KAAN YAKUPHAN
1967 yılında İzmir’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu’nu bitirdi. 1988 yılında TRT sınavlarına girdi, 1989’da Ankara Televizyonu’nda başladı. Ardından Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star TV’ye geçti. ATV ve TV8’den sonra özel bir kurumda diksiyon ve spikerlik eğitimleri vermeye başladı. Eğitmenlik görevine devam eden Yakuphan, 24 TV’de ana haber spikerliği yapıyor.

Bir spiker için Türkçe nasıl bir dil?

Sadece bir spiker için değil, Türkiye’de yaşayıp bu dili konuşan, Türkçe anlaşan, doğduğu andan itibaren Türkçeyi duyarak öğrenip insanlarla iletişim kuran insanlar için Türkçe hem zor hem de bir parça karmaşık bir dil. Bunu doğduğumuz andan beri duyup öğrendiğimiz bir dil olduğu için çok fazla anlayamayabiliriz. Ancak bir yabancı bu dili duyduğunda, anlamaya, tanımaya, anlamlandırmaya, kökenini de bilerek Osmanlıca sözcüklerin tanımını yapmaya çalıştığında bir hayli zorlanacaktır. Çünkü bizim dilimiz, tarihimiz çerçevesinde çok farklı dillerin altyapısına sahip. Türkçenin içinde Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Rusça ve Almanca var.

Rusça ve Almanca mı?

Türkçe zannettiğimiz pek çok sözcük aslında Rusça ve Almanca olabiliyor. Hatta geçen gün beni şaşırtan ‘şvester’ diye bir sözcük çıktı karşıma. Almanca bilenler ‘schwester’ın ‘hemşire’ ya da ‘kız kardeş’ olduğunu bilir. Türkçede ve edebiyatta ‘şvester’ olarak kullanıldığına ben rastlamadım. Belki Alman etkisinin olduğu bir dönem edebiyatta, kimi yazarların kitaplarında, romanlarında geçmiş olabilir. Ama toplum içerisinde 100 kişiye sorsanız 99’u, belki de 100’ü ‘şvester’in ne olduğunu bilmeyecektir. Haliyle çok farklı dillerden alıntısı olan bir dilden bahsediyoruz. Bu yüzden kuralları da hep istisnalarla dolu. Kimi sözcük Arapça yalın halde kısa söylenir ama ek aldığında uzar. Türkçede ne zaman bir kuralla karşı karşıya gelseniz, mutlaka bu kuralların istisnaları vardır. Mesela p, ç, t, k ile biten sözcükler ek aldığı zaman yumuşar ama yumuşamayanları var. Türkçede hiçbir sözcük b, c, d, g ile bitmez ama pek çok sözcük var bu harflerle biten. Haliyle bu kadar çok dillerden alıntısı olan, bu kadar çok istisnası olan bir dilin telaffuzu, anlaması, konuşması bu kadar zorken; bir spiker ya da bir sunucu gibi dille iş yapan kişiler dahi hatalı kullanabilir.

Mesela Osmanlı geçmişimizle övünürüz. Elbette geçmişimizle övünmemiz gayet doğal, ama dilimize ne kadar hâkimiz? Şimdi Osmanlı diyoruz, Osmanlı’da imparatorların evlatlarının, şehzadelerin eğitim aldığı kişilere ne denir? Bunu da istediğiniz kişiye sorun, yine yüzde 99’u bilmeyecektir. Bakın yine bizim kökümüzden geliyor.

Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sözlüğüne girdiğinizde bile doğrusunu bulamazsınız. Ancak bir Osmanlıca-Türkçe sözlüğe girdiğinizde doğru karşınıza çıkar. TDK’ya bakarsanız ‘lala’ yazar, oysa Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca sözlüğüne baktığınızda ‘lâla’ olduğunu ilk bakışta anlarsınız. Birinci ‘a’nın ince, ikinci ‘a’nın kalın olduğunu görürsünüz.

Peki biz anadilimizi nasıl öğreniyoruz? Bize, “Türkçe yazıldığı gibi okunur” diye öğrettiler.

Dünyanın her yerinde konuşma, duyarak öğrenilir. Hele ki bir sözcüğü annemiz, babamız, öğretmenimiz farklı bir şekilde söylüyorsa; biri bizi uyarıncaya kadar biz o yanlışı yapmaya devam edeceğiz. Türkiye’nin doğal olarak bölgesel aksanları var. Dünyanın her tarafında bu var ama biz bunun zorluğunu çok fazla yaşıyoruz. Çünkü eğitim alan insanlar olarak, ilkokul eğitiminin daha ilk gününden, “Türkçe yazıldığı gibi okunur” cümlesiyle karşılaşıyoruz. Tabii bunun geçmişine bakmak lazım, bu ne zaman söylenmiş ve hangi amaçla söylenmiş? Bu ilk olarak Latin alfabesine geçtiğimizde, topluma kolay adapte olabilsinler diye söylenmiş olan bir cümledir. Öğretmenler de harf devriminden bugüne kadar size aynı şeyi söyleyecektir. Oysa Türkçe hiçbir zaman yazıldığı gibi okunmadı. Haliyle sokakta konuşulan dil ile sanatta, edebiyatta var olan dil aynı şey değil. Biri yazı dili, biri konuşma dili.

“Türkçe hiçbir zaman yazıldığı gibi okunmadı. Haliyle sokakta konuşulan

dil ile sanatta, edebiyatta var olan dil aynı şey değil.”

 

Bu algının değişmesi mümkün mü?

Bunun değişmesi için önce eğitenlerin eğitilmesi lazım. Harf devriminden bugüne kadar gelen o cümlenin altını farklı şekilde doldurmak gerekiyor. Zaten dünyada yazıldığı gibi okunan bir başka dil de yok. ‘Ğ’ uydurma bir harftir, hiçbir değeri yoktur. Kimi ‘y’ harflerini biz konuşurken telaffuz etmeyiz. Fonetik sesler vardır, baskılı söylemeyiz. Bazı harflerin çok farklı söyleniş biçimleri var. Ünlü harflerin tek bir yapısı yok. Biz küçücük bir dedikoduyu gerçek bir bilgi haline çevirebilme gücüne de sahibiz. Bir dönem Türkiye’de “Şapkalar kalktı” diye bir dedikodu dolaştı.

Bu, koca bir yalan. Türkçede şapkalar kalkmadı, eğer şapkalar kalkmış olsaydı, pek çok kelime birbirine karışabilirdi. Eğer o sözcük başka bir anlama gelmiyorsa, anlam kargaşası yaratmıyorsa şapka kalktı. Onun dışında kalkmadı.

Doğru telaffuzu öğretirken karşılaştığınız sıkıntılar neler?

Doğru telaffuzu öğrenebilmek için önce bu dili tanımak gerekiyor. Türkçe çok zengin bir dil. Bizde bazı kaynak problemleri de var. Yazı diline ilişkin elimizde dokümanlar var ama konuşma diline ilişkin elimizde çok fazla doküman yok. Biz diyoruz ki bazı ‘e’ harfleri açık söylenir, ağız açıktır, dil serbesttir. Bazı ‘e’ harfleri ise kapalı söylenir. Ama bu konuda eğitmenlik yapan bir kişi olarak elimizde kaynak var mı? Hayır yok. Çünkü Türkçenin fonetik alfabesi yok.

Fonetik alfabe olmadığında, hangi harfi nasıl söylemeniz gerektiğini bilmiyorsunuz. Peki nasıl öğreniyorsunuz? Usta-çırak ilişkisiyle öğreniyorsunuz. Bu dili iyi konuşanlardan eğitim alanların eğittiği insanlar. Bunu yazıya dökmeye çabalayanlar oldu ama önlerinde o kadar çok barikatlar ve engellerle karşılaştılar ki pek çoğu vazgeçti. Bu tür denemeler, piyasada olan kitaplar var.

Hangi engellerle karşılaşıldı?

Bu, çok karmaşık bir yapı ve pek çok kişi hatasının farkında olmadığı için, o hatalarının altının çizilmesini kabul etmek istemez. O yüzden konuşma dili konusunda 20 kişi bir araya gelsin, yüzde 100 mutabakata varmaları mümkün değildir. Belki de uzlaştıkları çok az nokta olur.

Bu durumda görev kime düşüyor?

Bu konuda görev Türk Dil Kurumu’na düşüyor. Bir devlet kurumu, içinde pek çok değerli insan var. Çok geçmeden bir çözüm bulunması gerekiyor. Açıyorsunuz, sözlüğe bakıyorsunuz, ‘doğalgaz’ı ayrı yazıyor Türk Dil Kurumu. Neden ayrı yazıyorsun? İki farklı kelime birleştiğinde başka bir anlam oluşturuyorsa birleşik yazılır. ‘Köpekbalığı’nı niye ayrı yazıyorsun? Ya da doğalgaza bir alternatif sunmak için niye ‘yer gazı’ diye alternatif sunuyorsun? Dil aynı zamanda yaşayan bir olgudur. Bazı kelimeleri topluma zorla kabul ettirmeniz mümkün değil. Bilgisayar, PC olarak girdi bu ülkeye. Hemen bilgisayar sözcüğü üretildi. Şu an herkes bu cihaza bilgisayar diyor. Doğru zamanda, doğru şekilde üretilmiş sözcükler kabul görüyor. Şimdi ‘drone’ ya da ‘selfie’ ile alakalı sözcük üretiliyor. Zamanlaması mantıklı.

TDK’nın vatandaşa sorduğu kelimeleri nasıl buluyorsunuz?

Kapalı kapılar ardında 10, 20, 30 kişinin, herhangi bir sözcüğe alternatif, bilimsel, ayakları yere basan ya da kendilerine göre uygun gördükleri sözcükleri çıkartıp da topluma aktarmaları ya da topluma dayatmaları gerçekçi değil. Gerçekçi olmadığı daha önceden espri konusu yapılan sözcüklerde karşımıza çıktı. Artık sosyal medya aracılığı ile Twitter’dan ya da başka bir yerden topluma sorduğunuzda aynı zamanda bir yankı, bir yansıma oluşuyor. Bu tür yöntemi ben doğru bulurum. Çünkü işin içine halkı da sokarak yapıyorsunuz.

Keşke Türk Dil Kurumu halk ile birlikte bu dili iyi konuşma noktasında çaba sarf eden bireylerle de diyalog halinde olabilse. Bir tepeden bakış halinde değil de bir karşılıklı iletişim halinde olabilse. Çünkü art niyetli değiliz, Türk Dil Kurumu’nun yapmış olduğu sözlüklerde çok fazla hata var. Sözcüklerin kökenine göre de çok fazla hata var. Dil bir ihtiyacın sonucunda yeni kelimeler üretir.


Robot spikerler duyguyu yansıtamaz

Ben yetenekçi bir insan değilim. Yeteneklerin insanları yönlendirdiğini düşünürüm ama yetenekler kullanılmadığı takdirde insanların ayaklarında birer pranga olduğunu da düşünürüm. Haliyle bu mesleğin de yetenekle değil, daha çok çalışarak belli bir mertebeye getirilecek bir meslek olduğunu düşünürüm. Eğer robotlar günün birinde herhangi bir meslek erbabının yerini alabiliyorsa; o zaman spikerlerin, sunucuların da yerini alabilir.

Ama şöyle bir şey var, Japonya’da robot kız arkadaşlar, robot sevgililer de var. Hayata girdi artık bu. Ama spikerlikte, sunuculukta robotların yapamayacağı bir şey var, o da duygu. Her ne kadar benzermiş gibi görünse de bir haberi sunarken bir şehit haberi, bir siyaset haberi, bir kedi haberi, bir çocuk haberi, bir kadına şiddet haberi, bir trafik kazası haberi, bir ekonomi haberi, bir spor haberi, tüm bu haberler arasında duygu farkı var. Yaklaşım farklı var. Tempo farkı var. Ve bu sesle veriliyor. Bakın dünya üzerinde var olan en iyi enstrüman sestir derim her zaman. Bundan en küçük bir kuşkum yok; çünkü tüm duyguyu içinde barındırıp tüm bilgiyi içinde barındırıp insanlara verebilen bir şeyden bahsediyoruz. Haliyle istediğiniz şekilde kodlayın, formatlayın, ne yaparsanız yapın bir robotun geniş bir kavramda iyi bir anlatıcının yerine geçmesi, onun muadili olabilmesi çok da mümkün değil. Olabilir ama aynı lezzeti vermez.

Sözlük kullanma kültürümüz yok

Sorun bakalım kaç evde sözlük var? Evde öğrenci varsa mecburen aldırılan sözlükler var ama bakın o sözlüklerin hepsi yepyeni duruyor. Neden? Çünkü biz sözlüğe bakmıyoruz. Oysa sözlük, başucu kitabımız olmalı. Herhangi bir kitap okurken, biriyle konuşurken, televizyonda bir şey duyduğunuzda ya da bir oyun, bir film izlediğinizde karşınıza çıkan kelimeyi acaba merak edip de araştırıyor musunuz? Hayır araştırmıyoruz. Kullanmadığımız pek çok sözcük var ve yeni sözcüklere de açık değiliz. Yeni dediğim aslında eskilerden bahsediyorum. Bizim için yeni olan ama aslında farklı bir lezzeti, farklı bir kokusu, farklı bir dokusu olan ve muadili olmayan çok fazla sözcük var. Değişime uğrayanlar da var ama bizim dilimizde olan sözcükler de var. Sözlükleri ne yazık ki kütüphanemizin en müstesna yerlerine koyuyoruz ama kullanmıyoruz.


Bu meslek nasıl dönüşüm geçirdi?

Ben bu mesleğe 1980’lerin sonunda başladım. TRT kökenliyim. O dönemde bu mesleği yapabilmenin tek koşulu, tek bir kapısı, tek bir eğitim kurumu vardı, o da TRT idi. Ama bizler binlerce kişi arasından seçilip dört-beş farklı sınavdan geçtikten sonra bu mesleği yapabilmek için o mazbatayı elimize aldık.
Her şeyimiz ölçüldü. Bilgimiz ölçüldü, sesimizin mikrofonik ya da radyofonik olup olmadığı ölçüldü. Daha sonra belli eğitimler verildi, o belli eğitimlerden sonra tekrar sınavlar yapıldı. Bunların hepsi değerlendirildikten sonra biz sınavı kazandık, bu mesleği yapmaya başladık. Ama özel sektörle birlikte eğitim ikinci plana atıldı. Diksiyon eğitimi var mı? Ses eğitimi var mı? Ses denetimi var mı? Bunlara hiç bakılmadan kimi zaman ahbap-çavuş ilişkisiyle kimi zaman hısım-akraba ilişkisi ile bizim mesleğimize pek çok insan katıldı. Bunlar içinde güzellik yarışmasından gelenler de oldu, farklı şekilde mesleğe giriş yapanlar da oldu. Başarılı olanlar kalıcı oldu, başarısız olanlar başka mesleklere yöneldi. Bazı işler vardır ki, eğitimi olmadan yapmanız mümkün değil. Radyo Televizyon Yayıncıları Derneği önemli bir işe imza attı. Denildi ki bir musluk tamircisinin bile sahip olması gereken özellikler, mesleki kriterler varken; televizyon, radyo gibi mecralarda çalışan sesçisinden ışıkçısına, spikerinden muhabirine bu meslek erbabının da belli kriterleri olması gerekir. Bu hazırlık çalışması TBMM’ye gönderildi.

“Spiker bir fikir adamı değildir. Bizler birer anlatıcıyız. Var olanı içinde çalıştığımız kurumun diliyle anlatan kişileriz.”

TRT sözünü ettiğiniz yerde mi?

Değil. Bunu bir devlet kurumuna eleştiri getirmek ya da küçümsemek bağlamında söylemiyorum. Mesleğe başlama kriterlerini ve koşulları anlattım. Şu an öyle bir şey yok. KPSS ile spiker alınıp, sonra kurum içinde eğitim veriliyor.
Peki ama KPSS ile o kişinin sesinin spikerliğe uygun olup olmadığını nasıl ölçebiliyorlar? Ben bunu çok merak ediyorum. TRT büyük bir kurumdur, TRT bir ekoldür, TRT’nin içinde şu an saygı duyduğumuz çok üst seviyede olan pek çok kardeşimiz, ağabeyimiz, ablamız vardır ama TRT’yi bir 25 sene önceki TRT ile karşılaştırmak mümkün değil.

Toplum Haber Bekliyor

Şu an bu mesleği yapanların sayısı çok fazla. Eskiden sokakta gördükleri zaman bambaşka bir gözle bakarlardı. Çok özel bir yere koyarlardı. Ben o iki dönemi de yaşadım. Bundan 28 yıl önce de TRT tek kanalken çıktım, şimdi onlarca, yüzlerce televizyon kanalı var, yine o evlere konuk oluyorum. Aramızda bir gönül bağı oldu. Şimdi yaşı 40’ın, 50’nin, 60’ın üzerinde olanlar bundan 20 sene önce sırtıma canlı yayın sırasında dekor düşmesini hatırlar. Ama yeni nesil bunu ancak sosyal medyada gördüyse bilir. Toplum bize, “Siz işinizi yapın. Var olduğunuz mesleğin dışında başka bir şey olmaya çalışmayın” diyor. Haberlerimiz çalıştığımız kurumun sesidir, kişiliğidir, kimliğidir. Ama bizler profesyoneliz, meslek erbabıyız. Bu ülkenin vazgeçilmeyecek unsurları haricindeki konularda bizim bir akil adam rolünü üstlenmemize vatandaş inanmıyor. Bu ülkenin birliğine, dirliğine, devamına kastedecek her şeyde karşısında duracağız ama onun dışında sunucu, spiker, bir fikir adamı ya da bir siyasetçi değildir. Bizler birer anlatıcıyız. Var olanı, içinde çalıştığımız kurumun diliyle anlatan kişileriz. Vatandaşın da bizden beklediği bu.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)