FUAT KEYMAN

Neden erken seçim kararı alınmış olabilir?

Bunlardan bir tanesi, Türkiye’nin Zeytin Dalı Operasyonu’nu başlatması, Afrin’de başarı elde edilmesi, oradan Münbiç’e gidilmesi ve bu anlamda Türkiye’nin hem Suriye’nin hem Irak’ın geleceği için masada olması durumu var. Bununla beraber Amerika, Fransa ve Britanya’nın Suriye’ye yapmış oldukları hava saldırısıyla birlikte oyunda bir değişim oldu. O süreçte bir tıkanma yaşanıyor gibi oldu. Bunun diğer devletlerden farklı olarak Türkiye’ye hem sınır ve iç güvenlik temelinde hem de Türkiye’de yaşayan yaklaşık 4 milyon mülteci temelinde bağlantısı olduğu için böyle bir durgunluk sürecine girilmesi; belki de oyunun değişmesi; belki de Amerika’yla Rusya arasında yine soğuk savaş türü gelişmelerin olabilme olasılığı Kasım 2019’u biraz uzun hale getirdi. İkincisi ekonomide olan gelişmeler, Türk Lirası’nın değer kaybetmesi ve bu bağlamda 2018 ve 2019’un nasıl geçeceğiyle ilgili belki de endişeler, 2019’u biraz geç kılmış olabilir. Üçüncüsü de 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra bizim İstanbul Politikalar Merkezi olarak yapmış olduğumuz çalışmaların iki tanesi, 15 Temmuz sonrası devlet ve askerî ilişkilerin yeniden yapılanması. Diğeri de devlet bürokrasisinin yeniden yapılanması üzerineydi. Bu çalışmalarda da gördük ki hakikaten bürokraside sistemin ne olacağıyla ilgili sorunlar var. Her ne kadar 16 Nisan Referandumu’ndan sonra Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne bir geçiş olacağı ortaya çıksa bile bunun bir defakto olmasından, daha yasal, kurumsal olmasına dönük en önemli eşik bu seçimler. Çünkü Türkiye siyasi tarihinde ilk defa Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi seçimi yapacak. Bürokrasinin işleyişiyle ilgili ciddi sorunlar vardı. Bir yapılanma süreci var ama hükumet sistemi değişikliği olduğu için bu hem üst bürokrasi ve alt bürokrasi hem üst bürokrasi, parlamento ve saray arasında bir muğlaklık yaratıyordu. O yüzden bence dile getirildiği gibi devlet bürokrasisinde olan yeniden yapılandırmayı hızlandırmak için bu üç tanesi bir araya gelince, seçimlerin erken yapılma kararı alındı. Esasında erken seçim konuşulduğu zaman bir taraftan heyecan yaratmakla birlikte, bir taraftan da bir muğlaklık da yarattığı için, bence 3 Kasım 2019’dan öne çekilip 24 Haziran’da olması biraz Türkiye’nin de önünü bu bağlamda açacağı için hayırlı da oldu.

Peki erken seçim ihtiyacı yeni mi fark edildi?

Bence iki tane süreç bir araya geldi. Bunlardan bir tanesi, Sayın Başbakan Binali Yıldırım’ın İspanya ziyaretinde yapmış olduğu konuşması. Muhalefetin de erken seçim tartışmasını açmasından sonra, siyaseti bir rekabet temelinde düşünürsek, bir kere seçim konuşması masa düzenine konulduğu zaman ondan sonra onu durdurmak pek mümkün olmuyor.

O yüzden zaten bir erken seçim beklentisi ve konuşması vardı; bunu bir kenara koymamız gerekiyor. İkincisi de o erken seçim konuşmasıyla Afrin ve ekonomi birleşince, buna karşı Türkiye nasıl hızlı davranabilir ve nasıl hızlı karar alabilir gibi noktalarda da endişeler olmaya başlayınca, bence bu ikisinin birleşiminden böyle bir karar alındı. Buradaki ilginç nokta, AK Parti’nin 3 Kasım 2002 seçiminden bugüne olan performansını, söylemini bir tarafta düşündüğümüz zaman, ilk defa AK Parti seçimleri erkene almış oldu. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı, “Zamanında yapılacak” demesine rağmen seçimi erkene almış oldu.

Ama burada da seçim kararı alındıktan sonra, Türkiye’de iş dünyasıyla, siyasetteki bazı isimlerle yaptığım konuşmalarda çıkardığım sonuç, herkesin esasında bir olumluluk içinde olduğudur.

Çünkü hakikaten rasyonel bakarsak, 3 Kasım 2019 hem Türkiye’nin hem bölgenin hem dünyanın içinden geçtiği süreç açısından uzak bir takvim. O yüzden herkes rahat bir nefes aldı. O yüzden de 24 Haziran’da seçim yapılması hayırlı oldu. Seçimin 3 Kasım 2019’da yapılması durumunda da aktörlerde bir değişim olmayacaktı. Bu yüzden biz seçimle önümüzü görmüş olacağız.

Bu seçimi diğer seçimlerden ayıran temel özellik nedir?

Türkiye’nin, 1923’te bir Türkiye Cumhuriyeti olarak kurulmasından 1940’ların ortasına kadar tek partili rejimi var. Sonra Türkiye parlamenter sistem temelinde çok partili bir yapıya giriyor. 1940’ların ortasından bugüne kadar parlamenter sistemle yönetiliyor. Fakat tüm bu süreç içerisinde başkanlık tartışması oluyor. Ama bu tartışma hiçbir zaman uygulamaya sokulamıyor. O yüzden bu seçim, Türkiye’de sistemsel değişiklik yapılmasının seçimi. O yüzden de zaten 24 Haziran’da iki tane seçim olacak. Bir tanesi cumhurbaşkanının seçileceği seçim olacak. İkincisi, parlamentonun seçimi olacak. Bu yüzden ilk defa Türkiye başkanını seçmiş olacak. Eğer Sayın Erdoğan kazanırsa, o zaten bu değişimin temel aktörü olduğu için Türkiye yeni bir sisteme girecek. O sisteme girdikten sonra, belki yeni anayasasını hazırlayarak parlamenter demokrasiden bir tür başkanlık sistemine geçilmiş olacak. O yüzden böyle bir seçimi ilk defa yaşamış olacak Türkiye. Bu bağlamda esasında şunu da söylemek lazım; 16 Nisan Referandumu yüzde 51 – yüzde 49 temelinde metaforik bir referansla, biraz futbol maçına benziyordu. Sanki maçın ilk yarısıydı. Tam bitmemiş bir maç. O yüzden de bu seçimle birleştiği zaman, zaten ikisinin sonucunda eğer sistem değişikliği kararı halk tarafından verilmiş olursa, o zaman zaten Türkiye sistemini değiştirmiş olacak ve bunun uygulamasıyla ilgili süreç başlayacak.

Belki yeni anayasa sürecine gireceğiz. Belki kurumsal bir reform olacak. Tabii burada şunu vurgulamak lazım, bu sistemde tepede cumhurbaşkanı var. Onun etrafında bakanlar var. Fakat bakanlar milletvekili değiller, teknokratik bir yapıya sahipler. Onun etrafında, onların çalışma grupları var. Onun aşağısında parlamento var. 600 milletvekili ile halkla bağlantı var. Bu bağlamda da yine İstanbul Politikalar Merkezi olarak yaptığımız çalışmalar gösteriyor ki, kentler çok önemli olacak. Başkanlıkla toplum arasındaki bağı kuran ve de Türkiye’deki ekonominin ve diğer yapıların iyi gitmesi bağlamında. O yüzden başkanla ve teknokratik bakanlar, onların yanında çalışanlar olarak baktığımız zaman, bir kere paradigmatik olarak ciddi bir yeni yapıya girmiş olacağız. Çünkü Türkiye çok partili parlamenter yaşamında böyle bir teknokratik bakanlar ve başkan yönetimi görmemişti. O yüzden çok önemli, kurumsal yeni yapıyı başlatmış olacak.

Muhalefet parlamenter rejimi savunuyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerek?

Muhalefette esasında Saadet Partisi Başkanı Temel Karamollaoğlu doğru bir şey söylemişti. Hem Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri hem de Türkiye’nin kendi iç ilişkilerinde ben her zaman siyasetin kişiselleştirilmesine karşı çıktım. Anti-Erdoğanizm gibi bir bakışın çok yanlış olduğunu söyledik. İlkeler bazında söylemi bu yüzden önemli. Muhalefet partileri ilkeler temelinde “Parlamenter sistemi güçlendirelim” diyerek bir araya geldiler; ama muhalefete baktığımız zaman, bunun ilkeler temelinden biraz kişiler temeline doğru kaydığını görüyorum. Cumhur İttifakı’nı beğenelim beğenmeyelim, söylediklerini kabul edelim etmeyelim ama muhalefette Cumhur İttifakı gibi bir görüş birliği yok. Türkiye siyasi tarihinde ilk defa bir parti, başka bir partinin liderini kendi adayı yaptı. Orada bir görüş birliği, siyasi bir birlik var. Fakat muhalefette, bu ilkeler temelinde her ne kadar parlamenter sistem denmekle birlikte, tam bir birliktelik olduğunu bilmiyoruz veya tam göremiyoruz. Siyaset bilimi açısından baktığınız zaman partileri inceleyerek şunu söyleyebilirim. CHP parlamenter sisteme dönmek istiyor. Saadet Partisi de bu şekilde görünüyor. Fakat İYİ Parti’nin nereye kadar parlamenter sistemle birlikte olmak istediğinde bir soru işareti var. HDP’ye de baktığınız zaman, esasında onlar için Türkiye’nin sisteminden daha çok, kendi ideolojileri, kendilerinin var olma koşulu olan Kürt sorununda olumlu adım atılması. Bölgede yaptığımız araştırmalar temelinde görüyoruz. Kürtler, hendek savaşlarına hayır dediler, 15 Temmuz darbe girişimine hayır dediler, 16 Nisan Referandumu’nda esasında önemli bir rol oynayıp “Evet”e doğru bir eğilimle Cumhurbaşkanı’na bu sorunun çözümüyle ilgili mesaj yolladılar. O yüzden de HDP ve İYİ Parti’nin parlamenter sisteme dönme temelinde bir soru işareti var. Bu aktörlerden biri kazandığı zaman parlamenter sisteme dönüş konusunda bir görüş birliği olmazsa o zaman soru işareti çıkacaktır.

Seçmen neye odaklanacak?

Seçmen, bu seçimde cumhurbaşkanına odaklanacak. Cumhurbaşkanı daha önemli olacak. Çünkü Türkiye’nin siyasi tarihinde bu anlamda ilk seçim olacak. Sistem değişikliği olacak mı, olmayacak mı? O karar verilmiş olacak. İkincisi, sadece seçim kamuoyu araştırmaları değil, aynı zamanda Türkiye’deki halkın beklentileriyle de ilgili kamuoyu araştırmalarına baktığımız zaman görüyoruz ki dünyadaki gidişata da bağlı olarak güvenlik ve ekonominin, demokrasinin önünde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu sadece Türkiye’de değil; Avrupa’da, Asya’da, Latin Amerika’da da bu şekilde. O yüzden de seçmen, cumhurbaşkanını seçerken, bu kişilerin ve partilerin güvenlik, ekonomi alanında ne dediğine bakacak. Demokrasiden daha çok Türkiye’yi güvenli yapabilecek mi, Türkiye ekonomisini daha istikrarlı yapabilecek mi, ki bu istikrarda büyümeden daha çok iş sahibi olabilecek mi olmayacak mı, buna bakacak, alım gücüne bakacak. O yüzden bu seçimin erkene alınmasının dünyanın gidişatıyla ilgili de bir yapısı var. Çünkü dünyada Rusya’da, ondan önce Macaristan’da seçim yapıldı, Amerika’da yapıldı. Bu tür ülkelere baktığınız zaman, liderlerin partilerden daha önemli olduğu bir döneme girdik. Ben buna ‘liderler çağı’ diyorum. İkincisi, liderlerin partilerinden daha önde olmalarının bir nedeni de güvenlik ve ekonominin çok ön planda olması. Örneğin Avrupa’da Euro parametre çalışmalarına baktığımız zaman, Avrupa halkı da güvenlik ve ekonomi diyor. Amerika’ya baktığımız zaman, Trump’ı seçenlerin ikinci tercihleri, “Amerika’da işsizliğe karşı bir siyasi devrim yapılsın” diyen demokratların ikinci adayı olan Bernie Sanders’a eğilimi olması. Bunların hepsi gösteriyor ki liderlik çağı gibi liderlerin de önünde güvenlik ve ekonomi var. Halk güvenlik ile ekonomide istikrar ve güven istiyor. Bu tabii Türkiye’de bir beka sorunu olarak ortaya çıkıyor. Çünkü Türkiye’nin diğer ülkelerden faklı yaşamış olduğu bir darbe var; hem terör ve hendek savaşları süreci var hem de Suriye ve Irak’la sınırları var. O yüzden güvenlik ve ekonominin demokrasiden önce olması ve devlet bekasıyla ekonomik istikrarın bir arada olması, halkın birinci görüşü olması açısından önem taşıyor.

Peki, bu liderler çağında Erdoğan nasıl bir konumda?

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan esasında bunu Türkiye’de ilk önce okuyan lider oldu. Baktığımız zaman, 2002-2010 arasında küreselleşmenin potansiyellerini çok fazla vurgulayan bir AK Parti var. Ona ben ‘aktif küreselleşme’ diyordum. O zaman muhalefet partilerinin biraz ulusalcı yanı vardı. Ama dünyada da aktif küreselleşmeye uygun ekonomi alanında izlenimler vardı. Fakat Arap Baharı’ndan sonra olan süreçle birlikte, 2008’deki ekonomik krizden bir türlü dünyanın çıkamaması ve bundan Amerika ve Avrupa’nın çok önemli bir şekilde etkilenmesinin temelinde, giderek artan ekonomik milliyetçilik vurgusu var. İstanbul Politikalar Merkezi’nde ve kendi yaptığım araştırmalarda ortaya çıkıyor ki, yerli ve milli kavramını sadece Türkiye’de değil; Rusya’da, Hindistan’da, Amerika’da, Polonya’da ve Macaristan’da da görüyoruz. Yani böyle bir küreselleşmede potansiyellerden daha çok güvenlik, ekonomi, terör gibi farklı alanlarda risklerin çok artması nedeniyle ülkelerin kendi içlerine kapanması, kendilerini koruması anlamında bir dönemden geçiyoruz. Buna ekonomik milliyetçilik, yerli millinin güçlenmesi diyebiliriz. Küresel boyutta bu olduğu için esasında Türkiye’nin son dönemlerdeki söylemi ile diğer taraftan ülkelerin ön plana ulusal güvenliğini çıkarmasında, bu söylem değişikliğini ilk yapan liderlerden biri Erdoğan oldu. Bu yüzden de bugün hem Amerika’dan hem Avrupa’dan; örneğin Almanya, Fransa, İngiltere, aynı zamanda da Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin Türkiye’ye bakışında, liderler çağının liderlerinden biri olarak Erdoğan kabul ediliyor.

CHP’li 15 vekilin İYİ Parti’ye geçmesini nasıl okuyorsunuz?

Ben bunu iki türlü okudum. AK Parti’nin 2002 yılında başlayan Türkiye yönetim sürecinden bugüne geldiğimiz zaman, esasında bunun AK Parti tarafından yapılması gerekiyordu. Yani İYİ Parti diye bir parti olabilir, yeni bir lider olabilir, partiler arasında geçişkenlikler olabilir; fakat AK Parti felsefesi açısından siyasi partilerin, siyaset alanında olması, seçimlere girmesi, parlamentoda olması ve işlerini parlamentoda yapmaları lazım. O yüzden benim beklentim, esasında Yüksek Seçim Kurulu’ndan önce böyle bir erken seçim kararı olduğu zaman son bir yıl içinde İYİ Parti diye bir parti ortaya çıkıp bu noktaya geldiği zaman, kurultaylar arasında şu kadar vakit var gibi söylemlere hiç uymayıp AK Parti esasında çözüm belirlenmesiydi. Bunu çözseydi, kendisi olarak ya da Yüksek Seçim Kurulu başından itibaren “Girecektir” deseydi daha iyi olurdu. Yalnız çatı aday olarak çıkmamasına bağlı olarak söyleyebilirim ki, bu herhalde sadece İYİ Parti’nin seçime girmesiyle sınırlı olacak ve belki de sadece öyle bir operasyondur. Çünkü seçimi konuşanlar, önemli bir noktanın ehemmiyetini göz ardı ediyor gibi geliyor bana. Tabii ki biz Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanının kim olacağını merak ediyoruz, o yüzden odağın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olması önemli ve doğal. Fakat hükumet sistemi değişikliği olduğu için parlamentonun da nasıl oluşacağı çok önemli. O yüzden de eğer cumhurbaşkanı başka bir partiden olursa ve parlamentoda cumhurbaşkanının partisinin çoğunluğu olmazsa, o zaman değişik bir durumla karşılaşacağız.

Böyle bir durumda sistem tıkanır mı?

Böyle olduğu zaman sistemin tıkanması veya cumhurbaşkanıyla parlamentonun uyumlu çalışmasında ciddi sorunlar çıkabilir. O yüzden belki de sıfır baraj ittifakı, İYİ Parti’nin bu şekilde seçime girmesi, 300+1 parlamento çoğunluğu ne olacak belki de onunla yetinecek; çünkü 11 parti seçime giriyor ve bu partiler içinde ittifakların olduğunu görüyoruz. Her ne kadar Saadet ile İYİ Parti o anlamda ittifak yapıyorsa da yapılan kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki; İYİ Parti hem MHP’den hem de CHP’nin daha ulusalcı kanadından oy aldığı için bu seçim parlamentodaki dağılımın da belirlenmesi açısından önemli olacak.

Muhalefetin sıfır baraj ittifakı etkili olur mu?

Bunu bugünle 24 Haziran’daki süreç belirleyecek. Matematik olarak düşündüğümüz zaman bir muamma gibi çıkıyor. 24 Haziran’da yüzde 50 artı 1 alan biri olursa, o cumhurbaşkanı olacak, olmazsa ikinci tur 8 Temmuz’da yapılacak. Cumhur İttifakı’nın bir adayı var ve ilk turda seçilmek isteyecek. Muhalefet tarafı da çok adaylı. Çok adaylı bir süreç matematiksel olarak yüzde 50+1’i biraz zorlaştırabilir. Fakat bu dağınıklık parlamentoya birebir yansımayabilir. Çünkü o dağınıklık içinde seçmenin kafası biraz karışabilir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)