SELİM İLERİ

50 yıllık yazın hayatınızda kendinizi en iyi ifade ettiğiniz tür neydi?

Baştan itibaren benim ilk göz ağrım romandı. Halen de roman galiba. Ama onun yanı sıra hikâye de hayatımda çok derin yeri olan bir alan oldu. Bazı okurlar hikâyeciliğimi tercih ederler. Fakat benim özlemle yazı yazdığım alan roman oldu. Bu türler arasında, bir edebiyat yazarı olarak ayakta kalabilmek için yazılan şeyler de var.

Mesela senaryo. Sinema sanatını çok seviyordum ama senaryo yazarlığım tamamen o yıllardaki geçim imkânsızlıklarından kaynaklanan bir şeydi. Zaten bir yerden sonra da bıraktım. Ama roman ve öyküyü hiç bırakmadım.

Roman türünün hangi özelliği bunu sağladı?

Herhalde çocukluk yıllarımdan itibaren romanla haşır neşir olmaktan kaynaklanıyor. Yetişme yıllarımda, ilk gençlik çağımda çok sayıda roman okudum. O romanların bilinçaltımda, bilinç üstümde etkisi oldu.

Kendimi şekillendirirken hep roman yazmak istedim. Bir başka ustada da aynı şeyi görmüştüm. Mesela büyük bir şair olmasına rağmen Atillâ İlhan da romanı şiirinden daha fazla önemserdi. Bu, herhalde yetişme yıllarımızdaki romana bağlılıktan kaynaklanan bir şey.

Ama beni yazı yazmaya iten, ilk yazar olma arzusu uyandıran tür öyküdür. Reşat Nuri Güntekin’in Kirazlar Altında öyküsü. Bu ikisi paralel gitti galiba.

“Türkiye bugünü yaşamaya yazgılıydı” dediniz. Nasıl bir yazgı bu?

Türkiye büyük kültürel değişimlerin içerisinden geçerek bir senteze yöneldi. Ama maalesef bu sentez arayışının ‘yenilik’ veya ‘gerilik’ adı altında önü tıkandı.

Halbuki normal yaşamın koşullarına bırakılsaydı, sanıyorum bu sentez çok daha erken oluşabilecekti. Hep bir itişme, kakışma oldu, hep bir lastik gibi gerilme oldu. Bu gerginliğin arasında senteze gitmek çok zor bir şeydi. Bu çaba zaman aldı.

Bu açıklamayı 15 Temmuz’dan bir yıl sonra yapmıştım. Şunu söylemek istedim: Türkiye büyük bir faciadan geçti. O facianın sonucunda yeni bir yola gidebilmenin imkânı doğdu. Aslında o faciayı yaşadığımız için belki de yeni bir yola gidebiliyoruz.

Nereye doğru gidiyoruz?

15 Temmuz gibi anti demokratik, anti hümanist, anti insan bir olgunun sonrasında çok çok daha iyiye doğru bir gidiş.

Bu, edebiyat üretimine nasıl yansıyor?

Yaşanan güncel olayların edebiyat ve sanat üretiminde henüz tam karşılığı oldu mu bilmiyorum. Yani güncelin yazılması bir zamana gereksinim duyuyor. Dün olanı edebiyat birden bire alamıyor.

Tabii bilimsel olarak yazabilirsiniz, fikirsel olarak ciddi bir makale de yazabilirsiniz, bir araştırma yazabilirsiniz. Ama edebiyata yansıması için bir zamana ihtiyacı var. O zaman, olgunlaştı mı bilemiyorum. Ama olgunlaşacaktır.

Türkiye’nin bugünü edebiyata ne zaman yansıtılabilir?

Ben sanatta hiçbir kurala inanmıyorum. Biri çıkar olağanüstü yazabilir. Ama ben kendimle ölçüp biçtiğim zaman, bugünü yazabilmek için o donanımların daha geniş olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sadece kendi perspektifimizle baktığımız vakit eksik kalabileceği kaygısından hareketle bugün yazılamaz diyorum.

“Kamplaşmaların hiçbir işe yaramadığını yıllar bana öğretti. Bunu görebilmeme, bugün Allah’ın bir lütfu diye bakıyorum.”

Yakın tarihimiz edebiyata yansıtılabiliyor mu?

Edebiyata Doğu-Batı meselesi üzerinden bakarsak çağdaş edebiyatımıza fevkalade yansımıştır. Ama biz geçmişte yazılanların dörtte üçünü bugün okumuyoruz ne yazık ki. Mesela Reşat Nuri Güntekin belleklerde genç kız romancısı olarak kalmıştır. Oysa Reşat Nuri Bey Doğu ve Batı meselesinde bizim hangi çıkmazlara sürüklenebileceğimizi en iyi tespit eden yazarlarımızdan birisiydi. Miskinler Tekkesi müthiştir örneğin. Gökyüzü en az bilinen romanlarından birisidir ama müthiştir. Bir aşk romanı gibidir. Halbuki çok ciddi bir şekilde Doğu-Batı meselesi üzerine kuruludur. Ne yazık ki onlara dönüp bakmıyoruz. 2018’den en büyük beklentim bütün bu değerli eserlere daha çok kucak açılması.

Türkiye’nin birleştirici yazarları kimlerdir?

Ayrımların, kamplaşmaların hiçbir işe yaramadığını yıllar bana öğretti. Bunlardan bir çıkış olamayacağını, tam tersine bir ülkenin daha mutlu, daha güzel günler yaşamasına imkân tanımayacağını zamanla öğrenebildim.

Benim için kırılma noktası Bir Akşam Alacası romanımdır. 1980 ihtilalinin hemen öncesinde bitirdiğim bir kitaptı. Biliyorsunuz o dönem çok şiddetli bir sağ-sol kamplaşması vardı ülkede. Ben de çok gençtim o yıllarda. Şunu görüyordum; sağ ve sol dediğimiz gençler aynı ülkenin insanlarıydılar ve bunların hepsinin neden sağda, neden solda olduğunun saptanması imkânsızdır. Bunu görebilmeme bugün Allah’ın bir lütfu diye bakıyorum. Çoğu Anadolu kökenli çocuklardı, İstanbul’da büyük kentlerde üniversite öğrencisiydiler ve büyük kente geldikleri vakit aileleri hangi cephede ise mecburen o cephede yer alıyorlardı. Bu insanları birbirlerine kırdırdılar.

Ahmet Hamdi Tanpınar

O romanda bunu çok anlatmaya çalışmıştım. Bizim edebiyatımızda bu anlamda örnek aldığım yazarların başında şüphesiz Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor. Batı kökenli olmakla birlikte son yıllarda yaptığım yeni okumalarda Melih Cevdet Anday’ın körü körüne bir Batıcı olmadığını, Doğu’nun değerlerine bağlı olduğunu saptadım.

Bir iktisat bilimciden bahsetmek isterim: Sabri Ülgener. Doğu-Batı tartışması üzerine yazdıkları olağanüstüdür. Fakat bunlar Türkiye’de hiçbir zaman popüler kitap halini alamıyor. Daha birçok isim vermek mümkün.

Üzücü olan şey, bu isimlerin ve eserlerin tarafsız ve nesnel bir şekilde okunmasını sağlayamıyoruz.

Halbuki sağlamak lazım. Bu anlamda Peyami Safa’yı da söylemek gerekir.

“Tahiriler” diye adlandırılan yazarlar arasında anıldınız. Kemal Tahir’in sizdeki yeri nedir?

Aslında Tahirilik diye bir şey yoktu. O yılların kamplaşması sonucunda yakıştırılan bir şeydi. Kemal Tahir çok olgun, çok namuslu, çok değerli, çok zarif bir adamdı.

Edebiyat anlayışımıza 50 yıl sonra baktığım vakit, benim roman anlayışımla onunki arasında epey bir fark olduğunu görüyorum.

Ama bu, onun hayatımdaki derin izini hiçbir şekilde değiştirmeyecektir. Hayati bir mesele olarak görüyordu Doğu-Batı meselesini. Bazen uçlara kadar da gidiyordu.

Çünkü etrafında ona karşı çok öfkeli davranan bir kesim vardı. Ama hep bir arayış içindeydi. Paradoksal bir bakış açısı vardı. Her şeyi karşıt tarafından yoklamak eğilimindeydi. Bu da bizim edebiyat hayatımıza çok şey kazandırmıştır.

Güncel Türk edebiyatında dikkatinizi çeken yazarlar var mı?

Elbette var. Genelde örnek vermek istemiyorum ama bir romanı söyleyebilirim. Fatih Baha Aydın’ın Bihaber adlı romanı. Çok genç bir yazar anladığım kadarıyla.

Demek ki Doğu-Batı ilişkisi insanların ilgisinden çok da uzak değil hâlâ. Bir sentez oluşmadığı sürece devam edecek. Böylesine zengin bir birikim var ülkemizde.

Halide Edip Adıvar
Halide Edip yine birleştirici bir isimdir.

Halide Edip Adıvar’ın Kubbede Kalan Hoş Sada diye bir hikâyesi vardır. 1937 ya da 1938’de yazmıştır bu hikâyeyi.

Halbuki hikâyenin kendisi 1955’te geçer. Orada bir opera yarışması yapılır ve halk jüridir. Tamamıyla Batı taklidi bir opera çıkar sonunda. İstanbul’un sabahını anlatmaktadır.

Batı enstrümanıyla Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Batı notasıyla yapılmıştır ama dünyası bütünüyle yerlidir.

Sanıyorum Halide Hanım daha o yıllarda bu Doğu-Batı meselesinin sentezini en iyi yakalamış olan insanlardan biriydi. Uçta bir örnek opera ama yerli yerine oturan bir örnek.

Türkiye’de bu alanda yeteri kadar eser veriliyor mu sizce?

Verilmiyor. Bunun temelde iki sebebi olduğunu düşünüyorum. Çoğu kez örneklere baktığımız vakit olayları kendine yontan eserler çıkıyor. Bir mahremiyet var herhalde. Yaşadıklarımı yazsam ne olacak, yazmalı mıyım? Bu kaygılar insanda oluyor tabii ki.

Kemal Tahir

Anı türünde bir şeyler yazmaya başlamışken bir ilke edinmiştim; cevap verme imkânına sahip olmayan kişiler için onların aleyhinde tek satır yazmamak. O ilkenin getirdiği rahatlıkla herhalde Kar Yağıyor Hayatıma gibi şeyleri yazabildim. Yoksa insana büyük bir sorumluluk getiren bir şey. Biraz da o açıdan zor. Ama anı eksikliği çok büyük bir zarar. Batı edebiyatında çok sayıda anı var. Edebiyatın sosyolojisini hazırlamak açısından çok yararlı bir şey.

“Yazdıklarımla hesaplaştım” diyorsunuz. Nasıl sonuçlar çıktı?

Çağdaşlık Sorunları kitabımı 1970’lerin sonunda yayımlamıştım. Fakat bugünkü bakış açımla Halide Edip ve Peyami Safa üzerine yazdığım yazıların hatırlanmasını bile istemem. Bir daha da yayımlamadım o kitabı. Sonra maddi sebeplerden dolayı yayımlayıp sonraki baskılarda tekrar yazdığım iki tane roman var. Biri, Hayal ve Istırap diğeri Ölünceye Kadar Seninim. İlk baskılarıyla öteki baskıları arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Türkiye’de tarihi roman furyası var. Bu işin hakkı veriliyor mu?

Çok takip etmiş değilim ama tarihi romanın hayli zor olduğunu söyleyebilirim. Mesela uzun yıllar, en azından 30 yıl boyunca 4. Murat yazmak istedim ben. Kaç defa yazmaya başladım, kaç defa giriştim ama elinizdeki kaynaklar sizi yanlışa sevk edebiliyor. O tarihteki yaşam biçimini, mimariyi tam anlamıyla tasvir etmeniz gerekiyor. Tabii resim sanatının olmayışı buna engel.O vakit tarihi roman dediğimiz şey hakikaten tarihe bağlı kalacaksa post-moderne bürünmeyecekse uydurma oluyor. Post-modern adı altında olunca o zaman da tarihsel gerçekle çok örtüştüğünü düşünmüyorum açıkçası.

Sosyal medya dilimizi bozuyor mu?

Dilde bir çöküntü varsa bunu bir şeye yüklememize gerek yok. Bizim dilde ve özellikle imladaki sorunlarımızın çok çok eskiye dayandığını düşünüyorum.

Üç-beş yılda bir imlası değişen tek ileri toplum biziz. İmla meselesi çok ciddiye alınması gereken bir şey.

Harfleri değiştirebilirsiniz ama yeni bir imlayı kurduğunuz vakit onun tecrübe dönemi de olur elbette. Ama 90 yıl boyunca sürekli imla değiştirirseniz ne olacak?

Bugün ben halen eski bir anlayışla şapkaların hepsini, inceltmeleri ve uzatmaları mümkün olduğu kadar kullanmaya devam ediyorum. Hatta arada kullanmadığım yılların yeni basımlarında onların şapkalarını iade etmeye çalışıyorum. Bunun geriye gitmekle ilgisi olduğunu zannetmiyorum. Telaffuzla ilgili bir şey.

2017’NİN KARESİ:Filistinli çocuk.

Türkçe büyük bir dil. Her şeyden önce unutmamak gerekiyor ki bir imparatorluk dili. İmparatorluk dili dediğimiz vakit çok uluslu bir dili anlamalıyız. Burada bağnaz olmaya hiç gerek yok. O sözcüklerin de yaşayanlarını kullanmaya gayret ediyorum. Onların doğru telaffuz edilmesi için çıkar yolun imla çerçevesinde olabileceğini düşünüyorum.

Yeni yıldan ne bekliyorsunuz

İyilik görüyorum demek isterim. Başka türlü söylemem. Bu yaşta artık bana hiç yakışmaz. Olumlu görmek lazım. Hiçbir şeye olumsuz yaklaşmamak gerekiyor diye düşünüyorum.

Yeni yılda üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Uzun bir hikâye var, bitirdim hatta. Bu yılın ilk aylarında yayımlanacak. Başka bir uzun hikâye üzerinde çalışıyorum. O da 2018’in sonuna doğru sarkar. Abdülhamit’in yaşamı üzerine bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)