Doğan KUBAN, 1926 yılında Paris’te doğdu. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdikten sonra fakültenin Mimarlık Tarihi Kürsüsü’nde asistan oldu. 1950’lerde İtalya’ya giderek Rönesans mimarlığı üzerinde çalışan Kuban, 1962’de Fulbright bursuyla konuk öğretim görevlisi olarak ABD’deki Michigan Üniversitesi’nde bulundu. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde dekanlık yaptı. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nün kurulması için çalıştı. Ağa Han Ödülü Yürütme Komitesi’ne girdi.

Türklerin Anadolu’daki kentleşme ve mimarlık tarihi konusunda yaptığı araştırmalarla tanınan mimar Doğan Kuban’la ulusal mimari üslubumuzu konuştuk. Anadolu’da her bölgenin kendi koşulları olmakla birlikte, ahşap yapının özgün bir mimari tarz olarak Türkler tarafından geliştirildiğini belirten Prof. Dr. Doğan Kuban, “Ahşap, Anadolu yaşamını yapıya yansıtıyor” diyor. Türkiye’de ilk koruma kurullarının oluşmasına öncülük eden Kuban, İstanbul’u koruyabilmek için nüfusun 10 milyonda tutulması gerektiğinin altını çiziyor.

Anadolu’da özgün Türk mimarisi ne zaman başladı?

17. yüzyıldan sonra ahşapla başladı. Osmanlı döneminde geliştirilen ahşap yapı kültürü Türk mimarisinin temelidir. Neden ahşap? Çünkü malzeme kolay, inşaat kolay. Ahşap bize uygun bir malzeme, ucuz ve bol. Ahşap Osmanlı Devleti’nde böylece gelişti. Ancak en eski örnekleri 17. yüzyılın sonlarına gidiyor. Çünkü dayanıklı bir malzeme değil. Yine de ahşap Türkiye’nin yarattığı en büyük mimari üsluptur. Camiden daha fazlasıdır. Ahşapta Anadolu yaşamının yapıya yansımasını bulursun.

Bütün Türk mimarisi için geçerli mi ahşap kullanımı?

Hayır. Elbette her bölgenin kendi malzemesi de var. Taş, kerpiç kullanılıyor. Türkiye nüfusunun yüzde 90’ı köyde oturuyordu zaten. Ama ahşabı biz kendimize özgü bir mimari üslupta yarattık. Bu, tarih bilinciyle paralel bir şeydir. Anadolu’da Türkler gelmeden önce kendi içinde bir kaos ve karmaşa var. Burası son derece çarpık bir yer. Türkler gelmişler, eski Roma çöküyor onun yerine oturmuşlar. 10 günde küçük küçük kaleleri almışlar. Yavaş yavaş imparatorluk büyüdükçe yayılmış mimari.

Mimar Sinan’ın yapıları, mimari tarihimizde nerede duruyor?

Ayasofya’daki Roma mimarisinin çok ileriye taşındığı eserler verdiler. Sizin söylediğiniz anıtsal mimari. Biz onu bizden önceki, Roma’dan, antik Yunan’dan aldık, geliştirdik. Bizim özgün mimarimiz ahşap. Bizde yalılar, konaklar hep ahşaptır. Mimaride bırakılan iz, yapılan binalar. Taş yapı olan kagir binalar buraya Yunanistan’dan geldi. 19. yüzyıl başlarında Avrupa modasıyla taş apartmanlar yapıldı. Boğaz’daki yalıların dışında da ahşabın çok iyi örnekleri İstanbul’da vardı. Ben İstanbulluyum.

Cerrahpaşa’da anneannemin evi vardı orada oturdum, sonra Aksaray’a geçtim. Oralar, yok bitti. Yüzleri bile yok. Her tarafa apartman yapıldı. Ama ahşap bir şehirdi burası. Biz az gelişmiş bir toplumuz, tek gelişmiş şehrimiz İstanbul’du. Şehrin nüfusu her dönem birden bire patladığı için mimari üslubumuzu koruyamadık.

Koruma kültürümüzün olmamasının sebebi ne?

Türkiye bunun bilincine ne kişi bazında ne devlet bazında varabildi. Tabii bahsettiğim Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti tarihinden ibaret olan bir Türkiye değil.

Çünkü İstanbul değişmeye 1950’den evvel başlamadı. Ama bina yapımları Adnan Menderes’in İstanbul’u inşa etmeye başlamasıyla oldu. Bunun tarihi de 1955’lerden sonradır. Tabii şehir eski bir şehir olduğu için yol dokusu olarak daracık taş sokaklar, engebeli caddeler vardı. Osmanlı’dan arta kalan, parası pulu olmayan, fakir nüfus giderek artıyordu.

Menderes zamanında İstanbul’un nüfusu bir milyona varmamıştı. Dolayısıyla bugünkü İstanbul’un o İstanbul’la hiçbir alakası yok. Ama İstanbul’u esas bu hale getiren 1980’den sonraki göçlerdir. İstanbul diye şehir yok artık. Tabii camileri ve tarihî eserleri var ama onlar bir şehir değil ki. Berlin’in nüfusu bugün sekiz milyon. İstanbul’un nüfusu 20 milyona çıkmış. Sadece bu oran bile koruma açısından uygarlık farkını göstermeye yeter.

İstanbul yollar şehri oldu” diyorsunuz. Bu ne demek?

New York böyle büyümedi, Paris böyle büyümedi. Biz her şeyi değiştirdik. Görmemişin çocuğu olmuş hikâyesi bu. Bizim ülkemizde sanayi gelişmemiş. Onun yerine sadece bina para getiriyor. Binayla beraber de spekülasyon. Bu, çok büyük bir yanlış, Türkiye’yi bile batırabilir. Eğer sen günde iki saat yolda kaybediyorsan olmaz. Onunla beraber benzin, hava kirliliği, işi gücü kaybediyorsun. Bu düpedüz nişan alıp fakirliğe atmak demek.

İstanbul’da bozulma anlamında sizi en çok üzen gelişme ne oldu?

Kent kalmadı ki. Eski İstanbul yok. Bugün artık iyice ucu kaçtı ve bitti. Beş katlı binayı, sekiz katlı yapıyorlar. Adam geliyor, bir yerde bahçe varken gelip üzerine 20 katlı gökdelen yapıyor. Bunlar dünyada terk edilmiş yöntemler.

İstanbul’da bundan sonra koruma anlamında ne yapılabilir?

Bir kere yeşili artırmak gerek. Deniz kenarında yüksek bina olmaz. Sonra ekonomik olarak da, biz işe yarayan bir binayı yıkıp yerine niye yeni bina koyuyoruz, bu açık bir sömürü. Türkiye’de para getiren tek şey toprak, üzerine de yüksek bina.

Burada büyük bir dengesizlik var. Biz büyümeyi hazmedemedik, o düzeyde de örgütlenemedik. İpin ucunu kaçırdık. Bana kalırsa bir iki sene sonra bu şehir iflas eder. Herkese otomobil sattılar, otomobilcilerin politik baskısı oldu herhalde. Ama otopark yok. Otoparklar yapmak yerine yolları otoparka tahsis ettiler. Hiç kontrol yok. Halkta da bir terbiye yok. İstanbul’un ne olacağını bilemem. Binalar yapılmış, paralar yatırılmış. Ama boş kaldığı zaman kendiliğinden iflas. 20 milyon nüfus var ama yine de onları dolduramayacak.

Dünyada bu şekilde iflasa sürüklenen şehirler var mı?

Var ama modern dünyada değil Asya’da böyle şehirler var. İstanbul’un topoğrafyası çok güzel. Bu topoğrafyanın yeşilini biraz daha korusaydık, olmayacak yerlere yüksek bina yapmaktan vazgeçseydik bu hale gelmezdik.

İstanbul’da binaları rengârenk boyamayı önermiştiniz.

Tabii büyük binaları boyamak zor ama ben hiç olmazsa daha alçak binaları renk olarak değiştirelim de bu tek renk beyazdan oradan kurtulalım dedim. Ama tabii bu da öyle söylendiği kadar kolay bir şey değil. Kim kontrol edecek? Kim karışacak senin evini mavi veya kırmızıya boyamana. O bir estetik disiplin.

Uluslararası kuruluşlarla etkili bir işbirliği var mı?

UNESCO’ya bağlı ICOMOS var ama bunlar pek bir işe yaramıyor. Mesela ben Selimiye Camii’ni ICOMOS listesine sokturdum. Peki nasıl korunuyor onlar? Gidin de bakın, Selimiye çevresine bina yapıyorlar. Halbuki Edirne’nin çevresi müthiş anıtsaldır. Çok güzel bir yerdir. Gidin bakın şimdi haline. Keza Bursa’yı yok ettiler. O yapılan koruma değil ki. Koruma demek, o ünitenin varlığının yeni dünyada da canlı olarak yaşaması demek. Yoksa duvarları tamir edip, boyasını yenileyince korudum demek palavra.

Avrupa’da koruma konusunda başarılı şehirler hangisi?

Floransa’ya gidin bakın. Ben Paris’te doğdum. Ben doğalı neredeyse yüz yıl oluyor. Saraylar, yapılar, anıtlar ve çevreleri nasılsa hâlâ öyle. Koruma konusunda yapılacak olan şey, eski yapıya saldırmamak. Şu an Atatürk Kültür Merkezi tartışması var. Bir kere ekonomik olarak zarar. Sen niye yapılmış binayı yıkıp yapıyorsun. Sonra bu kadar nüfusu İstanbul’a çekmek neden? Bugün Amerika’nın bile haddi değil bir yerde 20 milyonluk nüfusu beslemek. Dünyanın gerisinde kaldık, koruma diye bir şey kalmadı.

İstanbul’da sağlıklı bir kentleşme nasıl olur?

Bizim ekonomi toprak spekülasyonuna dayalı. Her yerde bu böyle. Çünkü yerine koyacak başka bir şey yok. 1970 yılında ilk kez İstanbul Koruma Planı yaptım, şimdiyse o mahallelerin hiçbiri yok.

İstanbul’da ilk Koruma Enstitüsü’nü de ben kurmuştum, şimdi orada yapılan çalışmaların hiçbir geçerliliği yok. Nüfusun artık daha fazla artırılmaması gerekiyor.

İstanbul’dan bu saatten sonra tersine göç mümkün mü?

20 milyonu buraya sokmak demek Türkiye nüfusunun dörtte birini İstanbul’da toplamak demek. Koca Türkiye’nin tarım ürünlerini dışarıdan getirtiyor. Türkiye aslında çok üretken ve olanakları olan bir yer.

Ama halk büyük şehirlere inşaat işçisi olarak geliyor para kazanmak için. Bunun bir ülkeyi kurtuluşa götürmesi mümkün değil. Toprakla oynamaya hacet yok. Bu nüfusu yeniden Anadolu’ya götürmek şart.

İstanbul’un taşıyabileceği nüfus maksimum ne kadar olmalı?

10 milyon bile değil belki. Eğer şehri korumak istiyorsan, nüfus en fazla bu kadar olmalı. Biz halka bir şey götüremedik, halkı alıp büyük şehre getirdik. Batı Anadolu’nun bile bütün memleketi beslemesi lazım. Ama adam geleneksel olarak ürettiği şey para getirmediği için tarımı dışarıdan alıp bütün ekonomik dengeyi bozuyor. Geriye ne kalıyor? Yapı spekülasyonu. Çünkü yapacak başka bir şey yok.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)