Mustafa Armağan: Türkiye sınırlarının Lozan’da çizilenden ibaret olmadığı görülmeli

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lozan Antlaşması'na yönelik eleştirileri yeni bir tartışmayı da başlattı. Antlaşmanın günümüz şartlarını karşılayıp karşılamadığı sorusu gündemde. Sorularımızı yanıtlayan Araştırmacı Yazar Mustafa Armağan, Lozan’ın bugünkü sorunlarımızın düğüm noktası olduğu görüşünde.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 19 mins
Araştırmacı Yazar Mustafa Armağan

Araştırmacı Yazar Mustafa Armağan

Bugün karşı karşıya kaldığımız sorunlara bir bakalım. Yunanistan ile sık sık kıta sahanlığı sorunu yaşıyoruz, bir Batı Trakya sorunumuz var, müftü atamalarıyla gündeme gelen. Bir Kıbrıs sorunumuz var. Türkiye müdahale hakkını kullandı ama iki taraf arasında çözülemeyen bir sorun yumağı var. Daha güneyde artık içinden çıkılamaz bir sorun haline gelmiş olan Suriye meselesi var. Sınırlarımız terör koridoru ile çevrilme tehlikesi altında kalınca Suriye’ye girmek zorunda kaldık. Musul meselesi aynı şekilde. Adına ne dersek diyelim sınırımızda bir Kürt devleti kuruluyor. Bütün bunlara baktığımız zaman sorunların yapısal temellerinin Lozan’da atıldığını görüyoruz. Türkiye’nin neden böyle bir ateş çemberinin içinde kaldığı sorusunun cevabının Lozan’da yattığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla er ya da geç Türkiye Lozan ile bir hesaplaşma içine girecektir. Şimdiye kadar üzerini kapatmaya çalıştık. ‘Milli zafer, TC’nin tapusu vs.’ dedik ve sustuk. Ama kapının arkasına süpürdüğümüz tozların bir gün önümüze döküleceği belliydi. Artık Türkiye, Lozan’ın bir başarı değil, yenilgi olduğunu gördü. Bu yenilginin üzerinin örtüldüğünü itiraf etmeye başladı. Hem de devlet başkanının ağzından. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Lozan bir zafer değildir, bize zafer diye yutturdular” ifadesini kullandı. O zaman ben şunu soruyorum; ders kitaplarında Lozan’ın hâla zafer olduğu anlatılıyor. Eğer ders kitaplarında yazılanlar doğruysa Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasını nereye koyalım? Öte yandan Cumhurbaşkanı’nın açıklaması doğru ise kitaplarda yazılanları nereye koymamız gerekir? Dolayısıyla Türkiye artık resmi tarihinde ideolojik bir yarılma, çatlama dönemine girmiş durumda. Bu yarılmayı bir şekilde çözmek durumundayız. Nasıl çözeceğiz? Gerçeklerin, Türkiye’nin sadece Lozan’da çizilmiş sınırlardan ibaret bir devlet olmadığı gerçeğinin toplum tarafından da anlaşılmasıyla daha net kavranacağı kanaatindeyim. Bunun için de bıkmadan usanmadan gerçekleri, sadece gerçekleri anlatmamız lazım.

Türkiye’yi şu an Lozan üzerine tartışmaya iten gerekçeler nelerdir?
Dış ve iç konjonktür Türkiye’yi Lozan’la yüz yüze getirdi. 90 sene yüzleşmekten kaçındığı gerçeklerle üstüne üstüne gelmeye başladı. Mesela 1930’lu yıllarda Filistin’in kaderini belirlemek üzere bir uluslararası konferans yapılıyor ve tabii

Lozan Antlaşması

Lozan Antlaşması

ki bölgenin eski sahibi olarak Türkiye de davet ediliyor. Fakat Türkiye’nin buna cevabı, ‘Filistin beni ilgilendirmez, ben orayı Lozan’la bıraktım, hayırlı uğurlu olsun sahibine’ oluyor, katılmıyor. Türkiye kendisinin Filistin meselesinde taraf olmayı bırakın, bir hakkı olmadığını açıkça ilan ediyor. Yine 1946 yılında, o dönem İtalya’nın elinde olan 12 Ada’nın kime verileceği konusunda yapılacak toplantıya İngiltere ve ABD Türkiye’yi de davet ediyor. Ancak eski Dışişleri Bakanlarımızdan İhsan Sabri Çağlayangil’in tespitlerine bakılırsa Türkiye cevap bile vermiyor bu davete. Daha 20 yıl önce kendisine ait olan topraklar üzerine konuşulurken dahi “Ben devrede yokum, sınırlarım dışında bir çakıl taşında bile gözüm yok” şeklindeki bu terbiyeli davranışı, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye manasız, tamamen reel politikten yoksun bir sığ yaklaşımla yıllar boyu sürdürülmek istendi. Benzer politikalar sonucunda Kıbrıs da az daha elden gidiyordu. Bereket, Menderes ve Zorlu gibi ik vatanperver siyasetçi vardı da garantörlük hakkımızı kabul ettirmeyi başardılar ve o sayede 1974’te Barış Harekâtı’nı yapabildik. Ama bize Kıbrrıs’ı kazandıran bu iki kahramanı idam ettik, o ayrı. Zaten bu millete kim hizmet ettiyse başına mutlaka bir iş gelmiştir ve tarihe kötü adam olarak geçirilmiştir. Bu bir istisna değil, bir kuraldır bizim tarihimizde. Sultan Abdülaziz’den Recep Tayyip Erdoğan’a bu böyle… Evet. Olaylar bizi Lozan ile hesaplaşmaya zorluyor. Bakın Kıbrıs çıkarması, Lozan ile bir hesaplaşmadır. Aynı şekilde Suriye ve Musul meselesi bir hesaplaşmadır. “Sınırlarımızın ötesiyle ilgilenmiyoruz” şeklindeki bir yaklaşımı benimsediğimiz zaman ne oldu, sen gitmeyince sınırının ötesindekiler sana geldi. Bunlara ‘gelme’ diyemedin, 3 milyon Suriyeli geldi. Gördük ki bizi ilgilendirmez diyemiyoruz, zira bunlar bizim kardeşlerimiz, yabancımız değiller…

Lozan’ı tartışmak bize nasıl faydalar sağlar?
Bir kere Lozan’la birlikte daralan ufkumuz açılacak. Bu tartışma sonunda diyeceğiz ki: “Bizim esas belgemiz Misak-ı Millî’dir.” Misak-ı Millî neyi getiriyordu? Ders kitaplarımızda o da makaslanmıştır maalesef. Misak-ı Millî’nin ilk maddesi, “Sınırlarımızın içinde ve dışında bulunan, Osmanlıİslam çoğunluğu parçalanamaz bir bütündür” diyor. Araplar dışında kalan Osmanlı-İslam çoğunluğu kim? Türkler ve Kürtler… Misak-ı Millî aslında bir Türk-Kürt birlikte yaşama yeminidir.

“Lozan tartışmasının sonunda diyeceğiz ki: Bizim esas belgemiz Misak-ı Millî’dir.’’

Lozan’da “Kürtler ile Türkler birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur” ifadesi var mı?
İsmet Paşa, Lozan’da Musul meselesi tartışılırken bu tezi savunmuştur. Musul, Anadolu’nun tabii bir uzantısıdır coğrafi açıdan demiştir, sonra da eklemiştir: Demografik olarak da Türkiye’deki Kürtler ve Türklerin kardeşleri Musul’daki Kürtler ve Türklerdir. Dolayısıyla Musul Türkiye’ye ait olmalıdır. Türk- Kürt kardeşliğini ve ayrılmazlığını savunduk Lozan’da. İngilizler ise daha çok Arapların orada yoğun olduğunu söyleyerek tezimizi zayıflatmaya çalıştılar. 94 yıl önce bıraktığı topraklardaki sorunlar önüne yığılınca “Bunlarla ilgilenmiyorum” diyemez Türkiye. İşte El-Bab’a operasyon başladı, en tabii hakkımızdı. Misak-ı Millî’yi temel kurucu metin kabul ediyorsam orada bulunan Türkmenlerin, Kürtlerin, benden yardım isteyen Ezidilerin yardımına koşmak zorundayım. Çünkü oradaki ateş sınırın içini de vuruyor.

“Misak-ı Millî temel kurucu metin ise Türkmenlerin, Kürtlerin, Ezidilerin yardımına koşmak zorundayım.’’


AB’nin Lozan tepkisini neye bağlıyorsunuz?

Unutmayalım ki Türkiye, Lozan’ı ilk defa tartışmaya açıyor. Bu AB açısından irredentist (eski topraklarını geri almaya dönük) bir politika izleneceği kaygısını uyandırdı ve Türkiye ile ilişkilerin bundan etkileneceği şeklinde bir mesaj verildi. Neticede bizim Lozan’ı tartışmaya açmamız, Yunanistan başta olmak üzere, Avrupa ülkelerini ilgilendiren bir konu. Ben Lozan’ın Avrupa Parlamentosu’nda zikredilmesini yadırgamıyorum, beklenen bir şeydi. Öte yandan birbirleriyle başları hoş olmayan Kemalistler ve AB’nin “Lozan’ı deldirmeyiz” noktasında buluşmaları şaşırtıcı gelmedi mi size de? Halbuki Lozan defalarca delindi. Montrö, Lozan’ın delinmesi değil mi? Hatay, Lozan’ın delinmesi değil mi? Atatürk zamanında Lozan delindiyse demek ki kutsal bir metin değil. Antlaşmalar böyledir zaten, yapabildiğinizin en iyisi yaparsınız ama değişmeyecek, hep aynı kalacak demenin bir mantığı yok. AB’yi anlıyorum ama Lozan’ı bu haliyle imzalamak zorunda kalan bir devletin çocuklarının bunu demesi mantıksız bir şey. Madem Lozan delinmezdi, neden Hatay’ı aldınız o zaman? Lozan Hatay’la delinmedi mi? Velhasıl bu milletin çıkarı neyi gerektirirse bizim için Lozan odur noktasına geliyoruz.

15 Temmuz

15 Temmuz

15 Temmuz’un ardından Lozan’ı tartışmaya açtık. Türkiye nasıl bir değişim içinde? Nereden nereye gidiyor? Türkiye 1922’de Yunanlılar ile yaptığı savaşı kazandı fakat zaferin gerçek karşılığını alamadı. Lozan bizi tatmin etmedi, razı olduk sadece. Bu zaferse 90 sene zafer diye bağırmazsın. Demek ki zafer olmadığını sen de biliyorsun, emin olsan bu kadar bağırmazdın. Lozan’da Türkiye’ye yeni bir gömlek dikildi. Cihangirlik iddialarından vazgeçecek, mevcut sınırları kabul edecekti. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi tam bir İngiliz yeni dünya düzeni sloganıydı… Neticede alfabesinden kılık kıyafetine, hukukundan soyadına kadar devletin ve hayatın her noktasına nüfuz eden bir inkılap yapılacaktı. Nitekim 1928’e kadar adım adım bunlar yürürlüğe konuldu. Bakın, 1928’den sonra doğru dürüst bir inkılap yoktur. 1923-28 arasıdır esas inkılaplar. Bu süreçten Batı medeniyetine dahil olmuş ve iddiasını bırakmış bir devlet olarak çıktık. Biliyor musunuz, Türkiye’nin bir devlet arması yoktur. Yunanistan’ın vardır, Kanada’nın, ABD’nin eyaletlerinin bile vardır, okulların bile arması vardır da, devletimizin arması yoktur. Böyle bir saçmalık olur mu? 1927’de bir yarışma yapmışlar. Namık İsmail’in çizdiği armayı kabul etmişler, sonra ondan da vazgeçmişler. Osmanlı en kötü zamanında bile o muhteşem arması ile kendisinin bir varlık olduğunu, bir iddiası olduğunu ortaya koyuyordu. Niye armamız yok? İşte bu Lozan ile alakalı bir mesele. Kolu kanadı kırılmış, Musul’dan ve Batı Trakya’dan mahrum bırakılmış, etrafı adalarla çevrilmiş ve devletin hareket etmemesi için her türlü önlem alınmış. Osmanlı neden kötülenmiştir? Osmanlı’daki cihangirlik fikri bu millette uyanmasın diye. Türkiye, AK Parti kurulana kadar, halkın değerlerine geri dönmeye çalıştı. Ancak olmadı. 12 Eylül, 28 Şubat gibi darbeler bunu engelledi. 28 Şubat’ta halkın değerlerine ters bir anlayışın dayatılması sonucunda AK Parti kuruldu ve tek başına iktidara geldi. Neticede 15 Temmuz’a geldik. Türkiye 15 Temmuz’da devlet ile halkın buluştuğu bir konsensüse gelmiş oldu. Derin devleti de, Genelkurmay’ı da bunu kabul etti. Demek ki toplumlar böyle olgunlaşıyor. Lozan’da da aynı durum var. O da uzun süre tabulaştırıldı ama bir tartışma alttan alta devam etti. Şimdi zafer olmadığı Cumhurbaşkanı düzeyinde dile getirilince, halk bir zafer olmadığını fark etti. Türkiye’nin dayatılanın ötesindekini görme kapasitesi arttı. Tarih tartışmaları, AB’yi irdeleme derken, biz tarihçiler de yerimizde durmadık. Kitap yazdık, dergi çıkardık, TV’lerde anlattık ve neticede bunların kabul edilebileceği bir vasat oluştu. Bu demokrasimiz adına önemli. bir gelişme, zira tarih üzerinden tartışmak demokrasinin önünü açıyor. Farklı görüşler birbirini ikna etmeye çalışıyor. Biri “Vahdettin haindir” diyor, ben “Kahraman” diyorum. Tartışıyoruz. Bilelim ki meseleler tartışarak çözülecek.

2023 yılında Lozan’ı müzakereye açabilir miyiz?
Elimizdeki Lozan Antlaşması metnine bir süre konulmuş değil. Süreli anlaşmalardan değil. Fakat Lozan’ın 100. yıldönümü insanlarda böyle bir algı uyandırdı. 100. yılda Lozan bitecek veya değişecek, yerine başka bir antlaşma yapılacak diye. Aslında Türkiye her an Lozan’ı müzakereye açabilir. Belki “Ben Lozan’ı tanımıyorum, Lozan’a dahil olan ülkeler gelin, müzakereleri yeniden başlatalım” diyebilir. Buna hakkı var. BM’de antlaşmaya taraf ülkelerden herhangi biri de bunu gündeme getirebilir. Ama müzakere sonucunda ne çıkar karşımıza, onu bilemeyiz.

Türkiye’nin binlerce yıllık yönetim kültürünü düşündüğümüzde, Cumhurbaşkanlığı sistemi Türkiye için doğru bir sistem mi?
Türkiye ne zaman güçlü adımlar atmışsa, başında karizmatik bir liderin olduğunu görüyoruz. Yani Sultan Abdülhamid dönemine baktığımızda 5 bin okul açılıyor bugünkü Türkiye sınırları içerisinde. Demiryolu yapılıyor, hastaneler açılıyor. Bu, parlamenter düzende sağlanamayacak bir başarı. Abdülhamid Han, Meclis’i tatile sokuyor, siyasi gelişim açısından bir sıkıntı yaşanıyor ama neticede tek elden idare edilince halk daha iyi mobilize edilebiliyor. Sultan devletin ana gövdesini korumayı başarmıştı bir şekilde. Ancak İttihat ve Terakki dönemine baktığınız zaman Bosna Hersek’ten başlayıp Balkanlara, hatta Arap ülkelerine kadar devletin topraklarının neredeyse tamamının kaybedildiğini görüyoruz. Ben parlamenter sistemin Türkiye’de bundan sonra bir başarı getirebileceği kanaatinde değilim. Meclis’e hâkim olan parti veya hükumet sistemi tekeline alıyor ve kontrol edebilecek bir güç kalmıyor. Başkanlık-Meclis dengesi daha mantıklı. Öte yandan parlamenter sistem icra kuvvetini tıkayan bir ikiliğe de yok açıyor ve bu ikilik Türkiye’nin dış politikası, ekonomisi vs. üzerinde olumsuz etki yapıyor. Dolayısıyla başkanlık sistemine geçilmesinin zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemin yürümediği ortada. Şimdi bir kanun çıkıyor diyelim. Sorumluluğu kimde? Cumhurbaşkanında mı, hükumette mi, parlamentoda mı? Başkanlık sisteminde bunun tek sorumlusu başkandır. Tabii bunun da denetleme mekanizmaları var. ABD’de olduğu gibi bizde de bu mekanizmalar kurulacak, bazılarının öne sürdüğü gibi keyfi bir sistem değil başkanlık. Yine Meclis denetleyecek, kanunları çıkaracak, başkanın bir teklifi varsa bunun müzakeresi yapılacak.

FavoriteLoadingBeğen