güvenli alan öneriliyordu. Üzerinden 7 sene geçti. Ama Batılılar bunu istemedi. Türkiye, ABD’yi çok ikna etmeye çalıştı ama olmadı. Şu anda ise Türkiye bu operasyonlar sayesinde bunu yapmaya çalışıyor. Şu anda da Afrinlilerin oraya döndürülmesi aslında en başta Türkiye’nin arzu ettiği meselenin somutlaşması demek. Ama nereden nereye geldik ve nelere mal oldu bu olaylar. Türkiye kendisine yönelik çoklu terörist saldırılarının hedefi oldu. Şimdi en önemli mesele, Suriye’den kaynaklanan PYD meselesi. Bu sorunu ortadan kaldırmak zorunda.

Aktif savunma politikası, yeni bir paradigma, tehdide yerinde cevap verme, gerekirse bunun için sınırları aşmak. Zaten şu anda yapılan operasyon o. İkincisi buna eşanlamlı olarak çoklu siyasi dengeleme politikasıyla sürdürmek. Çünkü hem sahada ilerlemeniz hem de diplomasi kanallarını çalıştırmanız gerekiyor. Bunun nedeni de sahanın çok aktörlü ve çok karmaşık olması. Dolayısıyla Türkiye başarılı bir politika sergiledi. Bunun en önemli sebebi, bir defa bu operasyonların arkasında müthiş bir halk desteğinin olması. Bu anlamda tüm Türkiye’nin belirli konularda bölünmüşken operasyon konusunda tek yürek olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda bir destek var, bu çok önemi. İkincisi, Türkiye’nin askerî kapasitesi 15 Temmuz’a rağmen sahada halen çok etkili bir güç. Zaten bu kanıtlama Cerablus’la başladı. Beklentilerin tam aksine sahada TSK’nin etkili olduğunu gösterdik. Hatta ÖSO’nun bile etkili olabileceği anlaşıldı. Daha da önemlisi, PYD’nin büyük bir balon olduğunu da göstermiş oldu. Bu kadar eğitim, bu kadar donatılmaya rağmen. Dolayısıyla bunlar önemli.

Türkiye’nin geçmişten gelen bir devlet tecrübesi var. Askeriyesiyle, bürokrasisiyle ne olursa olsun bütün bu zorlukları aşma gücü var. Türkiye’nin teknolojik anlamda da bu yerli ve milli olarak anılan askerî donanım ve teçhizatı geliştirmiş olması bu operasyonların önünü açtı. Türkiye’nin bu askerî teçhizatla kabiliyetlerinin geliştiğini gördük. Siyasi yönetimin istikrarlı olması da çok önemli.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)