KEMAL SAYAR

Adalet duygusunun toplumsal psikolojideki yeri nedir?

Adalet denildiğinde yeknesak ve yekpare bir bütün olarak algılansa da şahsi yaşamlarımızın farklı yönlerine dokunan veçheleri var. Mesela siyasal adalet, insanların hayatlarını etkileyen toplumsal, siyasi vs. kolektif kararlara eşit olarak katılmasını, temel hakları, çoğunluğun şiddet ve baskısından emanet altında bulunmayı ve demokratik uygulamaları ifade ederken; toplumsal adalet ise içinde yer aldığı toplumun üyelerinin insan haysiyetine uygun bir yaşam için ekonomik ve sosyal araçlara eşit olarak erişebilmesi, kaynakların adil kullanım ve dağılımı, toplumdaki en dirençsiz unsurların aktif olarak korunup kollanması durumunu ifade eder.

İlki, toplumsal barışı yeşertip korurken, ikincisi toplum yaşamında dayanışmayı yerleştirir. Toplumlar, adalet kavramına kuruluşlarından başlayarak hem durağan gündelik hayatlarında hem de büyük atılımlar ve hayatta kalma mücadelelerinde muhtaçtır. Ulusları, bir kolektif ahit etrafında birleşmiş insanlar olarak algıladığımız her durumda, bu ahde vefa, yükümlülüklerin orantılılığını ve tarafların menfaatlerinin karşılıklı olarak hayata tutulması ve hatta çiçeklenmesi imkânını zorunlu olarak barındırır.

Bu anlamda, ahlak yahut erdem, kişinin kendini insani anlamda en ideal duruma ulaştırmak için çabalaması ise adalet de ideal toplumun temini açısından en yüksek erdemdir. Bir de tabii sosyal adalet var: İnsanların birey veya daha geniş toplumun bir parçası olarak, mümkün olabilecek en üst düzey ve fırsatla, kendilerini ifade etmelerini ve potansiyellerini hayata geçirmelerini sağlayacak sosyal durumların geliştirilmesi ve sürdürülmesine sosyal adalet diyoruz. Bu bakış açısı insanın iyiliğini, kendini gerçekleştirmesini ve gelişmesini temel bir hedef olarak öngörmektedir. Merhameti de sosyal adaletin yapıtaşı ve taşıyıcısı olarak görmemiz mümkündür. Çünkü merhamette hem başkasına zarar vermekten kaçınma hem de başkasına ilişmiş olan zararı telafi etmek çabası var.

Sosyal adaletin önüne çıkan engellerden bir bölümü, bizim insanlar arası ilişkilerde yaşadığımız sorunlardan kaynaklanıyor. Çünkü sosyal adalet önünde sonunda, başkalarının ilgi ve ihtiyaçlarına karşı duyarlı, kendi iyiliğini başkasının iyiliğinden ayrı tutmayan bireylerin oluşturduğu bir kolektif ahlakta hayat buluyor.

Bireysel iyiliklerin birbiriyle rabıtalı ve birbirine bağımlı olduğunu fark ettiğimizde, sosyal adaletin üzerinde yeşereceği bir ahlaki psikoloji zeminini inşa etmeye başlamışız demektir. Bu tarz bir düşünme, hissetme ve ilişki kurma biçiminden uzaklaşma ise yazık ki adaletsizlik üretir. Kişiler arası gerçeklikler birbirine benzemezlik ve farklılık üzerine inşa edilmeye başlandığında adaletsizlik vaadi çoğalır. Öte yanda adalet, bizi birbirimizden ayıran bir toplumsal ahlaka gönül indirmez ve bizi, bütün insanlığı birbirine bağlı olarak görmeye çağırır.

Toplumlar haksızlık karşısında nasıl tepki verirler?

Sinebilirler, direnebilirler, hak ve adalet arayışına girebilirler. Bazen bir neslin sessizliği, ikinci nesilde bir isyana dönüşür. Toplumların tepkisini bir kitle hareketi olarak algılarsak, aslında içerikten yoksun, reaktif ve kurucu olmaktan uzak olduklarını kabul etmek zorunda kalırız. Çoğunlukla, popülist birkaç kişi ve söylemin etrafında harekete geçirilmiş insan ve kaynaklardır söz konusu olan. Haksızlık karşısında ancak bireyler, insan paydasında bir hayırlı tavır başlatabilir. Sadece sonuçları açısından değil, süreci açısından da etkilidir bu tavır; çünkü birey benliğinin açılması ve aşılması yeteneğini gereksinir. Haksızlık, sadece hukuk normlarına yahut pozitif hukuka aykırı olan bir şey değildir.

“Kudüs, bizim toplumumuzda hemen her kesim ve görüşten insanın

aynı vicdani duyarlılıkla ele aldığı bir mesele.”

 

Çünkü birçok durumda hukuka uygun olan pratikler, doğal adalete, vicdana ve sağduyuya aykırı olabilme riskiyle karşı karşıya. Fakat yine de bu durumda bile bir topluluk fikrinin gerektiğini kabul etmek lazım. Çünkü adalet ancak en az üç kişinin bulunduğu bir yerde hükmünü icra edebilir. Adalet sadece telafi edici ve onarıcı bir değer olduğu için değil; özünde bir ölçme tartma, kıyaslama unsurunu barındırdığı için hep üçüncünün bir bakışını gerektirir.

Haksızlık karşısındaki toplumsal tepkiler başlatan saik ister popülist yaklaşımlar olsun ister meşru müdafaa gibi ani gelişen haklı tepkiler, kurucu ve onarıcı olana yönelmek zorundadır. Hiçbir haklı amaç, haksız araçlarla icra edilip gerçekleştirilemez. Bilakis haksızlığı yekûnde daha da büyütür. Zygmunt Bauman’dan alıntılarsak: “Bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerlidir. Başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışan kişi, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış demektir.”

Kudüs’ün toplumsal vicdandaki yeri nedir?

Kudüs, bizim toplumumuzda hemen her kesim ve görüşten insanın aynı vicdani duyarlıkla ele aldığı bir mesele. Bunda, ülkeleri işgal edilerek topraklarından sürülmüş, her türlü hayatta kalma imkânları budanmış, gadre uğramış insanlarla yekdil olabilmemiz değil tek faktör. Bu eylemleri esnasında ekonomik ve siyasi açıdan en güçlü ülkelerin kendi kefaretleri kabilinden işgalcilere verdiği teşvik ve destek de zayıfın kollanması duygumuzu içimizde diri tutuyor. Diğer toplumlardan farklı olarak, yüzyıllar boyunca harim bildiğimiz ve kolladığımız bu coğrafyanın zoraki bile olsa terk edilmesinin bizde baki kalan bir mahcubiyeti ve sorumluluk hissi var. Mazlumla özdeşleşme en tabii insan özelliğidir. Oradaki kardeşlerimizle bir ruh birliği içinde olmamız hem tarihi hatıraya hem de yöneldiğimiz kıbleye sadakat açısından kaçınılmaz.

“Köklü bir millet olarak, kendi seslerimizin uyumunu

besteleyerek dünyaya işitmeye değer bir şeyler vermeliyiz.”

BM’de pek çok Hıristiyan ülke de Kudüs için oy kullandı.  Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Kudüs, sadece Müslümanlar tarafından kutsal bilinen bir mekân değil. Kitabi dinlerin tamamı, inandıkları peygamberlerin tamamının bu topraklardaki hayat hikâyeleriyle inançlarını yoğurmuş. O açıdan Hıristiyanların da bu şehrin hâkimiyetinin tek bir din-ırka hasredilmesini kabul etmeleri mümkün değil. Ayrıca mevcut durumda uluslararası bir statüye sahip bu bölgede sahip oldukları inanç hürriyetine, İsrail sultasında aynı ölçekte sahip olamayacakları da bariz. İşgal altında olan topraklar sadece Müslümanların toprakları değil, işgalci İsrail’e karşı bölge Müslüman-Hıristiyanlarının dayanışması bilinen bir durum. Bu konunun bir oldubittiye getirilmesine kimse razı değil. Ayrıca dünyada zalimlere karşı yeni bir vicdan ittifakının gerektiği de ortada.

Türkiye, bölgesinde nasıl bir sosyal psikoloji uyandırıyor? 

Türkiye, sadece Kudüs özelinde değil, pax-Ottomana/Osmanlı barışı ve düzeni çatısında yüzlerce yıl yaşamış toplumların belleğinde henüz taze bir huzur muhafızı gibi. Ama sadece geçmişiyle ele alınırsa hata edilmiş olur. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık mücadelesi vermiş ve bunu kazanmış bir ülke.

Son zamanlarda, bu bağımsızlığı aktif olarak ifade etmesi de bölge halklarında bir gurur ve umut vesilesi. Ayrıca, bölge halkları için umut kaynağı olmaya devam etmek istiyorsa, Türkiye’nin asla taviz vermemesi gereken bir niteliği de farklı unsurları bünyesinde haysiyetli bir şekilde yaşatabilmeyi başaracak hem tecrübeye hem de vizyona sahip oluşudur. Türkiye, bağrında onlarca medeniyet saklar ve yorgun her baş burada dinlenip uzanacağı bir sedir, bir gölgelik bulmuştur. Bir merhamet yurdu olarak Türkiye acılı bir coğrafyanın da umududur. Bu umuda ve bize duyulan güvene layık olmalıyız.

Türkiye bunu nasıl yönetmeli?

Türkiye, bu psikolojiyi asla sömürmeye yeltenmeden, hatta sessiz kalmış bölge insanlarının tek temsilcisi de olmaya tevessül etmeden, bu halkların kendi seslerini duyurmalarına imkân tanıyacak mekanizmalara öncülük etmeli ve destek olmalıdır. Çünkü bu ülkeler, artık bağımsız ülkeler olup, onların zaten yaralı durumdaki milli haysiyetlerini daha da örselemek, hakkaniyete uygun bir tavır olmayacaktır. Bunun dışında, eşit muhataplar olarak bu ülkelerle ve onların halkıyla sosyal-kültürel-ekonomik ilişkilerin yani insan hikâyelerinin canlandırılması gerekli. Bürokratik ilişkilerle olacak bir şey değil bu, sanatçı ve entelektüellerin, iş insanları ve sivil toplum kuruluşlarının büyük oranda müdahil olması gereken bir süreç. Onların seslerinin duyulmasına aracılık etmeli, seslerini yükseltmeli ama bunu adalet ve hayır adına yapmalıdır.

Toplumsal açıdan milli şuur olgusuna nasıl bakabiliriz?

Canlılar için bilinç, nasıl kendi var oluşunu, diğer varlık türlerini, ilişki biçimlerini algılayıp, kavrama, fark etme ve dünyaya bir yanıt verebilecek yetenekte olma haliyse, milletlerin bilincinin de aynı unsurları taşıması gerekliliğinden rahatlıkla bahsedilebilir. Milli şuur yahut ulusal bilinç kof bir hamaset söylemi değildir, öyle olması halinde yaralanmış bir egodan ibarettir. Oradan sadre şifa bir şey çıkması da ihtimal dahilinde olmaz. Maalesef ki genel uygulaması da bu şekildedir aslında. Stefan Gandler, ‘Tarih Meleği Neden Geriye Bakıyor?’ isimli makalesinde, “Kavgalar geçmiş nesillerin ölüleri ve mağlupları için sürdürülür, gelecek vaatleri için değil” der.

Gerçekten de Benjamin’in bahsettiği Klee’nin Angelus Novus Tarihin Meleği, ardında kalan yıkıntılara gözlerini dikerek ileri doğru savrulmaktadır. Geçmişin gerçek yüzünün hızla kayıp gitmesine elbette izin vermemek lazım. Bu açıdan bellek, insan bilinci için bir kaynak olduğu kadar tarih de toplumların bilinci için vazgeçilmezdir. Ancak tarihe çakılı kalmak bir sapkınlıktır, bunu da göz önüne almak gerekir. Bizi ülke olarak iyileştirecek olan şey, bütün farklılıklarımıza rağmen, yeri geldiğinde ortak bir ülkü etrafında kenetlenebildiğimizin tarihi tecrübesidir. Negatif özgürlükten pozitif özgürlüğe giden yol buradan geçiyor. Bir çöle düşmüş olan adamın oradan yürüyüp gidebilmek gibi bir özgürlüğü vardır. Neticede kimse onun yolunu kesmiyor. Bir kısıtlama veya zorlama olmaması negatif özgürlüktür ama pozitif özgürlüğe dönüşebilmesi için, insanın bir hedef peşinde yürüyebilmesi ve bunun için de bazı vasıtalara sahip olması gerekir. Her insanın bir diğerinden farklı olabilme hakkını teslim edebilmeliyiz. Bizim gördüğümüzü gören ve işittiğimizi işiten insanların varlığı sayesinde dünyanın gerçekliğini kavrıyoruz. Türlü biçimlerde görebilir, işitebilir ve sevebiliriz. Vatan söz konusu olduğunda sevgiyle çarpan her yürek, dinlenilmeye değerdir. Mesela 15 Temmuz gecesini diri kılan ruh, kendiliğinden, hesapsız bir biçimde sokaklara akan bu sevgiden başka bir şey değildir.

Milli şuurun da kesinlikle evrensel ölçekte bir müktesebatı özümseyecek ve onu kendi kodlarıyla dönüştürecek yetkinliği kazanma bilinci olduğunu söylemek mümkün. Çatışmacı değil, sürükleyip götüren, insanlığa işitilecek bir şeyler veren bir söylem sahibi olmalıdır bu şuur. Milli şuur kendi yaralarına da çıplak gözle bakabilmektir. İçi boş şişinme demek değildir. Atalarının ayak izlerine bakarken, geleneği, kadim olanı yeni bir solukla diriltmenin ve onu hem geleceğe hem de susuz kalmış toplumlara taşıyabilecek bir idraktir bana sorarsanız.

Bu açıdan Türkiye’deki toplumsal şuur ne yöndedir?

Türkiye’de güç zamanlarda insanların nasıl toparlanıp organize olabildiklerini, yapıcı bir direniş için nasıl dayanışma gösterebildiklerini yakın zamanda müşahede ettik. Bu, kendinin ve çevresinin farkında olup, muktezayı hale mutabık bir tepki vermek anlamında derin milli bilincin bizzat müşahhaslaştığı bir durumdu. Ancak bu şerefin bizzat halka ait olduğunu unutmamak gerek. Durumdan hem vazife hem paye çıkararak kendilerinden bir kahraman yaratabilmek için önce düşman odakları ve potansiyel hainler yaratan bir türedi grubun varlığını da görüyoruz halihazırda. Bu, milli şuurla uzaktan yakından ilgisi olmayan patolojik bir durum. Toplum kendi içinden bunları bizzat ayıklayarak kendini sağaltmalıdır. Omuz omuza yaşamaya mecburuz.

15 Temmuz milli şahlanışının gururunu birlikte yaşamalıyız. Milli şuur sadece söyleme hapsedilirse hiçbir üretkenlik göstermez. Onu eyleme, yapıcı enerjiye, yurt sathına yayılacak bir çalışma ve oluş ahlakına dönüştürebilmemiz lazım. Türkiye büyük bir hızla kendisini iyileştirebilecek bir bünye. Yüzyıllardır kötülüğün değişik biçimlerine karşı bağışıklık sistemi güçlenmiş, kendisini aşılamış bir bünye. Bu sefer acımızı bir telaşa kurban etmeyelim ve her şeyi daha da açıklıkla konuşalım. Anlatılmayan her hikâye içimizde uğuldamaya devam eder. Bir toplum birbirinin hikâyelerine kulak kesilerek iyileşir. Istıraplarını dinlediğimiz hiç kimse, bize ebedi bir düşman olarak kalamaz. Mesihçi kültlerin, devşirdiği insanları insanlıktan çıkarıp robotlaştırarak, onların özgür irade ve duygularını gasp ederek işlev gösterdiğini unutmayalım. Totalist yapılar içe kapanıklık ve gizlilikten beslenir.

İnsan rüşeymini kuluçkaya yatırarak oradan hissiz ve vicdansız robotlar üretirler. Devletin güçlü ama farklı görüşlere mütehammil olduğu, insan ve robot arasındaki ayrımı iyi yaptığı ve insanları katil robotlardan koruduğu çoğulcu, adil ve açık bir topluma ihtiyacımız var. 15 Temmuz hamasi nutuklarla gölgelenemez. “Ne yapıyorsun, ne yapıyorum?” Cevap vermemiz gereken soru budur. O gece bize bir ödev yüklüyor, her birimiz bu ülkeyi bulduğumuzdan daha güzel bırakmak zorundayız. Yıldızın milletimizin ufkunda parladığı o an, birbirimizin gözlerine, sahip olduğumuz şeyin kıymetini bilerek bakabildiğimiz o andır. Dünyanın içinden geçtiği tarih dilimi, birçok dengenin değiştiği, güç ilişkilerinin yeniden üleştirilmeye çalışıldığı bir dönem; evet farkındalığımızın azami seviyede olması ve gelecek yüzyıllara sâri bir vizyonu uygulamaya koymak için hazırlıklarımızı seferber etmemiz gereken bir dönemdeyiz.

Toplum da bunların gayet farkında. Ancak farkında olunması gereken bir başka önemli durum şu; herkes ülkesini farklı şekillerde sevebilir ve onun iyiliği konusunda farklı tasavvurları olabilir. Bunların dile getirildiği platformları açık tutmak ve farklı sesleri boğmamak gerekiyor. Aslolan toplumsal barışın ve dayanışma ruhunun gündelik hayat içinde yürürlükte olmasıdır. Üst yapılar ve üst ilişkiler, dünyanın reel-politiğine göre borsa endeksleri kadar değişkenlik gösterebiliyorken, ağır ağır mayalanmakta olan bir huzur iksirini çalkalayıp kabından taşırmak, ne bilinçle ne de millilikle bağdaşmayan bir durumdur. Milletimizin rüştünü bir kez daha ispatlamaya ihtiyaç yoktur, köklü bir millet olarak, üstelik de birçok farklı unsurla yaşama pratiğine sahip bir geçmişi olan köklü bir millet olarak, kendi seslerimizin uyumunu besteleyerek dünyaya işitmeye değer bir şeyler vermeliyiz.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)