Prof. Dr. Mahmut Aydın
Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
1968 yılında Samsun’da doğdu. Ondokuz Mayıs İlahiyat Fakültesi mezunu olan Aydın, aynı fakülteye dinler tarihi alanında araştırma görevlisi olarak atandı. İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nde doktora yapan Aydın, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Dinler Tarihi Bölümü’nde öğretim görevlisi oldu. Hıristiyanlık, tarihsel İsa araştırmaları, dinler ve kültürler arası diyalog, dini çoğulculuk ve dinler teolojisi alanlarında çalışmalar yapmaktadır.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Mahmut Aydın, Diyanet’in hazırladığı FETÖ raporunu pek çok farklı açıdan değerlendirdi. Türkiye’de Diyanet ile birlikte kurumların bu tehlikeyi maalesef geç fark ettiğini belirten Aydın; ancak yaşanan tecrübenin bizlere ders olduğunu söyledi. Aydın, dünyanın başka İslam toplumlarındaki benzeri tecrübeleri de hatırlatarak raporun önemini anlattı.

Diyanet’in FETÖ raporu ne anlama geliyor?

Bilindiği üzere FETÖ’nün iç ve dış işbirlikçileriyle 15 Temmuz 2016 günü kalkıştığı hain darbe teşebbüsünün, Cumhurbaşkanımızın güçlü liderliği ve canını dişine takarak ülkesi ve bayrağı için sokaklara dökülen halkımızın cansiperane karşı duruşuyla bastırılması, ülkemizdeki her kurumun FETÖ konusunda ciddi bir analiz yapmasını zorunlu kılmıştı. “Toplumu din konusunda aydınlatmak” gibi bir görevi olan Diyanet İşleri Başkanlığı da FETÖ konusunda kendi analizini yapmak için çalışmalara başlayarak 3-4 Ağustos 2016’da, tarihinde ilk defa ‘15 Temmuz Darbe Girişimi ve Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi’ başlıklı ‘Olağanüstü Din Şûrası’ düzenledi. Bu şûrada, FETÖ’nün dini ve dini değerleri kendi çıkarları için istismar eden bir güç ve çıkar hareketi olduğuna; dini bilgi kaynaklarının da İslam’ın dini bilgi kaynaklarıyla örtüşmediğine dikkat çekilen bir dizi karar alınmıştır. Yine bu şûrada, FETÖ lideri Gülen’in kendi kaynaklarından hareketle din sermayesinden nasıl iktidar devşirdiğinin ve bunu yaparken de nasıl bir strateji izlediğinin tespit edilebilmesi için Din İşleri Yüksek Kurulu’na bir görev verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konularda en üst karar mercii olan Din İşleri Yüksek Kurulu da kendisine tevdi edilen bu görev doğrultusunda; FETÖ’nün dini açıdan nasıl bir yapılanma olduğunu, hangi dini söylemlerle kendisine insanımız nezdinde hem meşruluk kazandırdığını hem de militan devşirdiğini tespit etmek için örgüt lideri Gülen’in başta sesli ve görüntülü konuşmaları olmak üzere basılan kitaplarını inceleyerek ‘Kendi Dilinden FETÖ: Örgütlü Bir Din İstismarı’ adlı kapsamlı raporu hazırlamıştır. Raporun ortaya çıkış serüvenini bu şekilde ifade ettikten sonra, “Böyle bir rapora ihtiyaç var mıydı?” konusunda da şunları söyleyebilirim. FETÖ konusunda özellikle darbe kalkışmasından sonra ağırlıklı olarak görsel ve yazılı medyada din, özellikle de İslam dini nokta-i nazarından yapılan tartışmalar, örgüt liderinin kendi söylemlerinin çözümlenmesine dayanmadığından, milletimiz tarafından örgütün anlaşılması

konusunda çok da yararlı olmadığı aşikârdır. Diyanet’in yaptığı bu çalışma, konuyla ilgili ilk el kaynaklardan hareketle, sonradan değil daha ilk günden itibaren Gülen’in İslam’ın temel inanç, ibadet ve ahlak kurallarıyla bağdaşması hiçbir şekilde mümkün olmayan söylemlerle örgütünü ilmek ilmek işleyerek oluşturduğunu kamuoyunun dikkatine sunması bakımından önemlidir. Dahası, böyle bir raporun yukarıda da ifade ettiğimiz gibi halkımızı din konusunda aydınlatma görevi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini açından en üst karar mekanizması olan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun imzasını, dolayısıyla da onayını taşıması da son derece önem arz etmektedir. Eğer bu rapor Diyanet’ten bağımsız olarak hazırlanmış olsaydı, hem geniş kitleler tarafından dikkate alınmayacak hem de raporda dikkat çekilen İslam’ın temel bilgi kaynaklarına açıkça aykırı söylemleri hiç kimse üzerine almayacaktı. Dolayısıyla raporun dini açıdan yetkin bir kurumun elinden çıkmasının değeri ve etkisi açısından oldukça önemli olduğu kanaatindeyiz.

Diyanet’in özeleştirisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

FETÖ kadar olmasa da benzeri yapı ve oluşumlar İslam tarihinin her döneminde olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Dini söylemlerin, değerlerin ve bağlılıkların istismarına dayanan FETÖ benzeri grupları yasaklayarak tamamen bertaraf etmek, onları yeraltına çekeceğinden mümkün görünmemektedir. Dahası günümüz dünyasında ‘Yeni Dini Hareket’ veya ‘kült’ olarak adlandırılan bu tür oluşumlar her geçen gün daha da artmaktadır. O halde yapılması gereken, bu tür oluşumları görmezden gelmek, ‘Cemaat’ veya ‘Hizmet Hareketi’ hatta ‘Paralel Devlet Yapılanması’ olarak adlandırıldığı dönemlerde yanlışları olmakla birlikte “Ama iyi ve doğru işler de yapıyorlar” diyerek meşrulaştırmak yerine, ucunun nereye veya kime dokunacağına bakmaksızın onların teolojik ve ideolojik kodlarının çözümlenmesi ve kamuoyuna deşifre edilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki FETÖ de 17/25 Aralık 2014 öncesinde hemen herkes gibi Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ehlisünnet temelli bir oluşum olarak görülüyordu. Nitekim sabık Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez’in “Diyanet teşkilatı, bir daha sapkın hiçbir dini yapı konusunda 40 yıl gecikmiş olmanın mahcubiyetini yaşamamalıdır” özeleştiriyle bu durumu açıkça teyit etmiştir. Diyanet, FETÖ konusunda gerçeği görmede neden bu kadar geç kaldı şeklinde eleştiriler elbette yapılabilir. Ancak bunlar yapılırken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan itibaren siyasete ve devlet politikalarına bağlı bürokratik bir kurum olarak görüldüğünü ve onlardan bağımsız sözlem ve eylemlerde bulunamayacağını da görmek gerekir.

Nitekim geçmişte bırakalım sıradan siyasetçileri, başbakan ve cumhurbaşkanlarının imam veya müezzin tayinlerine müdahil olduğu düşünüldüğünde, Diyanet’in mevcut yapısıyla her zaman siyaset kurumunun etkisinde olduğu açıktır. Günümüzde de bir imam veya müezzin tayinine müdahale edecek kadar olmasa da siyasi erk Diyanet’e müdahale etmeye devam etmektedir.

Yakın zamanda yaşanan şu iki olay bu durumu açıkça göstermektedir: Bilindiği üzere sabık Başkan Prof. Görmez, devletin yeniden yapılanması bağlamında “Genelkurmay Başkanlığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığı da Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmalıdır” şeklindeki açıklaması üzerine dönemin Diyanet’ten Sorumlu Başbakan Yardımcısı “Diyanet İşleri Başkanlığı, Başbakanlık’a bağlıdır. Bürokratların bu şekilde açıklama yapmaları şık değil” yanıtını vermişti. İkinci olay ise birkaç ay önce bazı kesimlerin Kutlu Doğum Haftası’nın bir FETÖ projesi olduğu iddiası ve niçin Hicri takvime göre değil de sabit bir tarihte kutlandığı yönündeki açıklamaları üzerine aynı başbakan yardımcısının “Kutlu Doğum Haftası, Hicri takvime göre sabitlenecek” şeklinde açıklama yapması ve akabinde de başkanlık bünyesinde yaşanan gelişmelerdir.

Nasıl bir yapılanma olmalı?

Bu ve benzeri siyasi etkilerden olsa gerek Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan emekli olması hasebiyle düzenlediği basın toplantısında, “Diyanet hakkında salt bürokratik bir yapı mı, ilmiyeyi temsil eden bir müessese mi, artık kesin bir karar verilmeli” uyarısında bulunmuştur. Diyanet’in köklü ilim geleneğimizden beslenen sağlıklı bir din anlayışıyla toplumu din konusunda aydınlatmasının önünün açılması gerekmektedir. Çünkü unutulmamalıdır ki merdivenaltı dini oluşumların ve çarpık din anlayışlarının insanlarımızın zihinlerini bulandırarak kendi çıkarları için etkilememesinin yolu, Sayın Cumhurbaşkanımızın 5. Din Şûrası’nın açılış konuşmasında “İlim, siyasetin emrinde olmaz; ancak siyaset, ilmin hizmetkârı olabilir” uyarısı ışığında, özgüveni güçlendirilmiş bir Diyanet yapılanmasından geçmektedir.

Bu rapor FETÖ ile mücadelede nasıl yol gösterecek? Bu rapordan nasıl yararlanılmalı?

Kanaatimizce Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yukarıda da ifade ettiğimiz gibi FETÖ ile ilgili soyut iddia, ispat ve tespitler yerine, bizzat örgüt lideri Gülen’in somut ve çarpıcı ifadelerinden yola çıkarak din sermayesinden nasıl iktidar devşirdiğini kamuoyuna sunması, kendini sivil toplum kuruluşu, dini bir cemaat veya yapılanma olarak niteleyen FETÖ benzeri yapıların deşifresi açısından son derece önemlidir. Eğer rapordan yeterince yararlanmak istiyorsak, şu adımların atılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz: (1) Rapor FETÖ özelinde din sermayesinden menfaat veya iktidar devşirmek isteyen yapıların anlaşılması konusunda, başta Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat fakülteleri olmak üzere din eğitim ve öğretimiyle ilgilenen kurumlara bir anahtar sunmaktadır. Yani bu raporla söz konusu yapılar tamamen deşifre edilmemekte, sadece onların yapılacak yeni çalışma ve detaylı araştırmalarla deşifre edilmesinin yolu açılmaktadır. (2) FETÖ’nün dini boyutunun ve dini alanda yol açtığı hasarın etraflıca analiz edilebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu aracılığıyla raporda yer alan her bir bölümle ilgili konunun uzmanı olan akademisyenler ve dini grupların temsilcililerinin katılımıyla çalıştaylar düzenlenmelidir. Bu çalıştaylara uzman akademisyenler yanında kendini dini grup/cemaat veya tarikat gören yapıların temsilcilerinin de katılımının sağlanması, Diyanet’in amacının hiçbir oluşumu peşinen bertaraf etmek değil, toplumda din adına sergilenen hataları deşifre ederek hem uyarı görevini yapmak hem de insanımızın samimi dini duygularının istismar edilmesinin önüne geçmek olduğunu ortaya koyacaktır. Bu rapor çerçevesinde Diyanet’in bir diğer ödevi de başta il ve ilçe müftüleri üzerinden tüm personelini raporun amacı konusunda bilgilendirerek, raporun muhtevasının kürsülerde halk ile paylaşılmasını sağlayıp ne tür dini söylemlerin Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından İslam’ın ruhuna aykırı ve sapkın görüldüğünün kitleler tarafından bilinmesini sağlamak olmalıdır. (3) Bu raporun hazırlanması için Din İşleri Yüksek Kurulu bünyesinde toplanan FETÖ kaynaklılarıyla birlikte kendilerini dini oluşum olarak niteleyen diğer yapılanmalara ait kaynaklar derlenerek elektronik bir bilgi bankası oluşturulmalı, araştırmacıların hizmetine sunulmalıdır.

İlahiyat fakültelerinin yönetimleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’yla koordineli çalışarak akademisyenleri ilgili kaynaklar üzerinden başta FETÖ olmak üzere tüm dini oluşumlar ve bunların lideri olarak kabul edilen şahsiyetlerle ilgili bilimsel çalışmalar yapmaya teşvik etmelidir. Konunun öneminin anlaşılması için bir hatıramızı okuyucuyla paylaşmak istiyorum. Doktora çalışmam esnasında Oxford Üniversitesi kütüphanesinde araştırma yaparken, ülkemizde çok fazla itibar görmeyen bir sözde dini grupla ilgili yapılmış yüksek lisans tezini gördüğümde, ilkin doğrusu çok şaşırmıştım. Ancak konuyu araştırınca ve 1800’lerden sonra İngiltere’de dinle ilgilenen bilim insanlarının başta Anglikan Kilisesi olmak üzere devletin bazı kilit kurumlarıyla özellikle Müslüman coğrafyayla ilgili konularda nasıl işbirliği içinde çalıştığını görünce, İslam dünyasındaki dini oluşumların dış yönlendirmelere ne kadar açık olduğunu anlama şansım oldu. Bırakalım başka ülkelerdeki dini oluşumlarla ilgilenmeyi, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne kadar FETÖ ile ilgili ülkemizde doğru dürüst bir akademik çalışma yapılmamış olmasını dikkate aldığımızda; sadece Diyanet açısından değil, başta akademik camia olarak ağlanacak halimiz olduğu aşikârdır. “Bin nasihatten bir musibet yeğdir” atasözü uyarınca inşallah yaşadığımız FETÖ musibetinden Diyanet gibi ilahiyat fakültelerimiz de gereken dersi alarak din sermayesinden menfaat ve iktidar devşiren yapılanmalarla ilgili akademisyenleri, özgün akademik çalışmalar ve alan araştırmaları yapmaya teşvik ederek, söz konusu oluşumların kamuoyu tarafından daha sağlıklı bir şekilde tanınıp bilinmesini sağlarlar. Dahası bu şekilde yapılacak akademik çalışmalar, hem merdivenaltı bidat ve hurafeye dayanan ve insanımızın samimi dini duygularını istismar eden melankolik anlatımların deşifre edilmesi hem de aklını ve vicdanını İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve sünnetin dışında başka söylem ve oluşumlara teslim etmeyen nesiller yetiştirilmesi için de son derece önemlidir.

İslam’ı organize bir şekilde çarpıtan Batı kaynaklı başka girişimler de var mı?

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, 1800’lerden sonra Müslüman coğrafyayı sömürüleri altına almaya hız veren Batılı güçler; özellikle İngiltere, bir taraftan İslam ve İslam dünyasıyla ilgili çalışmalara hız verirken, diğer taraftan İslam’ı organize bir şekilde çarpıtan Kadiyânilik/Ahmediyye gibi dini-siyasi hareketlerin Müslüman dünyada neşvünema bulmasını teşvik etmiştir. Bilindiği üzere bu hareket  işgali altındaki Hint alt kıtasını sorunsuz bir şekilde yönetmek ve sömürmek isteyen İngilizlerin işgalini meşrulaştıran ve kendileriyle uyumlu bir İslam algısı oluşturmak için piyasaya sürdükleri Gulam Ahmet tarafından 19. yüzyılda kurulmuştur. İşgalci İngiliz idaresine karşı hem Müslüman hem de Hinduların ayaklanmaya başladığı bir dönemde, kendini hem Müslümanların hem de Hinduların beklenen mesihi/kurtarıcısı olarak ilan eden Gulam Ahmet silahlı mücadele döneminin yani kılıç ile cihat döneminin artık kapandığını ilan ederek İngilizlere karşı meydana gelebilecek olası isyanların önüne geçmeye çalışmıştır. Sovyetlerin Afganistan’ın işgaline karşı bölgede Amerikan çıkarlarını korumak için kurulan ve işgal sonrasında da terör örgütüne evrilen El-Kaide, yine Amerika’nın Irak işgali sonrası sözde işgale karşı yine Amerika tarafından El-Kaide’den türetilen IŞID/DAEŞ gibi oluşumlar, bir taraftan İslam dinini organize bir şekilde çarpıtarak İslam’ın şiddetle uzak durulması gereken bir terör dini olduğu algısını kitlelerin bilinçaltına yerleştirirken, diğer taraftan da bu örgütler eliyle İslam kültür ve medeniyetini yok etmek suretiyle üçüncü bin yılda Müslüman coğrafyayı Hıristiyanlaştırma veya en azından Hıristiyan hâkimiyeti altına alma hedefindeki Hıristiyan misyonerliğine alan açmaya çalışmaktadırlar.

FETÖ’nün bu anlamda konumu neydi?

Nitekim FETÖ lideri Gülen’in dinler arası diyalog söylemi çerçevesinde 9 Şubat 1998’de dönemin papası II. John Paul’ü ziyaretinde, kilisenin diyalog misyonuna yardımcı olmak için Vatikan’da bulunduğu ve eğer bu misyonun gerçekleşmesi için yardımcı olabilirse kendisinin ve örgütünün bahtiyar olacağı yönündeki ifadeleri, 15 Temmuz hain darbe kalkışmasında yapılmak istenenler ışığında değerlendirildiğinde, tıpkı Gulam Ahmet gibi FETÖ lideri Gülen’in de bir üst akıl tarafından seçilerek İslam coğrafyasının imamesi olan Türkiye’yi parçalama misyonuyla sahaya sürülmüş bir piyon olduğu görülür. Aslında yapılmak istenen 1453’te Müslüman hâkimiyetine girerek İslam medeniyetinin en önemli sembol şehirlerinden biri olan İstanbul’un da Bağdat, Şam ve Halep gibi olması sağlanarak dünyanın tamamen Hıristiyan alanı yapılmasının önünü açmaktan başka bir şey değildi.

Gülen’in 20 Ağustos 2016’da yayımlanan bir konuşmasındaki, “Haçlının ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza, kızlarınıza ilişmezler, mabedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar…” şeklindeki hezeyanları bu tespitimizi doğrulamaktadır.

Ümmet, İslam’ı yabancı etkilerden korumak için nelere dikkat etmeli?

Ümmeti yabancı etkilerden korumanın yolu, ümmeti oluşturan farklı grupların açık ve şeffaf bir yapılanma ve faaliyet içinde olmasından geçmektedir. Çünkü kapalı, kayıt dışı yapılar kendi gizli hedeflerini gerçekleştirmek için kendilerine özgür bir din eğitimi benimseyen ve bu özelliğinden dolayı da kaynağına bakılmaksızın her türlü desteğe, dolayısıyla da manipülasyona açık oluşumlardır.

Dini gruplar ve devlet arasındaki ilişki nasıl olmalı?

FETÖ tecrübesi bağlamında, din-devlet ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasının gerektiği aşikârdır. Çünkü unutulmamalıdır ki devletin veya devlet olarak kabul edilen kesimlerin desteği, doğrudan veya dolaylı desteği olmaksızın FETÖ’nün neşvünema bulması mümkün değildi. Nitekim devlet dendiğinde akla ilk olarak askerin ve askeriyenin geldiği, Türk milletinin tarihi tecrübesine uygun olarak Gülen’in 1980 askeri ve 28 Şubat post-modern darbelerinde açıkça askeri desteklemesi hatta kutsaması onun örgütünün orduda kök salmasına yol açmıştır. Yine 1990’lardan sonra Gülen’in Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi siyasi liderlerle kurduğu dostluklar ve bu dostlukların sonucunda elde ettiği siyasi, ekonomik ve sosyal desteklerle örgütünün çekirdeğini oluşturan ‘militan kadrosunu’ yetiştirme fırsatını bulduğu unutulmamalıdır. Dahası bu yetişen militan kadro, AK Parti iktidarları döneminde -2010’lara kadar- yaşanan askeri ve bürokratik vesayetten dolayı gerek alternatifsizlikten, gerekse izledikleri son derece takiyeci ve ikiyüzlü politika vasıtasıyla ‘kuzu postuna bürünen kurt misali’ devletin kılcal damarlarına kadar sızarak kendi paralel devlet yapılanmalarını oluşturmuşlardır.

FETÖ tecrübesi bize neler öğretti?

Bu örneklerden açıkça görüleceği üzere, FETÖ veya başka bir dini grup ya da yapılanmanın devletin açık ve etkin desteği olmadan gelişmesi mümkün değildir. Bu nedenle devlet bir taraftan kılcal damarlarındaki FETÖ kriptolarını tespit edip temizlerken, yeni paralel yapıların FETÖ’den boşalan yerlere sızmaması için gereken önlemleri acilen alması gerekiyordu. Ancak kamuoyunda bazı devlet kurumlarının ve üniversitelerin çeşitli dini gruplarla özdeşleştirilmesi, din-devlet ilişkileri noktasında FETÖ’den gerekli dersin alınmadığını açıkça oryaya koymaktadır.

Katı laikçi politikalarla dini grup ve oluşumların baskı altında olduğu dönemlerde, söz konusu yapıların yeraltına çekilerek kapalı, takiyeci ve kendini gizleyen politikalar benimsemesi ve bu politikalar doğrultusunda şeffaf olmayan yaygın din eğitimi vermesi izah edilebilir bir durumdur.

Ancak AK Parti iktidarları ile birlikte dini grupları hizaya getirmek için başvurulan katı laikçi uygulamalar terk edilerek din-devlet ilişkilerinin normalleştirilmesinden sonra dini grup ve oluşumların eski alışkanlıklarını devam ettirerek devleti ele geçirilecek veya en azından kendi çıkarları için kullanılması gereken bir güç olarak görmeleri izahı mümkün değildir.

Askeri, bürokratik ve oligarşik vesayet odaklarının tekrar ülkede güç kazanmaması için devletin yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı günümüzde, din-devlet ilişkilerinin de yeniden tanımlanarak dini grup veya oluşumların varlıklarına müdahale edilmeden açıklık, şeffaflık ve hesap verilebilirlik açısından kontrol/ denetim altına alınması artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)