YAŞAR ÖZBAY
Hasan Kalyoncu Üniversitesi Rektör Yardımcısı olan Prof. Dr. Yaşar Özbay, 1966 yılında Samsun’da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nden mezun oldu. 1988 yılında lisansüstü eğitim yapmak üzere ABD’de görevlendirildi. 1993 yılında Türkiye’ye döndü ve yardımcı doçent olarak göreve başladı. Özbay, 2014 yılında Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.

 “Üniversiteler toplumsal sorunları kendilerine konu edinerek daha yaşanılır bir toplum inşası için bilgi üretmeli.”

Türkiye’de üniversitenin temel işlevi nedir?

Üniversitelerin üç temel işlevi söz konusudur. Bunlar eğitim-öğretim, araştırma ve sosyal sorumluluktur. Bu açıdan araştırma, Ar-Ge çalışmaları üniversitelerin asli görevleri arasında yer alır. Bir üniversitenin tamamen araştırma üniversitesi olmasından çok, araştırmaya öncelik vermesi, ağırlıklı olarak araştırma ve geliştirme faaliyetlerine yönelmesi daha uygun bir ifade olacaktır.

Araştırma üniversitelerinin bu noktada nasıl bir işlevi olacak?

Üniversitenin araştırma üniversitesi olması yerine, öğretim elemanlarının belirli bir alanda çalıştırılması daha uygun bir yöntem olacaktır. Batı’da birçok üniversite sadece araştırma odaklı öğretim elemanı istihdam ediyor. Araştırma için çalışan öğretim üyeleri, üniversitenin eğitim-öğretim ve sosyal sorumluluk çalışmalarına iştirak etmezler, mesailerini tamamen Ar-Ge çalışmalarına ayırırlar. Bu çerçevede araştırma üniversitesi olma yolunda bir üniversitenin vizyon belirlemesi, temelde üç alanda kendisini farklılaştırması ile mümkün olabilmektedir. Bunlar, araştırma yoğun öğretim üyesi istihdam etmek, lisansüstü programlara (yüksek lisans, doktora) önem ve öncelik vermek, üniversite bünyesinde uygulama ve araştırma merkezleri açmak. Bu üç strateji ile üniversite, araştırma temelli odaklanmasına yönelik daha sağlıklı bir yol izlemiş olur.

Üniversite elindeki bilgi gücünü sermayeye nasıl dönüştürecek?

Beşeri sermaye, iyi yetişmiş, üretken ve verimli insan gücü demektir. Bunun merkezinde ise insan vardır. Sosyal sermaye ise toplum olarak birlikte yaşama irade ve güvenini temsil etmektedir. Bu anlamda sosyal sermaye, daha çok sosyolojik bir olgudur. Çok nitelikli oyuncularınız olabilir ama bunların bir takım olarak oynayabilmesi, takım ruhunun oluşup oluşmadığına bağlıdır. Bir toplum, kendi içinde dinamizmini ve sinerjisini pozitif anlamda oluşturabiliyorsa, o toplum sosyal sermaye olarak güçlü demektir. Üniversiteler toplumun bilgi üreten ve bunu milli ekonomiye en yüksek değerden sunan kurumlardır. Bu kapsamda üretilen her türlü bilgi ile toplumun sosyal dinamiklerine yönelik bilgi üretmek de üniversitelerin görevidir. Sadece teknik bilgi üretmek, teknoloji ve materyal dünyaya yönelik katkı sağlamak üniversiteler için yeterli değildir.

Türk toplumunun üniversite eğitimine katılımı nasıl?

Toplumun temel yapı taşı ailedir. Aileden bağımsız hiçbir sosyal olgunun ele alınması söz konusu değildir. Eğitime yapılan her türlü girdi, sonuçta aile ile kendisini gösterir. Nasıl bir birey yetiştiriyorsanız, onların kurduğu ailelerin de öyle olmasını istiyorsunuz demektir. Bu açıdan aileden bireye, bireyden aileye geçişlerin olması gayet doğaldır. Fakat gerçek anlamda ve nitelikli bir eğitimle aileyi zaten güçlendirmiş olursunuz.

Üniversiteler başka ne yapmalı?

Üniversiteler toplumsal sorunları kendisine konu edinerek daha yaşanılır bir toplum inşası için bilgi üretmeli. Özellikle sosyal ve davranış bilimlerinde üretilecek bilgilerin doğrudan toplum yararına kullanılmasının sağlanması gerekiyor.

Bu anlamda sosyoloji, psikoloji, eğitim, antropoloji, tarih, ekonomi gibi sosyal bilimlerde bilgi üretimi ve bunun toplumsal ihtiyaçlara yönelik olmasının önceliğinin sağlanması daha iyi ve yaşanılabilir bir toplumsal düzlemin oluşturulması için kaçınılmazdır. Birlikte, aidiyet duygusu yüksek düzeyde gelişmiş bireylerden oluşan toplumların kalkınmalarını daha hızlı gerçekleştirdiklerini görmekteyiz. Bu açıdan sosyal sermayenin, belki doğrudan ekonomik kalkınmaya sonuç veren bir görünümü olmasa da dolaylı olarak oldukça manidar gücünün olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Öğretim elemanı yetiştirme konusunda ne durumdayız?

Eğitimin en önemli belirleyicisi öğretmendir. Dünyanın en iyi eğitim sistemini de yapsanız, yine de temel dayanağınız öğretmenlerdir. Aslında eğitim sistemi inşası, öğretmen eğitimi ile başlayan bir serüvendir. Ne kadar nitelikli öğretmen yetiştirirseniz, o kadar eğitim sisteminden çıktılarınız iyi olacaktır. Benzer durum üniversiteler için de geçerlidir. Üniversitelerin insan faktörünün başında öğretim üyeleri gelir.

Nitelikli öğretim üyelerinin olması, o üniversitenin istenilir düzeye gelmesini sağlayan ana kaynaktır. Tüm eğitim sistemini ve eğitimin nesiller boyu aktarım gücünü düşününce, bunun üniversiteler ile başlatılması ve yerleştirilmesi gerekmektedir. Türkiye’de mevcut durumda, öğretim üyesi yetiştirilmesine yönelik önemli çabaların olduğunu görüyoruz. Hem YÖK hem MEB hem de TÜBİTAK nezdinde ilgili programlar ve çalışmaların olduğu bir gerçek. Bu çalışmaların bir yönü yurtiçi öğretim üyesi yetiştirme programlarına, bir yönü de yurtdışı öğretim üyesi yetiştirme programlarına yöneliktir. Bunların ikisinin sentezlendiği modellerin de işletildiği görülmektedir. Burada kanımca temel sorun, doktora sonrası öğretim üyelerinin yetişmelerine yönelik aksaklıklar ve eksikliklerin olmasıdır.

Ne gibi aksaklıklar?

Türkiye’de öğrenci başına düşen öğretim üyesi sayısının azlığı, üniversitelerin sayısının çokluğu, vakıf üniversitelerinin sayısının hızlı artması gibi etmenler, öğretim üyelerinin doktora sonrası yetişmelerini ve kendilerini geliştirmelerini engellemektedir. Bu sınırlılıklar ortaya çıkınca, sonuç olarak öğretim üyeleri temel işlevlerinden sadece birini, eğitim-öğretim hizmetlerini yoğun olarak yapmaya yönelmektedirler. Araştırma ve toplumsal sorumluluklarını yapmaya zaman bulamamaktadırlar.

Aile nasıl katılacak?

Modern okulun çalışma anlayışı içinde ailelerin eğitime katılımı bir gerekliliktir. Aile değişkenini ve özelliklerini göz önünde bulunduran bir okul anlayışı daha başarılı olma şansına sahiptir. Çocuğun birincil aidiyet duygusunun beslendiği sosyal yapı önce aile, sonra okuldur. Ailenin bir okul modeli içerisinde doğal bir paydaş olarak yer alması, okulun aileyi de beslemesi, işbirliği yapması, birbirleriyle konuşabilmeleri ve çocuk için, daha doğrusu istenilir eğitim çıktıları için oldukça öneme sahiptir. Kısaca eğitim, ailede başlayan, aile ile gelişen, aile için devam eden ve sonuçta aileye dönüşen bir süreçtir.


Sosyal bilimlerin yeni bir işlevi var

Sosyal bilimcilerin 1980’li yıllarda geliştirdiği bir kavram olan ‘sosyal sermaye’ üniversitelerin ürettiği bilginin iktisadi kalkınmaya aktarılmasında kilit bir konuma yükseldi.

Somut bilimsel çalışmalar dışında sosyal davranışların incelenmesinden çıkan sonuçlar da kalkınmanın önemli bir tamamlayıcısı oldu. Sosyal bilimlerin temeli olan antropoloji ve sosyoloji dalları, pazar araştırmalarında, tüketici davranışlarının belirlenmesinde yeni bir ölçüm aracı olarak hizmet veriyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)