Prof. Dr. Fuat Keyman
1958 yılında Ankara’da doğdu. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü olan Keyman, aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Keyman, demokratikleşme, küreselleşme, uluslararası ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri, Türk dış politikası ve sivil toplumun gelişimi konularında uzmanlaşmıştır. Bilim Akademisi üyesidir.

Türkiye’de aydın ve münevver birikim, modern çağa girişte İstanbul Üniversitesi’nin atası olan Darülfünun’la başladı. Ancak aydınların yönelimleriyle devletin ihtiyaçları çoğu zaman farklı olduğu için, bu iki merkez arasında gerginlikler eksik olmadı. Kuruluşundan kapatılışına kadar Darülfünun, tasfiyelerin yaşandığı bir kurum oldu. Aydınların ve devletin değişen konumlarını, Türk aydınının durumunu Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fuat Keyman ile konuştuk.

Darülfünun, devletin tasfiyesine uğradı. Aydın ile devlet arasındaki gerginliğin kaynağı nedir?

Darülfünun’dan bugüne uzanan sürece baktığımızda, devletle aydın arasındaki ilişkinin ne kadar sorunlu olduğunu görüyoruz. Darülfünun’da amaçlardan biri, bugünkü milli ve yerli söylemine uyan kadrolar oluşturmak. Osmanlı’nın modernleşmesinden itibaren iki türlü sorun çıkıyor. Bunlardan bir tanesi; aydınların, devletin toplumun fikirlerine açık olmasını öneren yaklaşımı. Bu dönemde özellikle Ziya Gökalp ile birlikte toplumun nasıl ele alınacağı önem kazanıyor. Türkiye’ye bakarken sosyolojiden mi bakacağız, yoksa insandan mı bakacağız? Bu arayış, Türkiye’de iki anlayış oluşturdu; modernlik ve geleneksellik. Burada, yeni kaybettiğimiz Şerif Mardin’i de analım. Tıpkı onun dediği gibi, merkez ve çevre anlamında iki Türkiye oluştu. Merkezde olan kentli, eğitimli, bürokrasiye daha yakın bir sınıf. Diğeri de gelişmekte olan daha muhafazakâr kesim. Bunların hepsi de esasında Türkiye ama ikisi de Türkiye’nin hepsi değil. Darülfünun’a dönersek, bu yapının tamamen kapatılması ve yerine İstanbul Üniversitesi’nin açılması da modern, geleneksek çatışması temelinde görülebilecek bir hamle. Modernlik ve geleneksellik, Türkiye’nin aydınlarının kendi aralarındaki tartışmalarında her zaman temel referanstı.

Darülfünun bilimsel yetersizlik nedeniyle kapatıldı. Gerekçe yetersizlik mi, siyasi tasfiye mi?

İmparatorluk sistemi içinde olan eğitim sistemiyle ulus devlet içerisinde olan eğitim sistemi arasında büyük bir fark var. Esasında imparatorluk ne kadar merkezi olsa da yatay bir örgütlenmedir. Öbür taraftan, kitaplarında Şükrü Hanioğlu sürekli vurgular, ben de söylerim; ulus devlet, devlet ve toplum bağlamında dikey bir örgütlenmelidir. Böyle olunca da esasında ulus devletlere geçmek yeni kurumları gerekli kılıyor. Çünkü eski kurumlar biraz daha imparatorluk anlayışına göre oluşturulmuş kurumlar. Zaten İstanbul Üniversitesi de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak, yani devletle organik olarak bağlı bir şekilde kuruluyor. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli olan ve dünyada çok tartışılmış bir millet sisteminden bahsediyoruz. Fakat ulus devlet altında vatandaşlık var, millet sistemi yok. Benim kendi çalışmalarımda etkilendiğim Amerikan faydacı felsefesinin kurucusu John Dewey, Atatürk tarafından aynı zamanda eğitim reformcusu olduğu için Türkiye’ye çağırılıyor. Yeni ülkenin kuruluşunda eğitimde önemli reformlar yapılıyor. O dönemde devlet merkezci modernleşmeyi görüyoruz.

Aydınlar, münevverler devlet karşısında neden özerk olamıyor. Sürekli tasfiyeye uğruyor?

Osmanlı’dan ulus devlete geçişe ve modernleşmeye baktığımız zaman dönüşümlerin toplumdan devlete değil de devletten topluma olduğunu görüyoruz. 1945’te Demokrat Parti’nin çıkışıyla Türkiye çok partili parlamenter demokrasiye geçiyor ama Demokrat Parti de CHP’nin içinden çıkan bir parti. Böyle bir modernleşme içerisinde yine Şerif Mardin’i referans verirsek, bir burjuva sınıfı ortaya çıkarak bu süreci yönetemiyor.

Aydınlar da sürekli olarak ya devletle birlikte ya devlete karşı. Mesela bunun ilginç örneklerinden biri; yine Darülfünun’da var. Arif Ağaoğlu, liberal ama düzen kavramı da olan bir insan ve en başta tasfiye olanlardan birisi. Bu ilerici olma hali, aydınların toplum ve devletle ilişkisinde ikilem yaratıyor. İlerici olunca devletle birlikte toplumu da göz ardı ediyorsun. Topluma yanaşınca da bu sefer devletle olan ilişkinde sorunlar çıkıyor. Muhafazakâr oluyorsun ama dışlanıp esasında hiçbir zaman onun içine giremiyorsun. Bunun sebebi, değişimin devlet içindeki güç mücadelelerine dayalı olması. 2001 sonrası dönemde, yani AK Parti döneminde yüzde 73 oranında kentli bir Türkiye var. Aydınlarla, devlet ideolojisi her zaman kesişmiyor. Organik aydınlar gibi eleştirel olan ancak bu kurumsal yapının dışında kalan aydınlar da var. Bu yüzden sorunlu ilişkiyi görüyoruz. Bugün tabii farklı sosyal yapılardan tutun, iletişim aygıtlarının çoğalmasına kadar bir dizi sebepten artık organik aydın çerçevesi oluşturmak zor görünüyor.

Darülfünun’dan sonra İslami birikime darbe vurulduğu görüşüne katılıyor musunuz?

Esasında şunu görmek lazım. Ben üniversiteyi ODTÜ’de okudum, ondan sonra yurtdışına gittim. Türkiye’nin muhafazakâr yapısı ile ilgili öğrenim, okuma ve ilişkiye girme sürecim o zaman başladı. Orada ulus devlet modernleşmenin kırılmaya başlandığını da görüyoruz. Biz o zaman Ortadoğu’da muhafazakâr kesimden gelen eserleri okumuyorduk. Sol görüşlü kişiler okunuyordu. Ama şunu söylemek gerekiyor, kuruluş dönemindeki tartışmalara baktığımız zaman, 1921’le 1929 arasındaki o dönemde müthiş bir fikri zenginlik var. Halkevleri Anadolu’nun farklı yerlerine eğitim götürmek istiyor. Ancak bu eğitim reformu, modernleşme çabaları kısa oluyor. Toplumla bağ kurmada sorunlar çıkıyor. Devlete hâkim olma, devleti kurtarmak düşüncesi her şeyin önüne geçiyor. Sorun temelde muhafazakâr kesimlerin dışlanması değil, esaslı sorun bence iki Türkiye yapısı. Bu iki görüş arasındaki birlikteliği kuramamak.

Türkiye’de muhafazakâr, geleneksel aydın perspektifinde yerel elitlere temel eleştiri nedir?

İmparatorluktan ulus devlete geçiliyor. Geçilirken Batılılaşma öncül alınıyor ama aynı Batı, imparatorluğu yok ederken Türkiye’yi de ele geçirmek istiyor. O yüzden Türkiye’nin Batılılaşma tarihi birçok anlamda ikilemler tarihi. Bir taraftan Batılılaşarak çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak istiyorsun; ama diğer taraftan da Batı dediğin seni yok etmek isteyen emperyalist güç. Bu, global bir durum. Türkiye tek değil, bunun içinde Hindistan da var, Arjantin de var, Brezilya da var, Mısır da var. 1995 yılında yazdığım yazılarda, çok etkilendiğim Hint asıllı milliyetçilik uzmanı Partha Chatterjee, milliyetçiliği türev bir ideoloji olarak görür. Niye milliyetçilik türevdir; bir taraftan sen Batı’ya karşı Hindistan’da iç savaş kazanıyorsun ama onun toplumsal yapısından kurtulamıyorsun. Türkiye’de de aynısı oldu. Milliyetçilik aynı zamanda Batı’nın kavram dünyasına geçiştir. Sana sanayi kur der, laik yapıyı kur der, kenti kur, merkezi kur der. Ve yönet der. Küresel milliyetçilik az gelişmiş ülke milliyetçiliği ve üçüncü dünya milliyetçiliği ile ortaya çıkıyordur. Bu açılardan Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi her zaman sorunludur. Mesela Atatürk’ün söylemini okursanız, Ulusal Kurtuluş Savaşını okursanız, niye biz çok hızlı olarak çağdaş medeniyet zirvesine ulaşmak istiyoruz görebilirsiniz. Niye bizim modernleşme ihtiyacımız var? Çünkü Batı’ya karşı Türkiye’yi güçlü kılmak zorundayız. Esasında güvenlik her zaman ön plana çıkmıştır. Atatürk’ün hızlı modernleşme istediğinin önemli referanslarından bir tanesi, Batı’ya karşı devleti güçlü kılmak. Devletin güvenliğini sağlayalım ki tekrardan bize saldırmasınlar. Böyle olunca aydının ikilemi çıkıyor. Bir taraftan bilgili olması için Batı’yı okuması gerekiyor. Bir taraftan da Batı esasında istenilen bir şey değil; çünkü emperyalizm bizi işgal etmiş. Ve işgal ederken sadece siyasal olarak değil, kültürel olarak da işgal etmiş.

Bu durum neye yol açtı?

Mesela Sayın Erdoğan’ın “One minute” olayında, “Batı bunu cezalandırır” gibi bir ara, hatırlarsınız söylemler çıktı. Bir taraf diğerine “Monşer” dedi. Bu durum anlattığımız meseleyi çok iyi ifade ediyor. Türkiye’nin dış politikasında dışa bakan yüzü olduğunuz için hem dil bilmeniz lazım hem belli bir formasyonda olmanız lazım. Aynı zamanda da Türkiye’yi koruyorsunuz. O yüzden Türkiye’de bu ikili aydın tipi oldu. Bir taraftan eğitimli, bir taraftan da milliyetçi olmak zorundasınız. Aydının her zaman ayakları yere basmayan bir tarafı oldu. Bu anlamda Ziya Gökalp önemli bir ayrım yapmıştır, kültürle teknolojiyi ayırmak. O ayrımı yapmasının nedeni de şu: Dışarıdan biz teknolojiyi alalım fakat kendi kültürümüzü güçlendirelim. Kime karşı güçlendireceğiz?

Hegemonyaya karşı güçlendireceğiz. Esas orada bir sosyoloji değil, bir security yani bir güvenlik anlayışı var. O yüzden de aydın çok fazla Batı’ya kayarsa toplumdan kopup ve güvenlik olayını çok fazla idrak edememiş oluyor yani özünden kopuyor. O yerli yapısından kopmuş oluyor. Fakat çok da oradan kopmazsa muhafazakâr olup Batı’dan kopmuş oluyor. Aydın esasında devletle organik bağ kurmasa bile bu ikilemin içinde. Üniversitedeki sorunlardan bir tanesi de bu. Çok Batı’ya dönük olursanız, Türkiye’yi tanımazsanız. Türkiye’den çok kopuk bir üniversite olursunuz. Batı’yı bırakıp muhafazakâr olduğunuzda da bu kez evrensellikten kopabilirsiniz. Aydının trajedisi bu…

Osmanlı’nın fenler evi

Osmanlı Devleti’nde medrese dışında bir darülfünun açılması fikri, ilk defa Abdülmecid zamanında 1845 ‘de Geçici eğitim meclisi (Meclis-i muvakkat-i maarif) tarafından tanzim edilen eğitim programında yer aldı. Darülfünun binası için tanınmış İtalyan mimar Fossati getirilip projeler yaptırıldı. 1846 yılı Ekim ayında Ayasofya Camii yakınındaki bir arsada temel atıldı. Darülfünun öğretimini takip edebilecek seviyede öğrenci yetiştirmek maksadıyla lise seviyesinde darülmaarif adıyla bir okul kuruldu. Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin çekirdeğini meydana getiren Darülfünun-i şahane, dördüncü darülfünun olarak 15 Ağustos 1900’de ikinci Abdülhamid Han zamanında kuruldu. Ulum-i aliye-i diniye, Ulum-i riyaziye ve tabiiye ve Edebiyat fakültelerinden meydana gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında ögretim kadrosu güçlendirildi.

İstanbul Ünv. kuruldu

Cumhuriyet’in 10’uncu yılında yapılan 1933 Üniversite Reformu ile Cenevre Üniversitesi öğretim üyesi Albert Malche’ın hazırladığı rapor dikkate alınarak 31 Temmuz 1933’te Darülfünûn kapatılarak, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulur. 18 Kasım 1933 tarihinde Maarif Vekili Yusuf Hikmet (Baydur) tarafından açılan üniversitenin ilk rektörü Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp olur. Ülkenin “ilk ve tek” üniversitesi için Darülfünûn öğretim üyelerinden, Avrupa’da öğrenim gören genç kuşaklardan ve yabancı profesörlerden yeni bir kadro oluşturulur. Almanya ve Avusturya’dan gelen 85 öğretim üyesi ve bilim adamı, üniversitenin çeşitli enstitü ve laboratuvarların kurulması, öğretim üyelerinin yetiştirilmesinde katkıda bulunur.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)