Türkiye, ABD ve Rusya arasında denge olmalı

Türkiye, Ortadoğu ülkeleriyle olan sınırları kapsamında, birbiri ardına yürüttüğü askeri operasyonlarla sınır güvenliği için mücadele veriyor. En az askeri operasyonlar kadar önemli olan ise diplomatik ilişkiler. Nitekim askeri operasyonlar, masada olabilmenin bir gerekliliği ve Astana görüşmeleri bunun en önemli göstergesi. Türkiye’nin Ortadoğu başta olmak üzere sınır güvenliğini ve bölgesindeki aktörlerle diplomatik ilişkilerini Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ile konuştuk. Arıboğan’a göre Türkiye, uluslararası alanda her bölgeye aynı anda, aynı ölçüde ulaşmak zorunda olan bir ülke.
Yayın Tarihi: Haz 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 32 mins

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan “Türkiye’nin başından beri söylediği Kürt koridoru, aslında bütün güney hattımızı kapatan bir oluşuma doğru dönüşüyor.”

Türkiye, Ortadoğu sınırında nasıl bir tehditle karşı karşıya ve bu konuda nasıl bir yol izliyor?

Türkiye’nin sınır güvenliği konusuna birkaç ayrı perspektiften bakmamız gerekir. Sınırınızdan giriş çıkış yapan terör örgütü üyeleri, istihbarat uzantıları, yoğun mülteci akınları, yasadışı insan ve silah ticareti gibi, sınırın geçişken hale gelmesine neden olan her şey, sınır güvenliğine dahil olarak kabul edilebilir. Özellikle güney sınırımızın öte tarafı yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonların mülteciye dönüştürüldüğü yoğun bir çatışma alanı ve terör örgütlerinin yuvalandığı bir yer. En görünen yüzü DAEŞ olmakla beraber bu, esasında bir marka. Yani bir sürü aktif yarı askeri yapının bir araya gelerek işlev gördüğü ve şemsiye marka olarak DAEŞ’i kullandığı bir coğrafyadan söz ediyoruz. Aralarında irili ufaklı terör örgütleri de var, o bölgede yaşayan sünni aşiretler, Saddam’ın eski askerleri, istihbaratçılar, yabancı savaşçılar da… Bu insanların hepsini öldüremiyorsunuz. Yerli halk olarak yaşamaya devam ediyorlar ve çevreye de dağılmaya başlıyorlar.

Bu nedenle oradaki terör potansiyeli terörist öldürerek tamamen yok olmuyor. Kitleselleşmiş bir siyasi hareketin uzantısı bahsettiğimiz. Askeri bakımdan geçici olarak bastırılabilir ama yok edilemez ve siyasi, sosyal önlemler almazsanız yeniden filizlenir. Kaldı ki o bölgeye çok yoğun bir silah aktarımı var. Küresel askeri endüstriyel kompleksin beslenme alanı şimdilerde Suriye- Irak bölgesi. Terörize olmuş bir coğrafya ve o coğrafyaya çöreklenmiş bir ekonomi, siyaset yapısı var. Olayın ikinci boyutu ise Türkiye’nin kendi özelinde yakın tehdit olarak hissettiği şey; yani Kürt koridoru meselesi.

Türkiye başından beri bu koridorun oluşumuna karşı. Koridorun jeopolitik durumunu Irak’ın kuzeyinden başlayarak değerlendirdiğinizde; Türkiye’nin bütün güney kapılarını Kürt siyasi otoritesine ve Kürtlerle olan ilişkisine bağlayan ve tek taraflı bağımlılık yaratacak bir ilişki doğurduğunu görebilirsiniz. Ayrıca bu koridor sadece Kuzey Irak’taki Kürt devletini değil, orada nüfuz sahibi olabilecek Rusya, İran gibi ülkeleri de Akdeniz’e kadar ulaştıran hat. Bu hat İran’ı ve olası Kürt devletini Türkiye’yi bypass ederek Akdeniz’e ulaştırabiliyor ancak Türkiye’nin bağımlılığı kaçınılmaz hale geliyor. İyi, barışçıl ve sürdürülebilir bir statükonun kurgulanabilmesi için taraflar arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisinin oluşması ve tarafların birbirine aynı ölçüde duyarlı kalması önemli. Şu anki koridor projesi Kürtler ve Türkiye arasında olumlu bir ilişkinin kurulmasını değil; daimi bir çatışma durumunun stabil olarak kalmasını öngörüyor. Kürt koridoru meselesini Türkiye kendisi için hayati bir mevzu olarak algılıyor ama Kürtler için de aynı durum söz konusu. Türkiye başkalarının projelerinin parçası olan yapay bir Kürt devletiyle değil ama bölge Kürtleriyle geleceğe yönelik son derece değerli ve dengeli bir ilişki kurabilir. Devletli ya da devletsiz bir oluşum içinde bu mümkündür ama Türkiye’nin de kabul edebileceği, karşılıklı olarak birbirini besleyen ve samimi bir ilişki içerisinde bu sürdürülebilir. Şimdiki durumda Kürtlerin Suriye’deki tek taraflı ama çoklu dış desteğe sahip girişimleri Türkiye tarafından tehdit olarak görülüyor.

Türkiye açısından Suriye savaşının başından beri birinci öncelik sivil halkın korunması oldu. Nitekim yoğun insani yardım ve mültecilere açık kapı politikasını benimsedi. Dört milyon civarında insanı ülkesine kabul etti. Güvenli bölge terminolojisi. Türkiye’nin Azez ile Cerablus arasında kurmaya çalıştığı bir tampon alandı. Zaman zaman uçuşa yasak bölge şeklinde gündeme geldi ancak hayata geçirilemedi. Astana’da ise garantör ülkeler tarafından güvenli bölgeler kurulmasına karar verildi. Ne kadar başarılı olabilir bilinmiyor. Ama Lazkiye, Hama, Halep, İdlib, Humus’un kuzeyi, Doğu Guta Dera ve Kuneytra’da sivillerin sığınabilecekleri güvenli alanlar yaratılması fikri Rusya, Türkiye ve İran’ın garantörlüğünde kabul edildi. Türkiye açısından çatışmasız ya da güvenli olarak tanımlanması gereken bölgeler bunlar değildi ama bu da bir şeydir. Şu anda bütün pazarlıkların sivillerin güvenliğinden ziyade jeopolitik maksatlı olduğunu söyleyebiliriz. Kürtlerin konumunun ne olacağı, Amerika’nın nereye kadar Suriye’ye müdahil olacağı, Rusya’nın nerede duracağı, Irak’ın çıkarları, İran’ın bu bölgede oynayacağı rol gibi faktörler artık haritalar üzerinde tartışılmaya başlandı. Oluşturulan güvenli bölgeler, ‘Çatışmasızlık Bölgeleri’ ya da yeşil hat gibi bölgeler daha çok askeri strateji ve jeopolitik düzenleme açısından önem kazanıyor. Bu nedenle de olayın insanı boyutunun artık ikinci plana atıldığını söyleyebiliriz.

 

 

“Batı ile bütün ilişkilerinizi keserseniz, Rusya’nın kucağına düşersiniz. Rusya’ya bu kadar güvenmeniz için hiçbir sebep yok. Rusya ile kavga ederseniz, Batı’ya yönelmek zorunda kalırsınız.”

 

 

 

 

Türkiye, askeri operasyonların yanı sıra diplomatik açıdan ne yapmalı?

Şu anda çatışma durumu söz konusu olduğu için elbette Türkiye’nin askeri varlığı daha ön planda. Ancak her zaman esas önemli olan diplomasidir. Savaşların nasıl yapıldığı, savaş sonrası dönemler için fazla anlam ifade etmez. Barışın nasıl kurulduğu ve masada olmak çok kıymetlidir. Ruslar, “Eğer masada oturmuyorsanız, masadaki mönüsünüz demektir” derler. Türkiye’nin askeri gücünü kullanma ve Suriye topraklarına giriş gerekçesi de masanın kurulmuş olması ve bu masada oturanlardan biri olmak gerekliliğidir. Bu nedenle bir bedel ödeniyor kuşkusuz. Diplomasi adına şu an problemimiz, Türkiye’nin dünya sathında bozulan imajı ve giderek artan yalnızlığımız. Türkiye ise dış politikadan çok, iç politika ile ilgileniyor ve iç politikasını konsolide etmek için dış politikasını araçsallaştırıyor. Oysa artık hızla iç ve dış politikanın ayrılması, dış politikanın ayrı bir mecrada sürdürülmesi gerekiyor. Dış politika teknik bir konu ve hamasete teslim olmamalı. Sürekli bir gerilim içinde, iç ve dış düşmanlarla çevrili olarak yaşadığımıza inanıyoruz ve savunma psikolojisi içindeyiz. Oysa dünyadaki herkes düşman retoriği üzerine bina edilmiş dış politikalar kurgulamıyor. İşbirliği ve fırsatları ön plana çıkaran ülkeler daha fazla kazanım elde ediyor. Biz ise her gün yeni bir düşman buluyoruz. Bir gün Rusya, öbür gün Batı ya da İran, bir başka gün Almanya ya da Hollanda. Onların da bizden hoşlanmadığı malum ama bunun bu şekilde süregitmesi gerekmiyor. Türkiye’nin son dönemlerde özellikle Batı ayağını oldukça zayıf düşürdüğünü düşünüyorum. Batı ile tam bir düşmanlık içine girilmesi, Türkiye’yi çok yıpratan bir durum. “Türkiye, Avrupa ne derse yapsın” veya “AB’ye girmek için onların kölesi olsun” demek istemiyorum. Batı ile kopuk ya da kötü ilişkiler içinde bulunarak Türkiye kendisine küresel düzlemde diplomatik avantaj elde edemez. Rusya ile ilişkilerimiz oldukça dalgalı gidiyor. ABD ile ilişkilerimiz ise hangi başkanın seçileceğine bağlı olarak değişiyor; BM aleyhimize karar alıyor. İçimize dönüp, dışarıda bizimle ilgili neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor olmamız, bizim daha sonra masada çok zayıf düşmemize neden olabilir.

Oysa her diplomasi masası müttefik ihtiyacı doğurur; güçlü olmak için müttefikleriniz olmalıdır. Bu düşmanlıktan beslenme durumu, Türkiye’nin diplomatik alanda rahat hareket etmesini çok zorlaştıran bir konu. Batı ile ilişkilerimizi kesersek, Rusya’nın kucağına düşeriz. Rusya’ya bu kadar güvenmemiz içinse hiçbir sebep yok. Rusya ile kavga edersek de Batı’ya alternatifsiz seçenek olarak yönelmek zorunda kalırız. Her ikisi de elimizi zayıflatır. Türkiye’nin çok yönlü bir dış politika izlemesi gerekir. Dünyada sert kutuplaşmalara gidilen bir dönemde bu çok kolay görünmese de hedef bu olmalı. Bu çoklu iletişimin bir ayağını bile keserseniz, Türkiye’nin masası devrilir. Türkiye her yere, aynı anda, aynı ölçüde ulaşmak zorunda olan bir ülke; ama Batı ittifakının bir üyesi. Bunu da aklımızdan çıkarmayalım.

ABD ile ilişkilerimizde gelinen noktayı nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin, ABD’de uzun yıllardır müttefik olduğu çevrelerle arası bozuk. Şu anda sadece Trump’a bağlı bir ABD profiliyle iletişim içindeyiz. Oysa Trump’ın devlet yapısı içinde giderek büyüyen bir muhalefet dalgasıyla mücadele etmek durumunda olduğunu ve yeterince güçlü bir başkan olmadığını herkes görüyor. ABD’ye gittiğimiz zaman, Türkiye’ye yönelik negatif bakış açısı kolayca hissediliyor. Üstelik Demokrat veya Cumhuriyetçi, her çevrede böyle bir algı var. Bunu doğru bir strateji ile değiştirmek çok zor değil. Çünkü Amerikalıların Türkiye’yi sevmesi diye bir şey olmaz; ama kendi çıkarları için Türkiye ile birlikte olmanın doğru olduğuna inanırlarsa Türkiye’yi desteklerler. Şu anda, Türkiye ile ABD’nin çıkarı örtüşmez gibi görünüyor. Avrupa ülkeleriyle de keza öyle. Rusya ile idare ediyoruz. Rusya ile ilişkilerimizi toparlıyor muyuz belli değil ama Rusların YPG’ye verdiği destek ve Kürt koridoru konusundaki tavrı netleşirse, Türkiye ile çıkarları tamamen ters düşebilir. Her tarafla ters düştüğümüze göre bir sorun olmalı; ya stratejimizde ya da stratejimizi kabul ettirme yöntemlerimizde. Hızla yeni bir dış politika stratejisi ve ona uygun taktiklerin geliştirilmesi lazım.

Kürt koridoru, ABD ve Rusya için ne anlama geliyor?

Kürt koridoru bütün bu bölgenin jeopolitiğini değiştirebilecek, Akdeniz’e doğru doğudan batıya yeni bir açılım hattıdır. Ruslar açısından, uzun zamandır inşa ettikleri bir güvenlik hattının tamamlanmasını kapsar. Beyaz Rusya’dan başlar, Ukrayna üzerinden Ermenistan’a, oradan İran, Irak, Suriye ve Akdeniz’e doğru açılan, NATO’yu tamamen çevreleyen bir güvenli hattın tamamlanmasıdır. ABD’nin vaktiyle SSCB’ye karşı geliştirdiği containment stratejisinin aynısını şimdi Ruslar, NATO’ya karşı yapıyor. Kürt koridoru aslında, Rusya’nın ve İran’ın Türkiyesiz Akdeniz’e açılımı açısından çok elverişlidir. Zaten Suriye’de özellikle Esed’in kontrolündeki Akdeniz şeridinin de tamamen Rus etkinlik alanında olduğunu düşünürsek, bu koridorun tamamlanması halinde sıcak denizlere doğru açılan olağanüstü bir Rus hattı oluşturuluyor. Kürt koridoru onlar açısından birleştirici ve yapıştırıcıdır. ABD’liler ise Rus çevreleme hattını yaran ve Suriye’nin kıyı şeridi ile Irak’ın kuzeyini ve Fırat’ın doğu şeridini birbirinden koparan, ayrıştırıcı bir hat olarak düşünüyor bu koridoru. Birisi Kürt koridorunu yapıştırıcı, diğeri ayrıştırıcı olarak planlıyor. Türkiye ise güneye açılımın kapısı olarak o hattı tamamen yarmak istiyor ve Türkiye bir NATO ülkesi.

NATO bugüne kadar Türkiye’nin güvenlik konusundaki taleplerine kayıtsız kaldı. NATO ile ilişkilerin geleceği sizce ne olur?

Kimileri şimdilerde Türkiye’yi, NATO’dan her an çıkmaya hazır, Truva atı konumunda bir ülke olarak algılıyor; bu doğrudur. Bugün gelinen noktada Türkiye’yi neredeyse ‘non grata’ yani ‘istenmeyen’ ilan etmiş durumdalar. Sanki Kuzey Kore, Esed’in Suriyesi, Kaddafi’nin Libya’sı, Saddam’ın Irak’ı neyse, bugün de Türkiye’ye aynı imajı vermeye çalışan bir güruh var NATO’nun ve AB’nin içerisinde. Lakin dünya şiddetli bir siyasi dalgalanmanın altında. Türkiye’yi kaybetmek gibi bir lüksleri yok, kaybettikleri zaman NATO’nun tamamını tehdit altına alabilecek bir düzeneğe girileceğini de görüyorlar. Türkiye çok güçlü ve oyun değiştirici bir ülke ve öneminin de farkında. Batı ile ilişkisinde kendisini daha kıymetli hale getirmek ve kendi önemini yeniden kavratmak için, Rusya ile ilişkilerini araç olarak kullanıyor. Bu bakımdan ben Türkiye’nin esas ayağının Batı tarafta durduğunu ama Rusya ile olan ilişkilerinin de kontrollü ve dengeli gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Çatışmacı değil ama rekabetçi olabiliriz zaman zaman. Çünkü biz sınırdayız ve çatışma durumunda en ağır hasarı biz alırız. Yapıcı ve dengeli bir rol oynamalıyız.

Astana görüşmelerinden çıkan sonuç Türkiye-ABD ilişkilerine nasıl yansıyacak?

Astana’dan çıkan sonuç, Türkiye ile ABD ilişkilerini olumsuz etkilemez. Zaten o güvenli bölgeler anlaşması üzerinde, Antalya’daki toplantıda askeri anlamda ABD, Rusya, Türkiye anlaşmıştı. ABD’nin de çok karşı çıktığı bir durum değil ve birlikte yönetilecek bir süreç gibi görülüyor. Hatta Antalya’da İran’ın olmamasına, İran büyük tepki göstermişti. “Ruslar da bizi satıyor” diye endişe ettiler. Gelinen noktada herkes herkesi satabilir. Derler ki: “Eğer bir toplantıdan taraflardan biri yüzünde gülümsemeyle ayrılıyorsa, o anlaşma kötü bir anlaşmadır ve bozulur.” Eğer herkesin mutlu olması mümkün değilse, masadan herkes mutsuz ayrılmalıdır. Türkiye’nin bu iki güç arasında dengeleyici bir rol oynaması lazım. ABD ile asıl sorun Kürt koridoru meselesi üzerinden ısınıyor. Aslında bu koridorun Türkiye’ye rağmen kurulması halinde, Akdeniz açılımını Suriye-Rusya üzerinden yapmak zorunda kalacağı aşikâr. Yani buradaki düzen Türkiye ile birlikte kurulmazsa, tamamen Rusya’nın çevreleme alanına dahil olmak zorunda. Başka çıkışı yok. ABD ve NATO açısından çok riskli bir durum olmasına rağmen, ısrarla politikalarını devam ettiriyorlar. Türkiye, “Olmaz” politikasından, “Şöyle olursa olur” açılımına geçmezse bu hatayı sürdürmekte devam edecekler gibi. Batı ve ABD bu oyunda kaybederse; sadece o koridoru değil, Türkiye’yi de kaybedecek gibi.

Peki İsrail’in bölgedeki rolü nedir?

İsrail’in durumu enteresan. Suriye meselesi, bizim gibi İsrail’i de direkt ilgilendiren bir güvenlik meselesi. Aslında Suriye’deki bu çatışma hali İsrail için bir yayılma alanı bile sağlayabilir. Çünkü darmaduman olmuş bir Suriye’de herkes kendi alanını belirlerken, İsrail’in de güvenlik gerekçesiyle kendisine bir alan yaratmasına kimse şaşırmaz. Savaşın yoğun sürdüğü zaman içerisinde oldukça pasif kaldılar; ancak zaman zaman sınırlı askeri müdahalelerde bulunuyorlar. DAEŞ, İsrail karşıtı bir hamle içine girmedi bugüne kadar. İsrail’in güvenliğini direkt tehdit eder bir hale hiç gelmedi. İlginç bir biçimde, 11 Eylül sonrası gündeme gelen ve İslam’ı kullanan küresel terör hareketlerinin hiçbiri direkt olarak İsrail’i hedef almadı. Tam tersine, İsrail’in coğrafi alanında konsolide olan Filistin Kurutuluş Örgütü, Hamas, Hizbullah gibi İsrail’in güvenliğini tehdit eden örgütler hemen hemen piyasadan silindiler.

Tam tersine, İslam’ı kullanan küresel terör örgütlerinden söz eder olduk. İsrail, dünyaya hem “Radikal İslam çok tehlikelidir” fikrini hem de kendini Batı ittifakının bir parçası olarak dünyaya kabul ettirmiş oldu. Aslında bu süreç İsrail’in işine geldi. ABD’siz İsrail, özünde çok da kuvvetli diplomatik gücü olan bir devlet değil ve Obama döneminden de çok ciddi etkilendiler. Fakat Netanyahu, Putin ile oldukça iyi ilişkiler içerisinde. Son iki yılda, üç kere Putin ile görüştü. İsrail’in bir yandan Rusya açılımı da var. Bölgedeki taşlar yerinden oynarken, ABD bölgeye müdahil olmak istemeyip geri çekilmeye çalışırken, herkes Rusya’nın yeniden bölgeye girişinden etkilenerek yeni bir pozisyon arayışına giriyor. Dengesiz zamanlardayız. Türkiye – İsrail ilişkilerinin önümüzdeki dönemde çok olumsuz seyretmeyeceğini düşünüyorum. Bazı küçük krizler oluşabilir ama ‘Arap Baharı’ sonrası Ortadoğu’daki düzen, anti İsrail olmaktan çok Müslümanların kendi içindeki mücadeleleri ile şekillenecek. Trump yönetimi Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ilişki tazeliyor; İran ile gerginlik artabilir. Türkiye için üçüncü yol stratejisi en güvenli yol diye düşünüyorum.

 

“Türkiye – İsrail ilişkilerinin çok da olumsuz seyretmeyeceğini düşünüyorum. İsrail ile önümüzdeki dönemde konjonktüre bağlı olarak daha dengeli ilişkiler kurulabilir.”

 

 

 

Balkanlar sınırlarımıza da bakarsak; Türkiye, Balkanlar ile ilişkilerini nasıl güçlendirir?

Türkiye modern, laik, Batı ittifakı ve NATO üyesi bir ülke. Bir Avrupa ülkesi. Türkiye’yi Ortadoğu’da ve Balkanlar’da farklı kılan, gençlerin, sokakların Türkiye’ye imrenmesine sebep olan özelliği de bu kimlik. Eğer Türkiye’nin herhangi bir Ortadoğu devletinden farkı kalmaz ise liderlik yapması da söz konusu olmaz. Türkiye’nin Balkanlar’a yönelik her açılımı, radikal İslam’ın Balkanlar’a ve Avrupa’ya girişi olarak görüldüğü müddetçe, etkinliğimizin de azalacağı açık. Nitekim bir süredir Türkiye’nin üzerine giydirilmeye çalışılan bir algı gömleği nedeniyle oradaki yöneticiler ve liderler ilişkileri geliştirmeye endişe ediyor. Kaldı ki Bosna, Arnavutluk, Kosova gibi ülkeler tam olarak yerine yerleşmiş, stabil bir coğrafya değil. Türkiye’yi bölgeye sızmaya çalışan bozucu bir faktör olarak göstermeleri, Türkiye’nin bütün bağlantılarını kesiyor. Buna izin vermemek lazım. Türkiye, Müslüman bir ülke. Bütün dünya bunu kabul etmeli. Bununla birlikte halkın Müslüman oluşu, devletin bütün çıkarlarını İslam parantezi içinde değerlendirdiği anlamına gelmez. Laik, rasyonel ve modern bir devlet olarak çıkar ortaklığı üzerinden politikalar geliştirmek ve örnek olmayı sürdürmek durumundayız. Kanımca Türkiye’nin, Osmanlı bakiyesi halklara karşı böyle bir sorumluluğu var.

Yunanistan silahsızlandırılmış adalara asker çıkarmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin dış politikada zayıfladığını hissettikleri anda çevredeki rakip güçlerin atağa geçtiğini görürsünüz. Çok anlamlı ve ciddiye alınacak bir durum değil. Yunanistan ne diplomatik ne ekonomik ne de askeri ve siyasi kabiliyetleri açısından bizimle mukayese edilebilecek durumda değil. Batı’yla olan irtibatımızda mesafe oluştukça, Yunanistan kendisini Batı’nın bir parçası olarak gördüğü için bütün Batı’yı arkasında hissediyor. Kendi iç politikaları açısından da zaman zaman ihtiyaç hissediyorlar belli ki. Buradaki temel konu, aslında Türkiye ile Yunanistan’ın çok rahat bir şekilde ortak çıkarlar oluşturabileceği gerçeğidir. İki tarafı da besleyen ekonomik ilişkiler geliştirilebilir. AB’yi artık bir kurum olarak algılamayı bırakmak lazım. Türkiye’nin AB’ye hiç ihtiyacı yok ama Avrupa ülkeleriyle iyi ilişkilere ihtiyacı var. 10 yıl içinde bambaşka bir Avrupa ile karşılaşacağız. İkili ilişkileri geliştirmek lazım. AB’nin çıkardığı zorluk, bütün AB ile kurumsal bir ilişki geliştirmek zorunda olmamızdı. Ama şimdi, mesela İngiltere ile ikili ilişkiler geliştirmek çok daha kolay. AB formatının dışına taşan her ülke, Türkiye için bir açılım alanıdır. Yunanistan da bence en önemli ikinci açılım alanıdır.

Peki Ermenistan ile ilişkilerimiz için ne söylersiniz?

Ermenistan küçük, zayıf ama bir yandan da sembolik bir ülke. Hem Batı hem de Rusya ile iyi ilişkileri var. Yakın zamanda Rusya ile hava savunma sistemi anlaşmaları yaptılar. Türkiye’nin ise Ermenistan ile ilişkileri geliştirme konusunda bir açmazı bulunuyor. İlişkilerimizi ikili düzlemde yürütmemiz mümkün görünmüyor. Her türlü girişimin Türkiye – Ermenistan – Azerbaycan üçlüsü halinde yürütülmesi şart. Ermenistan ile Azerbaycan ilişkisini toparlamadan, Ermenistan ile ilişkilerde yol almanın da imkânı yok. Hatırlarsanız, yakın zamanda Ermenistan ile ilişkileri geliştirmek isterken Azerbaycan’ı kaybetme noktasına gelmiştik. Oysa Azerbaycan, maddi ve manevi anlamda Türkiye’ye çok yakın ve gelişip büyümekte olan bir ülke. İlişkilerin üçlü bir sacayağı şeklinde geliştirilmesi ise tüm taraflar açısından olağanüstü bir gelişme olur. Azerbaycan’ın Karadeniz’e, Türkiye’nin ise Hazar Denizi’ne açıldığı muazzam bir köprü kurulabilir. Ermenistan aradaki bağlayıcı alan olarak işlev kazanır. Ermenistan’ın Azerbaycan’la olan sorunlarını çözmesi halinde, önünde çok büyük fırsatlar olan bir gelişim alanı oluşur. Bizimle olan ilişkisi ise daha kolay çözümlenebilir. Türkiye’nin Ermenistan ile bir problemi yok. Onların aşması gereken travmaları var. Ancak bir devletin, başka bir devletle ilişkisini geçmişteki bir olaya bağlaması, Ortaçağ zihniyetidir. Yaşam geleceğe doğru akar. İşbirliği fırsatlarını görmek ve çatışma alanlarından uzak olmak, bugün siyasetçilerin başlıca görevi olmalıdır diye düşünüyorum.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)